Adı:
Godot'yu Beklerken
Baskı tarihi:
Ekim 2000
Sayfa sayısı:
124
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758240074
Kitabın türü:
Orijinal adı:
En Attendant Godot
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kabalcı Yayınevi
Godot'yu Beklerken 1948 yılında Fransızca olarak yazıldı ve 1953'te Paris'de sahneye kondu. Zamanla ülke çapında bir ün kazandı. 1954 yılında Beckett tarafından bazı değişikliklerle İngilizceye çevrildi ve başka ülkelerde de sahnelenmeye başladı. Avangard olarak nitelenmesine karşın hızla klasikleşti.

Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek işlevinin yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Kimilerine göre tüm zamanların en iyisi olan bu oyun, 21. yüzyılda da kafamızda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.
124 syf.
·6 günde·10/10 puan
Okumayı kafama koyup da bir sebeple okuyamadığım kitaplar var. Ya satın alamadım ya araya başka kitaplar girdi ya da daha farklı olaylar neticesinde okumaya vakıf olamadığım kitaplar. Bu kitaplar için küçük bir parantez. Doğrusu öylesine garip bir bilinçaltına sahibim ki en küçük ayrıntıları bile rüyalarımda bana detaylıca işlediği olur. Kan ter içerisinde kalıpta canavarlardan kaçarken onları atlatmak adına saklandığım bir kuytuda, o okuyamadığım kitabı buluveririm. Hatta açıp içinden okuduğum cümlelerde olmuştur. Emin değilim belki de Astral seyahat ediyor, ‘Okunamayan Kitaplar Tesisi’nde’ mola veriyor ve bu kitaplara göz atıyorumdur. Ben unutsam dahi bilinçaltımın unutturmadığı kitaplar.

Yıllardır okuyacağım deyip de bir türlü okuma fırsatı bulamadığım kitaplardandır, Godot’yu Beklerken. Doğrusu okumak için bilinçaltımın hatırlatmasını mı yoksa Godot’yu mu bekledim emin olamıyorum bir anlamda zihnimin dünüyle mutabık olamıyoruz. Düşüncelere dalarken o keskin şüpheyi yaşıyor haliyle tereddüde düşüyor ve neden bu kadar beklettim okumamı diye hayıflanıyorum. Beklemeye ne zaman karar verdim; dün mü yoksa ondan önceki gün mü ya da daha mı evveliyatı var beklememin? Zaman bir zaman sonra bataklığa dönüşüyor ve beni içine çekmeye başlıyor.

Daha başka neleri bekledim sorusu zihnimin dehlizlerinde hızla kendine varacak uygun bir yer arıyor. Bir sevgiliyi, dostu, huzuru ya da ölümü? Hiçbir şeyden emin olamıyorum… Sahiden beklerken aynı anda umutlanıp çevreme taze papatyalar attığım sonrasında umudumu yitirip intihar girişiminde bulunduğum da oldu mu?

Şüphe halinde zamanın kalıntıları üzerinden geçmişimi sorgulamak beni nereye vardıracak? En iyisi beklemeye devam etmek. Onun gelmesiyle yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim, seveceğim mesela sevilmesem de veya özür dileyeceğim affedilmesem de yahut her şeyi ardımda bırakıp gideceğim hatırlanmasam da ama şu an için beklemek gerek.

Yoksa Vladimir gibi uyku da mıyım?

“Başkaları acı çekerken ben uyuyor muydum? Şu an uyuyor muyum? Yarın uyandığımda ya da uyandığımı sandığımda bugün hakkında ne diyeceğim? Dostum Estragon’la, burada gece çökene değin Godot’yu beklediğimi mi?”
124 syf.
Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

https://youtu.be/XSSckVrfmEs
149 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
Godot'yu beklerken  1969da Nobel ödülü almış ve modernizm türünde yazılmış ilk kitaplardandır.

  Okuduğunda her kesin farklı anlamlar çıkaracağı iki perdeden oluşan bir tiyatro metni. Felsefik bir eser olarak her cümlesi derin anlamlar ifade eden, okudukca düşündüren, düşündükce kendini sorgulatan...

  Kitabın büyük bölümü  Gogo ile Didi, Pozzo ile kölesi Lucky ve  bu ikilinin arasındakı geçen dialoqlardan ibaret.

Peki neden mi kitabın adı Godotu beklerken? Kimdir bu Godot? Neden bekleniyor? Sonunda geliyor mu? Godot'un kim olduğunu kimse bilmemekle beraber  her kesin hayatında bir beklediği Godot olmuşdur. Filoloqların düşüncelerine göre ise God (Tanrı ) ve idiot ( budala)  kelimelerinin birleşimidir Godot, tabii en doğrusunu Beckett bilir. Bana göre ise Godot tam bir bekleyişdir, bazen neyi beklediğini bilmeden beklemek, uzun, sonsuz bir bekleyiş... Bazen ise Godot gelir ama onun Godot olduğu bilemezsin, yine bekleyişe geçersin, çünkü hayatın kendisi bir bekleyiş...

Ve son olarak kitabın sonunda ne olucak, Godot gelecek mi diye bir okuma niyetiyle başlamayın, Godot'un gelip gelmemesi artık sizin hayal gücünüze kalmış...

Her kese iyi okumalar dilerim:)
124 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Beklemek, ebedi bir mutsuzluktan başka bir şey değildir. Çoğu zaman hayatımızda asıl belirleyici olan şey, ruhumuzun ikiye bölünmüş halini yansıtan ve kımıldamadan durmanın aksine, hareket etmemizi sağlayacak olan vazgeçişlerdir.

Sanırım bir kez okumak yetmeyecek
Okudukça anlayacaksınız sizde bu diyaloğun altında yatan acı ve rahatsız edici gerçeği. Biri bekleniyor ve gelmiyor. Ah o gelmeyenler ahh!
Genel anlamda biri beklendi mi hep gelecek diye umut ederiz ona olan tüm önyargılarımıza, umudumuzun boşa çıkmayacağına dair bütün efsanelere ve toplumun vaatlerine rağmen yine de gelmiyor. Gelmemesini kabullenemeyince alt anlamlar yüklemeye çalışıyoruz.

Şöyle söyleyeyim "Gerçek gelmeyen kim?" diye soruyor muyuz ?

Bu oyunda gelmeyen,  'godot'. siz hayatınızda kimi bekliyorsanız işte o "godot" kabullenmesi zor olsa da malesef öyle.
124 syf.
Godot kimdir? Godot'yu beklemek nedir? Godot, insandır. İnsanın ta kendisidir. Peki ya Godot'yu beklemek? Godot'yu beklemek, hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemektir. Zamanı yitirmektir. Zamanın neresinde olduğunu bilememektir. Yaşamın gerçek mi rüya mı olduğuna karar verememektir. Kendini bu yaşama kimin veya neyin getirdiğini aramaktır. Neresi olduğunu bilmediğin yerlere gitmek isteyip nasıl gideceğini bulamamaktır. Aynada görüntünü görememektir. Aramak, düşünmek, unutmak, anımsamak, sonra yine unutmaktır. Hep en başa dönmek ve bu döngü içinde deliliğe yeniden bir dönüştür. Yitmektir. Biz ne yapıyoruz? Hepimiz! Godot'yu bekliyoruz. Peki Godot ne zaman gelecek?
124 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Godot'yu Beklerken, ismini birçok kez duyduğumuz bir tiyatro metni. Bu esere kadar absürt tiyatro hiç okumamıştım. Kara mizahtan pek hoşlanmam birçok absürtlük barındırdığı için, ama buradaki absürtlük daha okunabilir ve güldürücü geldi bana. 2 perdeden oluşan eserde ana karakterler Estragon (Gogo) ve Vladimir (Didi). Estragon sürekli çizmeleri ile oynayan, dikkati bir hayli dağınık, hafızası zayıf, yer yer muzip, biraz şaşkın, az ağzı bozuk, bir miktar kurnaz ve gariptir ki yarım akıllı ile nitelenebilecek türde bir karakter. Vladimir ise sürekli şapkasıyla oynayan, onu takıp çıkarıp içine bakan, içinde bir şey olmadığını görüp sonra geri başına koyan, Estragon'a göre biraz daha ciddi, daha düşünebilen, Estragon'un bir ömürlük arkadaşı ve metinde geçen her şeyi tamamen hatırlayan tek karakterdir.

Kitap tamamen sembolik bir anlatımla ilerlediği için, her karakterin birçok şeyi simgelediği düşünülebilir. İki karakterin başta tüm insanlığı ya da bir insanın iki farklı yönünü simgelediğini düşündüm. Sonra sürekli değişen ruh halleri, tutarsız ve kopuk ilerleyen konuşmaları, aniden uyuyabilen Gogo'ya pek de şaşırmayan Didi'nin kayıtsızlığı, bir insanın birçok farklı yönünü ortaya koyduklarını düşündürdü.

Efendi Pozzo ve Köle Lucky sahneye girdiğinde, karşınıza vicdanen biraz rahatsız olarak okuduğunuz satırlar çıkıyor. Pozzo'nun elinde kırbaç ve Lucky'nin boynuna bağlı duran bir ip var. Onu her çektiğinde, ipleri elinde tutan bu karakter bana sömürgeci devletleri, her dediğini kuzu kuzu ve ses çıkarmadan yapan Lucky de sömürülen güçsüz devletleri düşündürdü. Metin ucu açık olduğu için birçok anlama çekilebilir: Patron-çalışan, efendi-köle, güçlü-güçsüz, bir şekilde güçlü yöneten ve güçsüz yönetilen her kim var ise onlar...

İlk perdede Pozzo; güçlü-kuvvetli, sağlıklı, zengin ve ipleri sürekli çekerek kölesine eziyet eden, farklı insanlarla tanışmaktan çok memnun olan (çünkü ona göre bu ne kadar iyi şartlarda olduğunu gösteriyor ona), sözünü dinletmeyi seven (yani yine ezici hisler) , işittiklerine canı istediği zaman cevap veren, çoğunlukla duymazdan gelen bir karakter çiziyor. Lucky zaten boynundan çekiştirilip duran, her söyleneni yapan, dışardan bir müdahalede ise ilk kez dişini gösteren, bunu da muhtemel ki ipleri elinde tutana yaranmak için yapan, çaresiz karakter. 2.perdede, Pozzo karşımıza görece düşkün çıkıyor. Artık attığı kemiklerle doyanları izlemeyen ve bundan iyi hisseden ukalalığı, yerini zayıf ve muhtaçlığa bırakmış durumda. Bir süre Gogo da Didi de onun sorularını duymazdan geliyor ve kendi konuşmalarını sürdürüyorlar, ilk perdede aynı Pozzo'nun yaptığı gibi. Sonra ona merhamet edip yardım ediyorlar, bunun için uğraşıyorlar. Fakat bu yardım sahnesi gelene kadar Pozzo'nun düştüğü hâl bana gençlik yaşlılık sorgulaması yaşattı. Güçlü ve sağlıklı günler, yerini itibar kaybına bırakmıştı.

Metin boyunca zaman zaman konuşmalar çok az sıkıcılık içerse de, absürtlüğün temel alındığını bildiğimiz için bu gelip geçici oluyor. Hatta birçok şeyi aynı anda sembolik bir anlatımla ortaya koyabilmekteki yetenek ilgiyi tazeliyor diyebiliriz.

Gogo ve Didi'nin Pozzo'ya el uzatmaları insanlığın hâlâ bir yerlerde var olduğunu düşündürdü bana. Öyle bir insanlık ki beş para etmez de olsa kişi, iyi olan elini esirgemiyor. Tabi Gogo'nun Lucky'e kötü bir tavrı oluyor bir yerde. Bu da insanın içindeki kötü yönü simgeliyor diye düşündüm.

Peki Godot?... Kimdir Godot? Hepimizin beklediği, bilhassa İsmail Abinin beklediği o gemidir Godot. Umuttur, gelirse yaşamaya sebeptir, yokluğu bile bir varlıktır Godot. Hayallerdir, gerçekleşse ne olacağını bilmediğimiz. Gelse tamamlanmış hissedeceğimizdir Godot. Belki bir Yahyâ Kemal şiiridir:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden."
Godot, ölümdür diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz.

Dergâh 353'te zamanlama olarak mükemmel bir demde bir yazı çıktı karşıma. Derginin bu sayısı tam 1 buçuk yıldır bende. Ama şimdi okumak ve böyle bir eserle birbirini tamamlaması, benim için oldukça hoş bir tesadüf oldu. Şimdi o hikayenin olduğu yazının bir kısmını paylaşmak istiyorum:
Sayfa 13, Aramakmış Oysa Sevmek, Betül Çiçek Çelik
"İster Zeus'un insanı ikiye böldüğünden deyin, ister Âdem ile Havva'nın yeryüzünde birbirini arayıp bulmasından, insanın kendisini tamamlayanı araması, dünya kanununun değişmesi teklif dahi edilemez maddesidir. Bu yüzden nereye ait olduğunu ya da kendisine ait olanın nerede olduğunu soran insanın hikayesi, müzikten edebiyata, sinemadan resme birçok eserin konusu olmuştur. Peki ya masallar? Shel Silverstein'in eşsiz masalı Eksik Parça tam da bu hikayeyi anlatır. Yazarın resimlediği kitabın kahramanı "O" harfine benzeyen bir yuvarlaktır. Bu küçük yuvarlağın pizza dilimi gibi üçgen bir parçası eksiktir. Bu yüzden hiç mutlu değildir. Mutlu değildir ama eksik parçasını aramak üzere yola çıkarken şarkı söylemeyi ihmal etmez. "Eksik parçamı arıyoruum, lay lay loo... " deyip dururken zor imtihanlar verir. Bazen güneş altında kavrulur, bazen yağmur damlalarıyla serinler, bazen kar altında donar, bazen güneşte ısınır. Hızlıca yuvarlanıp gidemez, çünkü bir parçası eksik olduğu için hareket etmek kolay değildir. Fakat bu sayede durup bir solucanla konuşmaya, bir çiçeği koklamaya, bir böcekle yarış yapmaya fırsat bulabilir. Hatta bu anların en güzeli, başına bir kelebeğin konduğu andır. "Ah eksik parçamın peşinde karalarda ve denizlerde... Uç uç dizlerim, açıl güzel kanatlarım, hiç durmam ben, eksik parçamı ararım." şarkısını söylerken okyanusları aşar, bataklıkların ve ormanların içinden geçer. Yüksek dağlara tırmanır, dağlardan yuvarlanır. Ta ki onu bulana kadar... Eksik parçası tam da karşısındadır işte. "Eksik parçamı buldum, buldum." diye şakırken parçadan hiç beklemediği bir tepki alır: "Ben senin eksik parçan değilim." der küçük parça. "Ben kimsenin parçası değilim. Ben sadece kendimin parçasıyım. Ve birinin eksik parçası olsaydım bile, seninki olacağını hiç sanmıyorum." Eksik Parça çok üzülür. Fakat ne çare, yuvarlanıp devam eder yoluna. Sonra başka bir parça bulur. Fakat bu parça çok miniktir. Başkası çok büyük... Bir başkası çok keskin... Bir başkası çok kare... Bir keresinde tam parçayı bulur, fakat onu sıkı tutamaz, kaybeder. Bir keresinde de öyle sımsıkı tutar ki, kırar. Fakat yılmaz Eksik Parça, yuvarlanır, yuvarlanır... Serüvenlere atılır. Çukurlara düşer, duvarlara çarpar. Fakat bu çileli yolculuk boşuna değildir. İşte aradığı parça tam karşısındadır. Üstelik tam da onun için gibi görünmektedir. Fakat Eksik Parça artık tecrübelidir. Hemen heyecanlanmaz, temkinle sorar: "Sen başka birinin bir parçası mısın?" "Bildiğim kadarıyla hayır." diye cevap verir küçük parça. "Belki sadece kendinin parçası olmak istersin." der Eksik Parça. "Hem başka birinin parçası hem kendim olabilirim." der küçük olan. "Ama belki benim parçam olmak istemezsin." der Eksik Parça. "Belki de isterim." diye karşılık verir küçük parça. "Ama belki birbirimize uymayız." "Kim bilir." der küçük olan. Ve birleşirler. Öyle ki, parçalar birbirlerine tam uyar. Bu mükemmel uyumla birlikte bir top gibi yuvarlanır(lar). Artık tam olduğu için daha önce hiç olmadığı kadar hızlıdır(lar). O kadar ki, duramaz bir solucanla konuşmak için. Bir çiçeği koklayamaz. Bir kelebeğin başına konamayacağı kadar hızlıdır artık. Ama artık mutludur. Nihayet şarkısını söyleyebilir. Ama o da ne, "Ekfik parşamiii pulduuuum. Fuzel kanatsilami aaaaçti" diyebilir sadece. Artık tamamdır, ama hiç şarkı söyleyemiyordur. "Ah!" der, "demek böyle oluyormuş." Sonra durur. Artık yuvarlanmaz. Parçayı yavaşça yere bırakır ve yavaşça yuvarlanarak uzaklaşır. "Ah eksik parçamı arıyoruuum" diye söylerken şarkısını, kelebek başına konmuştur bile. Eksikliğe övgü sayılabilecek bu masalda Silverstein, asıl nâkıslığın mükemmelik olduğunu, insanın kendindeki ve dünyadaki güzellikleri görmesini sağlayan şeyin, yolda olmak, aramak olduğunu anlatır. "Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine" diyerek mutlu sonla biten masalların aksine vuslata değil hasrete güzelleme yapar. Tıpkı Konstantinos Kavafis'in "İthaka" şiirinde dediği gibi, şehrin değil şehre giden yolun zenginliğine bakmayı öğütler bize. Aradığını bulamayanlara, bulduğunu yitirenlere şifa gibi gelir bu masal. Şimdi, "Aradığı tek şey oyuncak yapbozun parçası olan çocuk, bu masaldan ne anlar?" diye soranlar olabilir. Bu yazı, masalların çocuklar için değil yetişkinler için olduğunu hatırlatmak, gözü diğer parçasında olanlara şifa olmak niyetiyle yazılmıştır. Bu yazı, yitirmeyi ve şarkı söyleyebilmeyi sevebilmek için yazılmıştır. Bu yazı şifa bulmak için yazılmıştır. Bakın ne diyor Ahmet Kaya:
"Aramakmış oysa sevmek
Özlemekmiş oysa sevmek
Bulup bulup yitirmekmiş
Düşsel bir oyuncağı"

Velhasıl, arada geçen ve hiç beklenmedik esprilerle okuru güldürmeyi başaran, başladığı gibi biten bu absürt metin okunmaya değer; ama ikinci kez okur muyum, sanmıyorum. Sevgiler...
124 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Samuel Beckett edebiyatta modernizm temsilcisi ve Absürd Tiyatro’nun kurucusu olarak biliniyor. Eserlerini İngilizce ve Fransıza dillerinde yazıyordu, oyunu ‘’Godot’yu beklerken’’ yazdıktan sonra dünyaca tanınan biri oldu, dramaturji de en önemli eserlerinden biri de ‘’Godot’yu beklerken’’dir,1969 da Nobel ödülünü almıştır.

‘’Godot’yu beklerken’’ iki perdeden oluşan piyes, düzyazı o dönemde yazamadığı için kafayı dağıtmak amaçlı yazılan bir oyundur diye söylüyordu yazar.
Estragon ile Vladimir, iki arkadaş, zaman onlar için bir bataklıktır ve onlar bu bataklıktan çıkamıyorlar, onların çok beklediği Godot da bir türlü gelmiyor. Kendilerini kandırmaktan başka bir şey yapamıyorlar, gelecek onlar için yok, intihar bile akıllarına geliyor ama harekete bir türlü geçemiyorlar.
Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi ve Pozzo’nun emrivaki konuşmaları sürüp devam ediyorlar . Fakat Lucky’nin sözde dilsiz ve köle olup sonra olan monoloğu okuduğumda hiç de dilsiz sınıfa koyamadığım ,hatta köle düşüncesini göremedim.
Beşinci oyuncu Godot ile ilgili haberi getiren çocuktur. O masum, temiz ve yalansız biridir.
Oyunda ki ağacın belli bir coğrafyadan ayırt edilebilecek bir özelliği olmadığı için dünyanın neresinde olursa ve ne zaman olursa olsun Godot’yu beklemek mümkün gibi görünüyor.
Lucky’nin boynuna geçirilmiş ip Pozzo ‘nun elinde kalması sömüren ve sömürülenin arasında ki bağı simgelediğini düşünüyorum.


… Bekliyorlar, insanlar hep bekliyorlar sadece Vladimir ve Estragon değil hepimizin beklediği bir şey vardır mutlaka ve sadece beklemek, eylemde bulunmamak ise Godot’yu beklemek demektir. Godot bir tanrı, ölüm veya güçlü biri olarak görebilir adlandırabilirsiniz fakat o boş beklentileri, olmayacak hayalleri ile ibarettir.
124 syf.
·9 günde·10/10 puan
Bu yıl bol bol tiyatro eserleri okumayı düşünüyorum ve bu yüzden de tiyatro eserleri okuyup sohbet edebileceğim bir gruba katıldım. Tabi kitapları okuduktan sonra mutlaka oyunu izlemeyi de istiyorum.

Godot'yu Beklerken, sevdiğim bir oyun oldu. Absürt tiyatro diye geçiyor. Okuması çok keyifliydi. Hayalle gerçeğin biraz karıştığı, çatışmaların bol olduğu, bekleyişin oyunu. Bazen neyi beklediğini bilmeden beklemenin..
Zaman kavramı olmayan, derin anlamlar barındıran eser.
Gelmeyeceğini bildiği halde beklediği bir şeyler olan herkes okumalı.

Kitabı biraz araştırırken, "Godot'yu Bekler gibi beklemek.." diye bir söz okumuştum, anlamamıştım tabi ki ama kitabı okuyunca çok anlamlı gelmeye başladı.

-Gidelim
-Gidemeyiz
-Neden?
-Godot'yu bekliyoruz..
124 syf.
·2 günde·9/10 puan
Godot’yu Beklerken’i ilk kez NTV’de Önce Söz Vardı isimli programı izlerken duymuştum. Uzun süredir tiyatro eseri de okumamıştım ve bu şekilde kitaba başladım. Kitap kısa bir eser 124 sayfa ve ve iki perdeden oluşmakta. Samuel Beckett ilk postmodernislerden olarak anılıyor ve absürd tiyatronun en önemli yazarlarından ayrıca 1969 yılında da Nobel Edebiyat ödülüne de layık görülmüş.
Absürd tiyatro nedir peki ? : Absürd tiyatro; Bütün kalıplara, alışılmış düzene karşı çıkar. Mantık sınırlarını tanımaz. Olaylar arasında bağ kurulmaz. Kahramanları genelde zavallı, suçlu, bilgisiz ve zayıf kişilerdir. Belli bir olay dizisi yoktur. Verilmek istenen mesaj yoruma açıktır. Böylesi anlamı olan absürd tiyatronun en baba kitabından bizlerinde farklı anlamlar çıkarması sanırım gayet mümkün.

Kitapta iki ana karakter var Estragon ve Vladimir iki arkadaş bir yerde beklemektedirler Godot’yu. Beklerler, beklerler, beklerler… Beklemektir kitabın asıl teması isminde olduğu gibi. Sonrasında iki karakter daha gelir. Pozzo ve Lucky, bu tuhaf ikilinin arasında bey-uşak ilişkisi mevcut. Ama Pozzo’nun davranışları acımasızca, gaddarca; bana köleliği anlattı bu ikili. Eziyeti, vahşeti, acımasızlığı, sömürgeciliği gösterdi. Bu kısımda sinirlendiğimi belirtmek isterim. Bir de çocuk karakteri var tabi masumluğu, temizliği gösteren…

Kitap herkese farklı olarak kendini anlatmış yorumlarda. Gerçekten de öyle çünkü bu dalın yani absürd tiyatronun amaçlarından biri. Bu kitap bir klasik gerçekten. Her duyguya hitap edecek zenginlikte. Umut dolu derken bir anda kendini asmaya çalışmak gibi zıtlık ve bulanıklığa sahip. Bir anda sevinirken anında üzen bir yapıda. Anlamsız bir anlam içeriyor bu klasik. Gerçek dünyada mı yoksa hayal âleminde bu kişiler diye sorgulamanız mümkün. Biri unutur, diğeri hatırlatır ve döngü devam eder durur. Varoluşsal felsefenin dibine vurmuştur yazar bunu da belirtmek isterim. Gerek cümle ile gerekse anlattığı konu ile bunu bizzat belirtmiş.
Sonuç olarak kendilerini kanıtlayan karakterler, farklı konularda anlamlar taşıyan ve zıtlıklar oluşturan cümlelerle dolu; sıradan, basit, saçma konuşmalarla dolu ama bir o kadar da anlamlı, akıcı ve kısa cümlelerden oluşan bir eser. Umutla Godot’u bekleyen ikili.

Farklı bir türde, kendimce de bir klasik yapıt okuduğum için mutluyum, sizlere de tavsiye ederim.
124 syf.
Becket absürt komedi türünün önemli temsilcisidir. Kpss zamanında İngiliz Edebiyatı kısmında adını çok sık duymuştum. Bu türe öncülük ettiği için. Absürtlüğü iki sahneden ve aynı repliklerin çok defa kullanılmasından geliyor. Beklenilen kişi Godot gelmeyecektir. Çünkü Godot ölüm meleğidir. Onu her konuştuklarında aynı replikleri tekrar etmelerinin sebebide budur. Ağacın altında intihar edip etmememe konusunda çok defa gelgitler yaşarlar. Beckett bunu sıkıldığı zamanlarda yazdığını göze alırsak heralde intihar etmeyi düşünüyormuş :)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Godot'yu Beklerken
Baskı tarihi:
Ekim 2000
Sayfa sayısı:
124
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758240074
Kitabın türü:
Orijinal adı:
En Attendant Godot
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kabalcı Yayınevi
Godot'yu Beklerken 1948 yılında Fransızca olarak yazıldı ve 1953'te Paris'de sahneye kondu. Zamanla ülke çapında bir ün kazandı. 1954 yılında Beckett tarafından bazı değişikliklerle İngilizceye çevrildi ve başka ülkelerde de sahnelenmeye başladı. Avangard olarak nitelenmesine karşın hızla klasikleşti.

Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek işlevinin yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Kimilerine göre tüm zamanların en iyisi olan bu oyun, 21. yüzyılda da kafamızda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.

Kitabı okuyanlar 4.148 okur

  • Sultannn
  • adsız
  • Halit Ömer Özcan
  • Nev'in
  • KitapKadın
  • Gülər
  • E
  • Tinùviel
  • ruth
  • Qədir Qədirli

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%5.3
13-17 Yaş
%1.2
18-24 Yaş
%26.9
25-34 Yaş
%40.4
35-44 Yaş
%17.1
45-54 Yaş
%4.8
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%3.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.2
Erkek
%42.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%23.7 (282)
9
%16.5 (196)
8
%14 (167)
7
%5.8 (69)
6
%3.1 (37)
5
%0.6 (7)
4
%0.3 (4)
3
%0.3 (3)
2
%0.2 (2)
1
%0.2 (2)

Kitabın sıralamaları