• Beklentiye girmenin beni ne kadar sıkıntılı bir ruh haline sokacağını unutuyordum.
  • Tabii ki ilk başta bir sesleniş ve teşekkür olacak. Yine sevgili dostum Gül'e ( Gül ) teşekkür ve şükranlarımı sunuyorum.

    Yekta Kopan ile tanışmam aslen Buz Devri ile oldu. Nasıl, diye soracak olursanız da, kendisi "Sid" karakterini seslendiren isimdir. Hatta arada, Yekta Kopan ölünce "Sid" i ben seslendirme isterim demişliğim çok oldu.
    Yekta Kopan ile kitap anlamında ilk kez Kediler Güzel Uyanır ile tanıştım. Pişman oldum mu? Hayır! Kesinlikle hayır!
    Açıkçası bir seslendirme sanatçısının sesinin güzel olacağını düşünüyordum ama dilinin bu kadar akıcı olacağını, sadelikle ve durulukla dili harmanlayıp bu kadar güzel bir kitap sunacağını beklememiştim. Bu itirafı yapayım önce.
    Kitap kısa kısa öykülerden oluşuyor. Aslında sayfa huyum vardır ama nedense bu kitapta kaç hikaye olduğunu saymadım. Yazarın dilindeki çekicilik olarak yorumluyorum şu an bunu. Çünkü şu an fark ettim. :) Ve rahat edemeyip saydım. Tam olarak 41 hikayeden oluşuyor.
    Kitap bana aslında daha önceleri okuduğum, Ferit Edgü'nün "İşte Deniz, Maria" kitabını anımsattı yer yer. O kitap da kısa öykülerden oluşuyor idi.
    Öykülere gelecek olursam. Sonlardaki öyküler, başlardaki kadar sürükleyici değildi. Belki de ben kendimi çok az buldum. Ama bu kitabı listeme ekleme nedenim bir cümle idi. O cümle şu idi;
    "Bu yorgun saatlerde değil, gün ışığının tazeliğinde sev beni. Bu gece değil, yarın sabah öp beni." Bu söz çok hoşuna gitmişti. İyi ki okudum diyorum şu an.
    Öykülerden şöyle bir kısa kısa bahsedeyim. Kimi öyküler o kadar umut dolu ki, hiç beklemediğim anlar da beni gülümsetti ve bazı öyküler de o kadar üzücü ki - belki kendimi bulduğum için - gözlerim dolmadı değil. Bir öyküde bir çocuk ağzı ile çocukluk anlatılmış. Yapmak isteyip yapamadıkları içine dert olmuş ve dertler ile büyüyecek bir çocuk. Büyüyünce ne yapmak istediği de söylenmiş. Bir öyküde, ki o benim favorim oldu, bir çiftin birbirinden uzak durmaya çalışırken nasıl birbirlerine bağlandıklarını anlatmış.

    Yazar aslında yer yer sorunlara da değinmiş ama kendi hayatında olan mı yoksa başka insanlardan gözetlediği bir hayattan aldığı kesitler mi tam emin olamadım açıkçası.

    Çok uzatmadan diyorum ki;
    Bazı şeylere geç kalırsanız, sadece geç kalmış olmazsınız. Çoğu zaman kaybeden olursunuz. Bu kitaba geç kalmamanızı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar diliyorum.
  • "Simyacı'yı okumak, herkes daha uykudayken şafak vakti uyanıp güneşin doğuşunu izlemeye benziyor."
    Sükse yapmış kitapları okumak, herkesin izlediği dizileri takip etmek vb kısacası herkesin yaptığı şeyleri yapmaktan ziyade daha çok sadece bana çekici gelen, benim ilginç bulduğum şeyleri yapmak daha kıymetli benim için. Bu yüzdendir "... filmi kesin izle! Oraya nasıl gitmezsin!? Muhakkak o ürünü denemelisin!...." gibi cümleler beni içerik her ne olursa olsun uzaklaştırıyor. Kendi keşfettiklerimle zafer kazanmak ya da keşke kulak verseydim ve daha önce deneseydim dediğim birçok durumla karşılaşmış olmam da bu kararımla birlikte gelen artılar ve eksilerden yalnızca bir tanesi belki. Ancak beni o içerik ya da eylemi yapmam için tetikleyici bir unsur olduğunda onlara fırsat veririm, bir şekilde dikkatimi çekmeyi başarmış demektir çünkü. Buradan yola çıkarsak Simyacı'yı okumayı erteleme nedenime ulaşabiliriz. gelgelelim neden okudum o hâlde? Söylediklerime göre merakımı uyandıran, en azından bir adet etken olmalı? İşte o faktör: kitabın arka kapağında yer alan son cümle, aynı zamanda bu incelememin giriş cümlesi yani. Eğer o cümleyle son anda karşılaşmamış olsaydım, büyük ihtimalle kitapçıdaki rafına çoktan yerleştirilmiş olurdu.
    Peki okuduktan sonra ne oldu? Keşke daha önce okusaydım diyerek 2.seçenekle hayal kırıklığına uğradım mı?
    Hayır.
    Cevabım tabiki 3.seçenek.
    Okuduğum için mutlu olup, iyiki okumuşum desem de aynı zamanda o zaman okumadığım için çok şey de kaybettiğimi düşünmüyorum. Kısacası nötrüm.
    Nedir bu kitapla gelen artılar?
    O kadar incelikle anlatılmış, huzurlu cümlelerle okurken pozitif bir ruh haliyle devam ediyorsunuz. Belki bir süre bunun etkisinde kalıp auranız daha optimistik hâle geliyor. Bunun yanı sıra size vermek istediği düşünceler bütünü sizi yormadan bazen gizemli bazen akıllıca, pürüzsüz bir şekilde ilerliyor.
    En çok beğendiğim şeye gelelim, yapboz parçaları gibi olayları, kişileri, söylenenleri birleştirip, ipuçlarıyla bir bütün haline getirerek tabloyu oluşturmak zevki size verilmiş. Oldukça şirin bir şekilde zincirlenmiş.
    Nedir eksilerim?
    Uzun bir sürede oluşturulan, ulaşılmak istenen hedef sonrası kısmın birkaç sayfada sonuçlanması diyebilirim.
    Sonuç?
    Terazim dengede. Ancak neden bu kadar büyük bir kitle tarafından bilinip, takip edildiğini öğrendiğim için kendimi şanslı sayıyorum.
    Keyifli okumalar(:
  • Çocukluğunuzu hatırlıyor musunuz ? Ben unutmuşum sokaklarda üzerimin toz olduğunu, güneşin derimi yaktığını ve koşan bacaklarımın birbirine sürtündüğü o hissi unutmuşum.Ağaç dallarına tırmanırken hissettiğim heyecanı , kabuklarının dizlerime yaptığı baskıyı ve mor mor desenler oluşturan yaralarımı unutmuşum.Rüzgarın bana bir şeyler fısıldadığına inandığım Ayın peşimde dolandığını sandığım zamanları çoktan unutmuşum.İşte bu kitabı okumak çocukluğuma uzanan masum hislerime uzanan bor yolculuk gibiydi.Sanki bir çekmeceyi açmış eski fotoğraflarına bakan bilyelerini sayan küçük bir çocuktum.Şeker portakalı hayal gücünü saf sevgiyle buluşturan bir çocuk ve onun güzel otomobilli dostuyla alakalı bir roman .Dostlarınız varken yalnız olmazsınız .Dünyanın tüm tekmeleri tüm aci verici tekmeler dostlarınızla aranızda paylaşılacak bir anı bir kaç cümle olur .Kısacası hem çocukluğunu özleyenlere hem de içini ısıtacak sayfalar arayanlara önerimdir.Şeker portakalınızı kaybetmemeniz dileğiyle iyi geceler :)
  • Düşüncelerin önüne geçemeyen benliğimiz hayallerimizi süsleyen bir zavallıdır. Yasa, yararlı olduğu için değil yasa olduğu için yürürlükte kalırmış; işte insanlarda sevdikleri ya da cesaretli oldukları için değil yaşamaya mecbur oldukları için yaşmaya devam ederler. Kimsenin kimseye ihtiyacı yoktur. İnsan en çok kendine muhtaçtır, insan en çok kendini tanımalıdır. Kim derdi insan kendinden çok başka başka şeyleri sever diye? Öyle olmuyormuş... Aklıma yetiştirdiğim her cümle, kendini bana çalıştıran sayfalar yetişti cahilliğimi tedavi etmeye. Ne sen, ne de bir başkası sende olanları, sen kendini tanımadan bulamıyorsun. Kendini öven insan boş insandır, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, söylediği her kelimeyi dilindeki sayfalarda bırakan... İnsan dilinde değil elinde bırakmalı eserlerini, uzatmalı, hissetmeli. Sen yap ama başkası bahsetsin senden, adın değil eserlerin dolaşsın elden ele, dilden dile. Aklımda uçuşan binbir kelimelerden birisi kanatlanıp birinin düşüncesine konsa ne güzel olur. Felsefe olur, tartışma olur, yeni yeni kavramlar olur ama adı da bu ya; bir eser olur. Sevmek bir sanattır, nefret etmek bir sanattır, kendini bilmek yaptığın en büyük eserdir. İşte tanıyıp tanıyabileceğim en harika ben dersin. İnsan, beni benden alan değil beni ben yapanı seçmelidir. Kelimelerim düşüncelerimle iş birliği yapıp beynimin emriyle bana kalem ve kağıtla itibata geçmemi söylüyor. Yaşanmışlıklar insanın alabileceği en büyük ders, kendinden alabileceği en iyi tecrübedir. Dünya dönüyor ama insan hissetmiyor, ben dönmüyorum, ben olduğum yerdeyim diyoruz; halbuki ömür gelip geçiyor hangimiz oturup geçen dakikaları sayıyoruz? O sayacağımız zamanda yeni şeyler yaşarız çünkü. Ölüm biraz daha yaklaşır bize. Günler, okunan kitabın çevirdiğimiz sayfaları gibidir, çevrilir çevrilir ve bir de bakmışsın kitap bitmiş. İşte budur hayat dediğimiz şey. Sayfalar bitene kadar, kelimeler, cümleler birbirini kovalar. Bir insanla konuşmak gibidir kitap okumak. Ben okurken kitabımın her sayfasıyla aşk yaşadım, her okuduğumda biraz daha aşık oldum. Beni benden mi aldı kitap, yoksa beni ben mi yaptı? Gözlerimi kapattım, aklımdan binbir kelime geçti, her düşünceme biraz daha su ekleyip içmeye devam ettim. Ben kendimi tanıdım, gelip giden insanları bir kenara bırak, sende kalan seni keşfet. Okurken kendimi bulduğum yerde yeni denemeler ekledim kendimce kendime. Amacım bir sayfada bende olanlardan çevirmekti. Bir bir saydım aklımdaki düşüncelerimi, kelime kelime yazdım bir müzik eşliğinde. Baştan başlayıp okudum daha sonra kendimi. Kim hakkımda ne derse desin, çünkü insanların yaptığı en iyi şeydir kendini tanımadan başkasını tanımaya çalışmak. Kimine göre hastayım, kimine göre vefasız, kimine göre yaş olarak oldukça küçük. Dilediğinizi düşünün ama ben kendimi tanıyorum ve benim hakkımda konuşan insanlardan en büyük farkım bu. İyiki sizden küçüğüm ki kendimi daha erken tanıyıp, bir yol seçebildim kendime. Bir alıntı paylaştım iki gün önce " birileri arkanızdan konuşuyorsa onlardan öndesiniz demektir" işte bu sözü hatırladığımda kendimi tamamen eleştiriye açtım.
    Bir ay önce karşıma biri çıktı ve çok az kitap okuduğumu söyledi. O an içimden ah demek geçti çünkü kendimi bir kez daha keşfettim. Ben okumak için okumadım, ben kendimi öğrenmek için, okuyacağım yazarı kendimce belirlemek için okuyorum yavaş yavaş. Kitaplığımda biraz daha az kitap olur ama aklımda daha fazla düşünce olur. Şimdi daha iyi okuyorum, daha az eser veren yazar tercih ediyorum. Ne kadar az eser veriyorlarsa o kadar uzun sürede kendilerini biraz daha keşfediyor yazarlar ve yeni bir hayatla geliyorlar gündemimize. İki yılda bir, üç yılda bir hatta belkide on yılda bir eser veren yazarlar adını sayıkladığım kişiler oluyor. Bir kitap okudum adı bende kalsın, okuduğum kitap ve bundan sonra çıkan bir kitabı arasında sadece bir ay vardı ne öğrendim biliyor musunuz? Beni zorlamıyor bu kitaplar, her zaman bildiğim kelimeler, kullandığım heceler... Ben bu kitapta ne gibi bir bilgi edinebilirim ki?
    Bilgelik konusunda sınır tanımayan, fikirlerin ve düşüncelerin olgunlaşmasını sağlayan bir eserdir. Okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Yazar: Hakan S.
    Hikaye Adı : Küçük Bir Felaket
    Link: #29482824

    En baştan özür dilerim değerli okur, biraz geveze bir insanım. Hayatta kendimden başka değer verdiğim hiçbir şey yoktur ayrıca. Narsist mi oluyorum bu durumda? Sanırım evet. Ben böyle mutluyum. Çevremdeki çoğu insan, bendeki bu doğal mutluluğa erişmek için ilaçlara sığınıyor. Yaşasın ilaçların gücü diye de bağırıyorlar. Geçenlerde bir müşterim, böyle olmayı nasıl başarıyorsun Demetrio diye sordu. Fazla soru sormuyorum kendime ve normal insanlar gibi bağlanmıyorum bir şeylere diye yanıtladım. Sanırım bu cevabıma biraz alındı, olsun.

    Yolda bir dilenci gördüm geçenlerde. Hemen yanına oturdum ve onun gibi dilenmek istediğimi söyledim. Kabul etti ama ne dersem onu yapacaksın dedi. Tamam dedim. Bana isteklerini sıralamaya başladı hemen. Fazla para kazanmak istiyorsan olduğundan farklı görünmen lazım insanlara dedi. Onların gözünde en acınası insan olmayı başar yeterli olacaktır dedi. Uzunca bir süre dediğini yapmaya çalıştım. Sanırım acıklı bakmak yerine acıyarak baktım insanlara. Yanında oturduğum süre boyunca beş kuruş para toplayamadık. Defol dedi, senden dilenci falan olmaz. Elimi düzgün açamıyormuşum. Bakışlarımı da yeterince yumuşatamıyormuşum. Bir dilenci olmak ne kadar zormuş meğerse.

    Yan dükkanın sahibi şu dükkanı yenile artık, çağa ayak uydur biraz dedi. Saatçiyim ben dedim. Anlamadı. Bana acıdı o an, hissettim. İşi antika saatler onarmak olan birisi ne kadar modern olabilir ki? Dükkanı yenilemem yaptığım işe tezatlık oluşturmaz mı? Kıyafetleri yenilenince kafası da yenileniyor mu insanın?

    Sibel geldi. Ayrılıyorum senden dedi ve kapıyı çarpıp çıktı dükkandan. Saatin kordonu değişmeli diye düşündüm.

    Denize gideceğim sanırım. Yüzmek istiyor canım. Rıhtımın tuzlu kokusunu içime çekmek istiyorum sonrasında. Belki bir iki duble bir şeyler içerim. Belki de içmem. Ama kesin içerim, biliyorum. Bana dostum diye hitap eden insanların yanına uğrarım illaki. Kendisini dost olarak gören yardakçıların suratlarını izlemek, hayatta neler kaybettiğimin kanıtı niteliğinde. Aslında herhangi bir şey kaybetmiş de değilim. Ülkemi, eşimi ve dostlarımı kaybettim. Fazla mı bunlar sence okur? Bence değil. Olgulara yüklenen anlamlar değişince, kaybedildiği düşünülen şeyler kazanç bile olabiliyor insan için. Önemli olan içindeki kiremitleri oynatmak ve yepyeni bir yapı oluşturmak. Benim kiremitlerimin yeri çok değişti, sanırım kimsenin yapısına benzemiyor artık. Sana en iyisimi ülke, evlilik ve dostluk yapılarımı göstereyim. Ülke, insanları ayrıştırmak ve çoğaltmak amacıyla parsellenmiş toprak parçasından başka bir şey değildir. Evlilik, aşk diye adlandırılan hormonal fazlalığın etkisiyle, tek bir insanla yaşamayı kabul etme çılgınlığıdır. Dost ise, sizden koparabileceği bir şey kalmayınca, yüzünü çeviren kan emicilerdir. Çok mu karamsarım sence okur? Bence sen fazla iyimsersin. Böyle bir dünyada yaşayabilmek için delirmek gerekir; aksi takdirde, her an ölmeyi bekleyen ilaç bağımlısı olup çıkarsın.

    Sahi, Sibel neden bana öyle davrandı anlamış değilim. En başında, bağlılığın bana göre olmadığını ve insanların sadece ihtiyaçları için birliktelik yaşadığını söylemiştim. Haklısın galiba bile demişti bana. Arada sevişiyoruz. Her sevişmemizin ertesi günü, yaptığımız şeyin doğru olmadığını ve evlenmemiz gerektiğini söyleyerek, zihninde benimle alakalı oluşan hakaretleri sıralıyor. Ne düzenbaz bir adammışım. Pisliğin tekiymişim. Kendisinden yararlanıyormuşum. Biliyorum akşam yine yazacak. Seni istiyorum gel diyecek. Elbette gideceğim yanına. İnsanların içindeki gerçekliği çıkarmanın en kolay yolu, isteklerine koşulsuz uyum sağlamaktan geçiyor. Sonrasında kendilerini ele veriyorlar zaten.

    Dilenci ters ters baktı yine. Pis Yunan diye fısıldadığını duydum. Yolun karşısındaki kahvehaneden demli bir çay aldım ve dilencinin önüne koydum. Hiçbir şey demeden içmeye başladı. Çayı öyle hızlı içti ki, bir an burnundan duman çıktığını fark ettim. Çay dedi, dünyanın en güzel içeceğidir, eksik olma dostum.

    Çok konuşuyorum değil mi? Ama en başından uyarmıştım gevezeyim diye. Söz bundan sonra daha az konuşacağım ama önce geçen sene başıma gelen küçük bir olayı anlatmam lazım. Hatta olayı güzelleştirmek için biraz betimleme bile yaparım. Ne dersin, güzel olmaz mı? Aslında pek güzel cümle kuramam ama olsun, olduğu kadar.

    İnsanlığı yok etmek isteyen dev askerlere benzeyen sokak lambalarının mandalina rengi ışınları eşliğinde evime giderken, bazı notaları tiz bir sese heba olan, çoktandır duymadığım bir piyano sesi duydum (ilk cümle için fena durmadı, ne dersin? Güzel olmamış da olabilir, önemli değil). Sesi takip edince yüksek apartmanların arasına sıkışmış, kendince isyan bayrağını elinde tutan, iki katlı köhne bir eve ulaştım. İçimde, eskilerden kopup gelen bir istek filiz verdi. Bu istek o kadar kuvvetliydi ki, kendimi evin penceresinin altında buluverdim. İçeride, beyaz bir piyanonun başında, koyu yeşil elbiseli (kadının kolları ve göbeği, elbisesinin sınırlarını zorluyordu ve ortaya zihni yoran bir görüntü çıkıyordu), kızıl saçlı bir kadın vardı. Piyanonun yanındaki beyaz yün yumağına benzeyen minik köpeği sonradan fark ettim. Bu, notaların arasına karışan tiz sesin sahibi olmalıydı. Kadın piyano tuşlarına bastıkça, yerinden fırlayıp ince bir havlama sesi çıkarıyordu. Kadın uzunca süre, Bach’ın konçertosunu mahvetmekle meşgul oldu. Köpeği de, tiz sesiyle bu duruma katlanılmaz bir boyut katıyordu. Bu karmaşaya rağmen, piyano çalınan bir ev bulduğuma sevinmiştim.

    Piyano sesi tamamen durunca, küçük köpek beni fark etmiş olacak ki, pencerenin altına gelerek havlamaya başladı. Köpeğe rağmen içimde herhangi bir panik oluşmadı, aksine kadınla tanışacak olmama sebep olan bir olaya karıştığım için mutlu bile oldum. İçeri girip kadından, annemin, uyumadan önce bana çaldığı eseri çalmasını rica edecektim. Ne kadar kötü çalarsa çalsın, bunu yapacaktım. Böylesi saf bir isteği geri çevirmeyecektir diye düşündüm.

    Kadın, benim karanlıkta bulanıklaşan görüntümü görür görmez çığlık atmaya başladı. Pencerenin diğer tarafında, kollarımı sallayarak bağırmaması gerektiğini ve korkulacak bir insan olmadığımı söylemeye çalıştım ama bu yaptığım şey bir işe yaramadığı gibi, kadını daha da fazla panikletti. İçeri girebilirsem bu karmaşayı çözerim diye düşünerek, yerde bulduğum büyükçe bir taşı cama fırlattım (kapıya gitmeyi neden akıl edemedim hala bilmiyorum, sanırım kadının kapıyı açmayacağı fikri üzerine zihnimde kestirme bir yol bulmuştum). Koca cam, tuz buz oldu, halının üzerine döküldü. Pencereden içeri attım kendimi. Kadının tombul suratı morardı, kırmızı gözleri giderek büyümeye başladı ve elbisesinin isyan eden kıvrımları patladı. Korkudan ne yapacağını şaşıran kadın, minik köpeği kucağına aldı. Köpek nedenini anlamadığım bir şekilde sessiz ve hareketsizdi. Kadının kucağında, doldurulmuş hayvanlara benziyordu. İçeriye girerken ellerimi kesmiş olmalıyım. Kadın, kanlı ellerimle üzerine geldiğimi görünce, tek çareyi donmuş köpeği bana fırlatmakta buldu. Köpeğin küçük bedeni göğsüme çarpıp yere düştü. Fakat hala hareketsizdi. Köpeğin bir şey yapmadığını gören kadın, köpeğe hakaretler yağdırmaya başladı. Saldır seni lanet olası köpek, kurtar beni şu katilden diye bağırıyordu. Katil olduğumu düşünmesine anlam veremedim.

    Gittikçe daha fazla sinirlenen kadın bir yandan küfürler savuruyor bir yandan da odada bir şeyler arıyordu. Sonunda, büyük bir demir sopa buldu ve yüzündeki korkulu ifadeye karışan mutlulukla birlikte yerde sabit duran köpeğe vurmaya başladı. Köpekte herhangi bir hareket olmadı. Bunu görünce daha hızlı vurmaya başladı. Ben ne olduğunu anlamadan, köpeğin beyaz kılları kırmızıya bulandı. Kadın, çıldırmış gibi ölmüş köpeğin bedenine, koca demir sopayla vuruyordu. Sonunda, içinde bulunduğu duruma üzülerek kadının kollarından tuttum. Elindeki demir sopayı aldım ve başını omzuma yasladım. Ağlamaya başladı. Bir dakika önce benden ölesiye korkarken, şimdi beni en büyük destekçisi olarak görüyordu. Katil olduğunu düşündüğü adama bir katil sıfatıyla yaslanmıştı. İnsan korktuğu varlığa dönüşünce çareyi korkularına sarılarak buluyor sanırım.

    Kadının ağlaması giderek şiddetlendi. Ben ise, sessiz bir şekilde ağlamasının bitmesini bekliyordum. Gözüme köpeğin yerde yatan ölüsü takıldı. Köpekten akan kan, evin eski ahşap zeminini, gözümü alan bir parlaklığa boyuyordu ve bu durum beni rahatsız etti. Kadının kulağına, köpeğin ölüsünü kaldırmamız gerektiğini fısıldadım. Ağlaması durdu ve haklı olduğumu belirten bir ifadeyle elimi tuttu. Birlikte kurtulalım bu durumdan diyebilmeyi istedi o an anladım. Elini sımsıkı tuttum. Birlikte, loş ışıklı ve nemli bir odanın önüne geldik. Kadın benim kapıda beklememi söyledi ve içeri girdi. Elinde bir kazma ve bir kürekle geldi. Suratı bembeyaz olmuştu ve sürekli terliyordu. Tombul suratında oluşan bu ter öbekleri midemi bulandırdı.

    Bahçenin arka tarafına geçtik. Belirlediğim bir yeri kazmaya başladım. Çukur yeterince derinleşince, kadına döndüm, köpeği getirmesini söyledim. Bir süre sonra kadın, içinde köpeğin kanlı cesedinin bulunduğu çöp poşetiyle geldi ve içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmayı dört gözle bekleyen insanlara özgü bir ifadeyle poşeti bana doğru uzattı. Gecenin bir yarısı, daha önce hiç görmediğim bir kadın ve içinde köpek cesedi bulunan bir çöp poşetiyle birlikte karanlık bir çukurun başındaydım ve bu durum bana oldukça saçma geliyordu. Karnımın acıktığını hissettim. Bu istekle birlikte koydum cesedi çukura ve hemen üzerini kapattım. Mezarın başına da hala elimde duran demir sopayı sapladım. Kadının beyaz suratında, ay ışığı korkunç bir şekil oluşturmuştu. İçime ani bir ürperti geldi. Ayrılmalıyım bu evden diye düşündüm. Kadını odasına kadar götürdüm ve kanepeye yatırdım. Titremesi bitmemişti. Gözlerimin içine beni burada yalnız bırakma der gibi bakıyordu. Üzerine, ucu kana bulanmış bir battaniye serip koşarak evden ayrıldım.

    Birkaç gün önce (sanırım iki gün önceydi) o evin önünden geçtim yine ama piyano sesini duymadım. Merak edip evin camına yanaştım. İçeride kimsecikler yoktu. Evin arka tarafına gittim, orada da kimsecikler yoktu. Yan apartmanın balkonunda oturan yaşlı bir amca seslendi. Boşuna aramamamı, kadının geçtiğimiz ay delirip hastaneye yatırıldığını söyledi. Evde piyano çalarak havlamaya başlamış. Komşular da bu sesten şikayetçi olmuş. Bu duruma oldukça şaşırdım. İnsanların hayatları, ufacık bir olaydan dolayı mahvolabiliyormuş demek ki diye düşündüm. Yaşlı amcaya teşekkür edip arkamı döndüğüm esnada ayağıma demir bir sopa takıldı. Yere düştüm. Sopayı kaldırıp pencereye fırlattım.

    Dilenciye anlattım bu olayı. Keşke o zaman yeni bir köpek alıp kadına verseydin ve kadından özür dileseydin dedi. Ama köpeği ben öldürmedim ki diye düşündüm. Gözlerimle gördüm, kadın öldürdü. Ben sadece, annemin, küçükken bana çaldığı eseri dinlemek istemiştim.

    İşte böyle oldu tamı tamına sevgili okur. Şimdi söyler misin bana, kadının delirmesinde benim herhangi bir katkım var mı? Ama lütfen dürüst ol çünkü ben oldukça dürüst bir insanım.