Tuco Herrera, Saklı Seçilmişler'i inceledi.
 22 May 22:50 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

"BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünme Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
Ne var burda ?
Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

*Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
*Sebze ihracatında dünya birincisi...
*Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
*Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
*Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
*Tarım ihracatında dünya ikincisi...

Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
*Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
*Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
*Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

"Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

*Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
*İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
* Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

"Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
ı) Tohumlarını satacaklar...
2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

(Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!

Hatice, Japon Yapmış'ı inceledi.
07 May 00:25 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Japonlar herkeste hayranlık uyandıran bir toplumdur eminim. Yıllarca dünyaya kapalı kalmış bir ada ülkesi ve 2.dünya savaşından büyük bir yıkımla çıkmasına rağmen küllerinden doğan bir dünya devi. Kitabın her sayfasında saygıyla eğilip takdir etmemek mümkün değil, nasıl bir sabır nasıl bir disiplin ve mükemmel bir sosyal uyum. Bu halkın hobileri bile yıllarca sebat edilerek kazanılan beceriler. Kitabın adı her şeyi özetliyor zaten.

Hilal, Japon Yapmış'ı inceledi.
27 Nis 23:13 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Ah Japonya ah... Neyine vuruldum, neden vuruldum bir çözebilsem... Ama bu kitabı okuduktan sonra tekrar dedim, iyi ki vurulmuşum diye. Nasıl garip, nasıl tezat, nasıl o kadar uç şeyi bir arada bulundurabiliyor ve hatta varoluş sebebini buna dayandırıyor, anlamaya biraz daha yaklaştım sanırım. Bunda yazarımızın da etkisi çok büyük. Kitabın dili tek kelime ile harika. Resmen karşımda oturup benimle sohbet ediyor, Japonya anılarını direk bana anlatıyormuş gibi hissettim. Hatta kitabı kapadığımda da yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Bitti ama mutluyum çünkü cidden bir şeyler öğrendim ve daha çok vuruldum! Tek kelime: Okuyun!!

Tuco Herrera, Sivas Acısı'ı inceledi.
 15 Nis 13:17 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA KAPIN GELİN ..

Pek sevgili kabak kemaneler , gevşeyen gönül yaylarıyla yazın gelişine mütakip ağustos böceği moduna geçen site sakinleri ve asgari ücretle çalışan karınca aromalı şekerpareler .. Herke"ş"e merhabalar .. Pazar günü çalışan kol börekleri.. Sanmayın ki sizi unuttum .. Size de geçmiş ola .. Size de MERHABA !!

Biliyorsunuz bir etkinlik düzenledik .. Fikir babası biziz lakin ortalıklarda yokuz .. Laptopım CORT bayrağını çekince , Miyagi- san' a evriliverdik çıt çıt çıt tabletlerde yazacaz diye .. Hal böyle olunca ancak yazabildim bu incelemeyi .. Aslında Aziz "BABA" nın hiç bilinmeyen daha önce okuyup geçtiğim kitaplarına inceleme yazmaktı amacım .. Bilmeyenler alsın okusunlar diye .. Hikayelerini burda inceleme yaz yaz bitiremem .. Ne ben , ne de siz .. Bugün bu incelemeyi yazmama sebebiyet veren 4 kişi ve 4 inceleme var aramızda.. (Esasen dün yazacaktım bu incelemeyi ama çok içince black out la refüjden yuvarlanmışız .. YOLDAN ÇIKMIŞIZ sizin anlayacağınız ve bir kısmın pek sevdiği tabir ile .. Sabah HOŞAFİZE Birlikler kıvamında uyandım .. Dedim yazayım artık .. ) Pek tabii diğer arkadaşlar da yazdılar cizdiler .. Onlara da sonsuz teşekkürler ..Kim mi bu arkadaşlar ..

Semih ve Aziz Nesinlik olaylara katık olan incelemesi #28860057 =))

Rahime arkadaşım ve beni kıskandıran incelemesi #28861076 .. cidden bu ne güzel bir incelemedir yahu!!!

veee bu incelememe sebebiyet veren Necip Gerboğa .. incelemeye diyecek laf bulamıyorum .. muhakkak okuyun .. yazacağım incelemenin esas hamuru , hammaddesi o inceleme .. #28874079

sabah gözümü açar açmaz şu yazdıklarıma tabiri caizse NOS olup , motorlara güç veren , 100 hp yi 1500 hp ye cıkaran Erhan ve az önce 7. ye okuduğum kısa bir bio yu ekranlara taşıyan muazzam lezzet.. #28899150 />


Arkadaşım Aziz Nesin ' i bir kenara bırakalım .. Ben size apayrı insanlardan , apayrı olaylardan bahsedeceğim şimdi .. Ama önce şu linki bir aç ..Bir bak ..

https://tr.pinterest.com/...59193154429/?lp=true

Peter Gabriel bu amcamızın adı .. Progressive Rock denince dünyada kilometre taşıdır ..Tartışılmaz otoritedir!! Sayısız ödülü var , oscar sahibi falan .. Genesis diye bir grup kurdu ki zamanında deden dinlemiştir , BİZİM FELEĞİMİZİ ŞAŞIRTTI dinlediğimiz zamanlarda.. Çocukluğumuzun , Barış Mançolarla , memlekete elektro gitarı getiren , şimdi illallah dediğimiz elektro sazın mucidi Erkin (BABA!) Koraylarla , İlhan İremlerle beraber kahramanı ..Plakları , cdleri , albümleri , kaçak ve korsan basımlar harici 250- 300 MİLYON sattı.. Sanırım bu rakam size birşeyler anlatır.. (HAA!! BU RAKAM SAFİ GENESIS' İN SATIŞLARINA AİT.. KENDİ PROJELERİNİN DEĞİL.. VAR GEL SEN HESAP ET GERİSİNİ SAYIN CEVİZKABUĞU!! ) ..

Evet şimdi başlayabiliriz .. ALEV GEÇİRMEYEN TULUMLARINIZI GİYİN, KASKINIZI DA TAKIN ..İLERDE İHTİYACINIZ OLACAK..

Paris' te yağmurlu bir gün ..Peter amcamız da sanırım yürüyerek bir yerlere gidiyor ..Sokakta hikayemizin esas kahramanı oturmuş yere ..Çıkarıyor ceketinin içinden 3 telli curasını .. Peter emmimiz şaşıp kalıyor ..Adam alışmış tabii elektro gitara .. 5 telli gitardan ,12 - 14 telli perdesiz(?!?!) picalo bass a kadar herşeyi yemiş yutmuş insanlar bunlar ..Çalıştığı , çaldığı, dünyayı turladığı insanların hepsi birer virtüöz .. Diyor ki ,

"Bu mudur senin çaldığın ?"
"Evet" diyor bizimki..

Başlıyor çalmaya ..Eee Peter Gabriel bu!! Boru değil!! Millet bunu gördükçe kalabalık toplanıyor falan .. Bizimki çalıyor o mest oluyor ..İçine düşecek curanın ..Seneler sonra memlekete döndüğünde oğluna da sık sık anlatıyor başından geçen bu hadiseyi .. "Orda bir adamla tanıştım .. Çok önemsiyorlardı onu .. Ben çaldım, o küçüldükçe küçüldü ..Öööyle bakakaldı" diye..Gel zaman git zaman ,seneler sonra memlekete döndüğünde tahta valizin içinden küçük bir fotoğraf çıkıyor.. Peter Gabriel ' in fotoğrafı ..Babası çalarken ona hayranlıkla bakan Peter Gabriel ' ın.. Oğlan deliye dönüyor tabii.. Koşuyor babasının yanına , "Bu mudur senin bahsettiğin adam ?" "Evet" , diyor bizimki gene ..

Şimdi gelin Tunceli ' ye gidelim .. Yeter Paris' in MODERİN havası .. Az memleket havası da elzem .. Hem bizim ESAS OĞLANI da tanıtayım size ..Az karman çorman gidiyoruz ama başka türlüsü pek mümkün değil ..Bizimki Tunceli ' de doğuyor .. İş güç zaten oralarda yalan o yıllarda.. Çıkıyor gurbete .. Ver elini Adana..Orda bir ağanın kızına kaptırıyor gönlünü .. Kaçıyorlar sonrasında tabii.. Bir fabrikaya giriyor Kayseri ' de .. Sendikal haklar bugün yok , o zamanlarda DAHA da yok ..Fabrika greve gidince koyuyorlar bunu kapının önüne.. O sıra İnce Memed ile namı diğer Yaşar Kemal ile tanışıyorlar .. İnce Memed tutuyor elinden , getiriyor İstanbul'a onu .. 9 yaşından beri cura çalan bu adam ne yapsın ? Ekmeği taştan çıkaracak ama iş yok ..Curasını alıyor eline ..Öyle ünlü oluyor ki , anlatılmaz.. Gecekondusunu ziyaret edenlerden bir kaç kişi sayayım size .. Tuncel Kurtiz , aşıkların piri Aşık Mahsuni, Neşet Ertaş , çirkin kral Yılmaz Güney , Behice Boran .. Bir de çocukları oluyor bu arada bu gariban çiftin.. Armut dibine düşer derler yaa .. Çocuk bu deyimin sözlük karşılığı.. Japon Ne Yapmış kitabına yaptığım kritikte (#24632620 ŞİMDİ AÇMA BAK KAFANI KIRIP BEYNİNİN PEKMEZİNİ AKITIRIM YERE!! =)) ) bahsettiğim cidden ÇOOOOOK efsane bir Milli Eğitim Bakanımız var .. Atası şimdi japon denizlerinin kıyısını aşındırdığı Kushimoto' da yatıyor .. Onun oğlu da muazzam bir şair ..Alnının akıyla , bileğinin hakkıyla kazandığı halde babası , "Ben bir bakanım.. Seni yurt dışına gönderirsem TORPİL YAPTI derler.." diyerek yurtdışına eğitime kasıtlı olarak gönderilmeyen ; biriktirdiği paraları kendi yerine yurtdışına gönderilen arkadaşına yollayan (ki o gönderilen şahıs sonradan beyin cerrahisinde NET EFSANE haline gelen "ORDİNARYUS" PROF. Gazi Yaşargil' dir! ) şu dizelerin sahibi şairimiz..

"Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim"

( neyse hadi gizemi bu seferlik bozayım ) - CAN YÜCEL -

İşte bu muhteşem insan diyor ki bizimkine , " Ya arkadaş sen bu çocuğu konservatuara göndersene!" Uzun lafın kısası çocukta kazanıyor sınavı.. Masrafları Can Yücel karşılıyor .. Ama evde çalışmanın imkanı yok .. Baktı olacak gibi değil balet oluyor bölüm değiştirip ..Her açıdan yetenek yani senin anlayacağın .. Bu çocuğun ismi Mazlum !! Babasının ismi de NESİMİ.. Nesimi Çimen! Şu sözlerin sahibi Nesimi Çimen !!

Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammet
Söylenirsin cümle alem dilinde

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa

Terazinin bir ucunda Haydar oturur
Yanısıra cümle ümmet yetirir
Elinde de yeşil alem getirir

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa

SEN BİR PEYGAMBERSİN ŞEKSİZ GÜMANSIZ
SANA İNANMAYAN DİNSİZ İMANSIZ
TESLİM ABDAL NEYLER DÜNYAYI SENSİZ

Adı güzel kendi güzel Muhammet
Adı güzel kendi güzel Mustafa
-----------------------------------------

İşte bu sözlerin sahibi Nesimi Çimen' i allahsızlar kitapsızlar diyerek Sivas' ta CAYIR CAYIR YAKTILAR !! Yani benim şu dakika itibari ile aklıma hiçbir şey gelmiyor .. Aslında geliyor da , çok sert , hiç alışık olmadığınız bir yüzüm çıkacak ortaya ..Yine Nesimi ' ye bırakayım sözü o yüzden..

"Aç kulaklarını dinle sözümü
Yalan söz gerçeğe tuzak değil,
İnsan hakkını hak bilen kişi,
Özünde nur doğar yalan ateşi
Kamili taşlamak CAHİLİN İŞİ,
CAHİLDEN KÖTÜLÜK HİÇ UZAK DEĞİL...”

Şuraya kadar kaç güzel isim okuduk değil mi? Aslında yakılmak yok edilmek istenen işte budur !! Senelerce cehaleti baştacı edenlerle mücadele edenlerdir yakılmak istenenler ..OLGULARDIR .. TAVIRLARDIR.. DURUŞLARDIR..Çoğunuz bilmez de ben anlatayım işin aslını bir de burdan dinleyin .. Aziz Nesin bu ! Öksürük şurubu değil BJK ÇARŞI gurubu gibi adam .. Herkese karşı ..Hal böyleyken oraya gittiğinde de alevi kesimi HAŞLIYOR .. Tenkit ettiği pek çok noktayı açıklıyor .. Napıyorlar peki ? AYAKTA ALKIŞLANIYOR AVUÇLARI PATLAYINCAYA KADAR !!! Yani bir o kundakçılara bakın , bir bu kesime bakın , bir de Aziz Nesin ' e bakın .. Haketti desen, - ki insan yakmak nedir - bir kabahat yok .. Öbür tarafa baksan insan mı bunlar desen bir alakası yok .. KATRAN GİBİ, ZİFT GİBİ BİR GÜRUH .. Sakın yanlış anlaşılmasın ..Yezidiler mi idi tam bilmiyorum ateşe , şeytana tapanlar .. Yani bunu ateşe tapan insan da yapmaz .. Bu nasıl bir nefrettir .. Bu ne insanlıktan çıkmışlıktır.. Akıl alır gibi değil ..

Son olarak ince KIL kadar bir ŞİİR kitabı bu ..Hafif olmaya hafif ama eline aldığında ezici tonajı hissettiriyor.. Kimi yerde elini kolunu , kimi yerde beynini yakıyor adamın .. Aziz Nesin başarılı bir şair midir ? Ya da şair midir ? Hatta ve hatta yazar mıdır ? Umrumda değil .. Düşüncelerdir beni bağlayan .. Anlatım biçimi değil.. Uyak kafiye falan .. Benim kafam almaz bunları .. Bilmediğim şey hakkında da yorum yapamam zaten .. İşte gitti oraları karıştırdı diyenler için de şuraya bir link bırakıyorum .. Onları da vicdanları ile BAŞBAŞA bırakıyorum ..

NESİMİLER , MUMCULAR , NESİNLER , SAYLANLAR , HABLEMİTOĞULLARI gibi pek çok isim .. Yolunuz bizim yolumuz .. Hepinize "UĞURLAR OLSUN!"

https://www.youtube.com/...L5o1dmGI&t=1103s

Change, bir alıntı ekledi.
16 Mar 08:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Japon Nasıl Yapmış
Üretirler, katkıda bulunurlar, “en iyi” olduklarını somut bir şekilde ispatlarlar. Ülke sevgileri slogancı değil, yapıcıdır; “Ya sev ya terk et” yerine, “Seviyorsan gereğini yerine getir” felsefesi hâkimdir. Yani, “Japon yapmış”tır.

Japon Yapmış, Onur Ataoğlu (Sayfa 75 - Çınar Yayınları)Japon Yapmış, Onur Ataoğlu (Sayfa 75 - Çınar Yayınları)
Burak Yılmaz, Abum Rabum'u inceledi.
05 Mar 16:48 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Öncelikle bu kitabı okumayanlar için bu kısa yazıyı okumamalarını rica ediyorum.
Bu kitap benim Şah ve Sultan romanından sonra okuduğum ikinci İskender Pala kitabı oldu. İlk kitaptaki tadı aldığımı maalesef söyleyemeyeceğim bu yüzden de bir an önce bitmesini istedim, yarım bırakmayı sevmediğim için. Nedenlerine geçmeden önce olumlu taraflarını da söylemek gerekiyor, çünkü ben beğenmedim diye bu kitap kötü anlamını taşımıyor, bilakis bir çok seveni de olacaktır. Öncelikle bu kitabın yazımı için büyük bir araştırma gerektirdiği ortada. Ve Türk Edebiyatı için Sümerlere,Babillere, Asurlara ulaşan büyük bir araştırmayı romana çevirmek ise önemli bir iş. Bu yüzden takdir edilmesi lazım. Dünya edebiyatında Da Vinci şifresiyle popüler olup aynı tarz aksiyon-tarih romanlarını birbiri ardına ekleyen Dan Brown örneği dururken Türk Edebiyatı'nda da böyle bir örneğin çıkması sevindirici. Kitap zaten yerli Dan Brown kitabı olmuş demek İskender Pala'ya haksızlık olabilir. O yüzden bu kitap, içerisinde bol aksiyon bulunduran bir tarih-macera romanıdır. Böyle kitapları yazmak Dan Brown'un üstüne zimmetlenmediğine göre, yerli bir örneği için eleştir yapmak haksızlık olur. O yüzden kendisini tebrik ediyor ve bol satışlar diliyorum. Beğenmediğim kısım ise bir romanda benim için çok ama çok önemli olan inandırıcılık kısmıdır. İskender Pala bir divan edebiyatı üstadı olduğu için yabancı aktörlerin diyaloglarında fazla yerli unsurlara dikkat etmemiş veya bilerek böyle yazmış. (Tabii bu yorum sadece bana göre) Yani iki İsrailli'nin veya iki Amerikalı'nın veya bir Japon'un konuşmalarında çok fazla yerli unsurlar var. Diyalogları takip ederken, kötü bir altyazılı filmi izler gibi bu şahısları kim seslendiriyor diye düşündüm. Bu da sık sık kitaptan kopmama neden oldu. Yabancı grupların kendi aralarında veya karşılıklı diyaloglarında ortak dil sürekli İngilizce ama herhangi bir yabancılama durumu yok, sanki hepsi Türk gibi konuşuyor. Bunu yazar, okumayı kolaylaştırsın diye yapmış olabilir ama hikayenin ve karakterlerin içine giremediğimi söylemeliyim. Diğer bir nokta ise Mossad'ın, CIA'in, MİT'in ve diğer aşırı grupların hatta polis memuru Japon'un bir anda Sümerolog kesilmesiydi. Yani karakterlerin ağzından ansiklopedik bilgiler alıyor olmak gene bu inandırıcılık mevzusunu kaybettirdi benim gözümde. Herkesin şifreyi çözmeye çalışırken internete baktım şunu gördüm vs diyerek yarım paragraf Sümeroloji anlatması mantık dışı. Bakan adamlar farklı millet ve kendi dilinde baktıysa bile sürekli İngilizceye çevirip anlatma durumu olması lazım ama bunlar çok kısa zamanda oluveriyor. Yani imkansız. Karakter açıklamaları veya analizler romanın içerisine hiç yedirilmemiş o yüzden en önemli karakterlerden biri olan Selim hakkında bile sadece, Marmara Üni.'de hoca olduğu, sümerolojiyle ve Hz.İbrahim'le, eski medeniyetlerle ilgilendiği ve hafız olduğu dışında bir bilgiye sahip değiliz. 520 sayfalık kitap sadece aksiyon sahneleriyle döşenmemeliydi. Bazı olaylarda da akıl mantık sınırlarını zorlayan işler vardı. Mesela: Metrelerce kayarak düştükleri ve binlerce yıl girilmemiş tapınaktan nasıl çıktılar? Japon Polis Memuru 2 günde hangi bilgiyle Havalimanı-Altunizade-Paşalimanı hattında mekik dokuyacak duruma geldi ve İETT'nin sitesini nasıl çözdü? Ayrıca Cristopher'ı öldürme sahnesi çok saçmaydı ki onun içinde bu kadar sıkışık bir zamanda internetten silah satan adamı nasıl bulup silah edindi? Zara kızımızın o morgdan çıkması inandırıcı mı? Öldürmeyen Allah öldürmez mantığıyla mı çıkıyor yoksa bu kitabın ortasında ölmemeli şeklinde bir U dönüşüyle mİ? Yani bütün bunları toplayınca ben istediğimi alamadım. Herkese iyi okumalar.

Nadir YILDIRIM, Dünya Düzdür'ü inceledi.
 04 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

GİRİŞ


İnternet devletlerin ve şirketlerin hayatından daha öteye giderek bireylerin dünyasını şekillendirme etkisini sürdürmektedir. Toplumsal hayatın bütün kurumları da pozitif ve negatif bir değerlendirme ile bu etkinin altında hızlı değişim yaşadığı ve Friedman’ın “Küreselleşme 3.0” (2010:20) olarak adlandırdığı bu sürecin hangi boyutlarda gelişeceği ve gelecekte başka hangi düzleştiricilerin ortaya çıkacağı şimdiden kestirebilir bir durum olmaktan uzak görünüyor.
Kristof Kolomb’un yola koyuluşunun altında sadece sermaye aramak olmadığını da anladığımız kitabın girişinde yer alan ifadelerinde (Friedman 2010: 13), yazarın kendi girişinin ilk ifadeleri olarak atıfta bulunması bir tesadüf olmasa gerek.
Kitabın her bölümünde, dünün emek yoğun sermayesinin bugünün bilgi yoğun sermayesine dönüşmesinin ötesinde, bu bilginin kullanımı ve paylaşımında kullanılan teknolojinin inanılmaz ölçüde cyber etkisini 1 ve 0’ın dijital kodlarından sıyrılıp toplumsal hayatı nasıl etkilediğine şahit oluyoruz.
Bir telefon şirketinin “Aslolan teknoloji değil, onunla ne yaptığın” (Nokia, Reklamları) sloganı gerçekten kitabı özetleyen efradını cami ağyarını mani bir ifade. Bilişim teknolojilerinin etkin bir şekilde kullanılmasının bir farklılık olarak algılanmaya başlandığı günümüz dünyasında, internet her saniye değişen ve yirmi dört saatte eskiyen bilgiye ulaşmanın bir aracı olarak, bilginin paylaşılmasının ve kullanılmasının bir yolu olarak görülmektedir.
Bize göre adının “Friedman’ın seyir defteri” olması gereken Thomas L. Friedman’ın “Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi” isimli eserinin, ödev sınırlılıkları çerçevesinde bir eleştirisidir.
KAPSAM

Çalışma, Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi- isimli kitabın eleştirisini içermektedir. Adı geçen eser eleştirel bir yaklaşımla ödev sınırlıkları kapsamında ele alınacaktır.
YÖNTEM

Kitap, ödev görevinin alınmasından sonra temin edilerek okunması, okuma sırasında notlar alınması ve notlara kişisel görüşlerin de eklenmesiyle okuma işi gerçekleştirilmiştir. Kitabın yazarı hakkında http://www.thomaslfriedman.com sayfasından yazar hakkında bilgi edinilmeye çalışılmış, farklı web sayfalarından kitap hakkında başkalarının düşünceleri de taranarak bilgi edinilmeye çalışılmıştır.
Kitap planlı sorularla[1] incelenmiş ve sorulara cevap bulunmaya çalışılarak değerlendirilmiştir. Her bölümün sonunda ilgili bölüme ilişkin değerlendirme ve görüşlerin yer aldığı Değerlendirme ve Görüşler bölümü oluşturularak bölüm hakkında düşüncelerimiz eleştirel bir yaklaşımla yansıtılmaya gayret edilmiştir. Kitabın amacı, yazar bu kitabı niçin yazdığı, hedef okuyucu kitlesinin kimler olduğu ve yazarın amacına ne ölçüde ulaşıp ulaşmadığı belirlenerek, kitabın hangi amacı belirlenmeye çalışılmıştır.
Kitap hangi alana ait olduğu ve bu alan içindeki yerinin tespiti, yazarın etkilendiği sosyal, politik, ekonomik vb. değişkenlerin neler olduğu, içeriğin, olgusal veya teorik olup olmadığı, yazarın konuya yaklaşımı açıklanmış ve kitabın bölümleri hakkında bilgi verilmiştir.
Yazarın savunduğu temel fikir ya da fikirlerin neler olduğu tartışılarak, yazarın görüşlerini ne ölçüde birbiriyle uyumlu olarak ortaya koyduğu incelenmiştir. Ayrıca, kitabın güçlü ve zayıf yanları ve sınırlılıklarının tespiti yapılarak, yazarın yaklaşımı, hedef kitlenin akademik ve uygulamacılar açısından hangi beklentilere cevap verebildiği ortaya konularak içerik bilgisi sunulmak istenmiştir.
Kitabın, akademik ya da popüler olarak hangi üslupla yazıldığı, anahtar sözcükler, temel kavramlar ve terimleri, yazarın ne ölçüde kullandığını belirlemeye çalışırken, bu üslubun hedef kitleye uygun olup olmadığına da dikkat edilmiştir.
Kitapta yazarın fikirlerini destekleyici, metin içinde, tablo, çizelge, grafik vb. kullanıp kullanmadığının yanı sıra savunmalarını dil açısından ne ölçüde doğru yapıp yapmadığı da tartışılmıştır. Kitabın Türkçeye tercümesi dil açısından, ne ölçüde anlaşılır ve etkili kullanıldığı da göz önüne alınmıştır.
Kitabın kendi alanına yaptığı en önemli katkının yanı sıra, gelecekte buna benzer hangi çalışmaların yapılabileceği gibi değerlendirmeler ve eleştirilerle çalışma tamamlanmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM


Kitabın Kimlik Bilgileri
KİTABIN ADI
Dünya Düzdür- 21. Yüzyılın Kısa Tarihi
ORJİNAL ADI
The World is Flat
YAZAR
Thomas L. Friedman
EDİTÖR
Gülşen HEPER
ÇEVİREN
Levent CİNEMRE
YAYIM YERİ
İstanbul
YAYIMCI
Boyner Yayınları
YAYIM TARİHİ
2010
BASKI
6. Baskı
SAYFA SAYISI
ANAMETİN: 13-455 DİZİN: 461-477
FİYATI
35 TL.
ISBN
978-975-7004-50-9
1. Yazar Hakkında


Thomas L. Friedman New York Times dış haberler köşe yazarı. Thomas L. Friedman 2002 Pulitzer Ödülüyle[2] birlikte üç Pulitzer ödülü almıştır. Friedman 1995 yılında, New York Times’da dış haberler köşe yazarı olarak yazmaya başladı. Beyaz Saray Ekonomik muhabirleri şefliği de yapan Friedman daha sonra Washington bürosunda ekonomi haberleri muhabir şefi olarak çalıştı.
Friedman 1981’de The Times’a 1982’de Beyrut’a Büro şefi olarak atandı. 1984’de Beyrut’tan 1988’e kadar görev yapacağı İsrail’e 1984 yılında atandı. Friedman 1983’te Lübnan tarafından, 1988’de de İsrail tarafından Pulitzer Ödülünü kazandı.
Düz yazılarıyla 1989’da kitabıyla Ulusal Kitap Ödülünü Beyrut’tan İsrail’e kitabıyla ve 1989’da 27 dilde yayınlanan Lexus ve Zeytin Ağacı kitabıyla 2000 yılında dış politika üzerine yazılmış En İyi Kurgusal Olmayan Kitap Yazarı olarak 2000 Denizaşırı Yayıncılar Kulübü Ödülünü kazandı. Onun son kitabı, Doğu ve Batı Davranışları, 11 Eylülden Sonra Dünyayı Keşfetmek (2002), Friedman’ın köşe yazıları 11 Eylül hakkında yazılmış konuları içerdiği kadar onun tecrübelerini ve görüşlerini yansıtan günlük Eylül sonrası durumu yansıtan röportajları da içermektedir.
Minneapolis’te doğan Friedman, Brandeis Üniversitesinde 1975 yılında aldığı diplomasıyla, 1978’de Felsefe Yüksek Lisans derecesini Modern Ortadoğu teziyle Oxford üniversitesinde yaptı. http://mitworld.mit.edu/video/266, (18/12/2010)
2. Ne Dediler:

Kitap hakkında ileri sürülen görüşlerin tamamının bu çalışmanın sınırlılıklarını aşacağından aşağıya bu konuda söylenen birkaç alıntı ile yetinmek durumundayız. Diğer görüş ve düşünceler, tartışmalara kaynaklar kısmında verdiğimiz linklerden ulaşılması mümkündür.
"Küreselleşmenin heyecan verici ve okunabilir bir açıklaması… Friedman büyük bir gidişatın durumunu ilgi uyandıracak bir tarzda sunuyor... Bu harika kitabın yaptığı şey size yeni bir yol göstermek. Friedman gerçekten bu amacına başarılı bir şekilde ulaşmış... Kışkırtıcı ifadelerle Friedman, gelişmiş ve gelişmekte olan dünyaları hepimiz için anlamlı hale getiren önerile sunuyor..."–Joseph E. Stiglitz, The New York Times.
"Dünya Düzdür Friedman’ın 1999 yılında oluşturduğu Lexsus ve Zeytin Ağacı binasında küreselleşmenin amigosu, harika ve imtiyazlı açıklayıcısı olarak görür. Küreselleşmenin süreçleri, Friedman’ın bu kitapta hediye ettiği ve gösterdiği onun başöğretmenliğinde, duygusal söylemleriyle, ticari öngörüsüyle derin ekonomik olayların açık ve duru bir şekilde açıklanmasıdır." Warren Bass, The Washington Post.
“Son 15 yıl boyunca dijital teknolojinin macerasını, onun küresel kontekste aldığı yeri hoş bir tarzda özetlemektedir.. Friedman asla büyük problemler ve zor ve hırsla tartışmalara girmez..."–Paul Mangnusson, BusinessWeek
http://www.thomaslfriedman.com/.../the-world-is-flat-3 (18/12/2010)
“Friedman’a göre dünyanın düzleşmesi insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Bu doğru olsa da benzer süreçlerin insanları birbirinden uzaklaştırabileceğini de unutmamak lazım. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi, artık insanlar evlerinden çıkmadan âşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chatleşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Haklısınız, mucizevî bir şekilde karşılaştığınız birine âşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor. Ama artık yapacak bir şey yok. Ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş durumda… Dünya düzleşirken, insanları da düzleştiriyor. Friedman’ın atladığı noktalardan biri bu. N. Emrah Aydınonat,
http://www.neaydinonat.com/gunluk/?p=816
3. Amaç:

Yazarın kitabı, gelişen teknolojinin bir aracı olarak internetle birlikte dünyanın her geçen gün sanal olarak bir birine yakınlaşan, uzaklıkların kaybolduğu, mesafelerin kısaldığı, diğer dünya toplumları ile batı dünyasının girdiği etkileşimi özetlemek ve geleceğin ekonomik kalkınmasının başarılı olması için yapılması gerekenlere ilişkin farkında olunması gereken yeni gelişmeler hakkında kendi ülkesinin yönetici, iş adamları ve gençlerine, diğer toplumlara ise batının ekonomik ve teknolojik gücü karşısında, kaçınılmaz bir bütünleşme süreci içerisinde olmalar gerektiğini anlatmak ve yaşadığımız dünyanın hangi yöne gittiğini göstermek amacıyla yazılmıştır. Yazarın bu çalışmasının oldukça başarılı olduğu, ektili bir üslupla, politika üreticilere, uygulayıcılara ulaşmasını istediği mesajı ulaştırdığı görülmektedir.
4. İçerik:


İş dünyasının yönetimine ilişkin olarak yazılan kitabın, dünyamızın sanayi devrimi sonrasında yaşadığı ve bugün geldiğimiz noktada bilişim teknolojileri ile hızlanan gelişmeler ve değişimlerin ektisiyle kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Özellikle kitabın bütün bölümlerinde batı ile doğu arasında kurulan cyber köprüde, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ayak seslerini duyarsınız.
Yazar kitabını, küreselleşmenin örneklerini batı ve doğudaki şirketlerden, bireyler üzerindeki etkilerini örnek olaylarla hikâyemsi bir ifadeyle aktarır. Elinizde tuttuğunuz teknolojinin, üzerinde gezindiğiniz araçların, çalıştığınız bilgisayarın bir anda dünyanın her yerinde, Çin’de, Hindistan’da, Kore’de, Rusya’da, ABD’de yaşayan insanların dokunduğunu biraz da ürpererek hayretle dünyanın gerçekten düzleştiğini hissedersiniz.
Kitap altı ana bölüm ve bu bölümler altına serpiştirilmiş on üç alt başlıktan oluşur. Biz hem bu bölümlerin neler olduğunu hem de bölümlerle ilgili düşüncelerimizi bölümü ve alt başlıklarını anlatırken birlikte vermenin bütünsellik açısından uygun olacağını düşünüyoruz. Bölüm Ana Başlıkları ve Alt Başlıklarının içerik dizilişi aşağıdaki gibidir:
5. Dünya Nasıl Düz Oldu?

5.1.1. Ben Uyurken

Dört alt başlıkta incelenen bu bölümde yazar (Bkz. Friedman, 2010: 11-220), “Ben Uyurken” başlığı altında Küreselleşmeyi, Kristof Kolomb’un, 1492 tarihli keşif yolcuğunun seyir defterinden, Avrupa devletlerinin, Müslüman devletlerince, Avrupa’ya ticaret yollarını kapatmasıyla birlikte kendisine yeni ticaret yolu bulmaya çalışmasının gerekçesi ile başlayan yolculuğu ile başlatır (Friedman, 2010:13).
Her ne kadar yazar burada üzerinde durmasa da, Kolomb’un yolculuğunun başlama nedenini açıkladığı seyir defterindeki alıntısında da anlaşılacağı üzere, sadece ticari kaygılar taşımadığı, bu yolculukla misyonerlik faaliyetlerinin de başladığına şahit olmaktayız.
Dünyanın düzleşmesi sürecinin hangi noktaya geldiğini Hindistan’a düzenlediği yolculuklar sırasında fark eden yazar, Kolomb’un denizden ulaştığı ülkede, kendi zamanında servetin kaynağını oluşturan nesneleri – değerli madenler, ipek, baharat aradığını bugün kendisinin karadan ulaştığı ülkelerde, nesneler, donanım değil; beyin gücü, karmaşık algoritmalar, bilişim işçileri, çağrı merkezleri, iletim protokolleri, optik mühendislikte yapılan atılımları yani çağımızın servetinin kaynağını oluşturan şeyleri aradığını ifade eder (Friedman, 2010:14).
Amerika’daki şirketlerin taşeronlarının Hindistan’da varlığının, Amerika’daki şirketlerin işlerinin Hintlilerde nasıl yapıldığını gören yazar, bize dünyanın gelişen teknolojisinin nasıl hızlı ve sınır tanımayan etkisiyle her bir ülkeyi dünyanın bir mahallesi yaptığının farkına varır (Friedman, 2010:311).
Yazarın uyanışı onun küreselleşmeyi tarihsel olarak üç bölümde incelemesinin de nedeni gibi görünüyor:
Küreselleşme 1.0; Küreselleşme 2.0 ve Küreselleşme 3.0.
Yazar, Kolomb’un Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında ticareti başlatan sefere çıktığı tarih olan 1492 yi küreselleşmenin miladı olarak kabul eder. 1492-1800 yıllarının arasında yani “Küreselleşme 1.0’”da, cevaplanması gereken önemli soru “Küresel fırsat ve rekabette ülkemin yeri neresi?” “Ülkem aracılığıyla küreselleşip diğerleriyle işbirliğine nasıl gidebilirim?”dir (Friedman, 2010:19). Bu soruya verdiğiniz cevaptaki isabetlilik sizin küreselleşme 1.0’ın neresinde olduğunuzu da belirleyecektir.
Küreselleşme 2.0’ın miladı sanayi devrimidir. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Küreselleşme 2.0, dünyayı orta boydan küçük boya indirerek, buhar makinesinden fiber optik kablolara, kişisel bilgisayarların evlere kadar girmesiyle olgunlaşır. Sizin küreselleşme 2.0’ın neresinde olduğunuzuz görebileceğiniz, cevaplanması gereken kritik soru; Küresel ekonomide şirketimin yeri neresidir? Nasıl küreselleşebilirim ve şirketim aracılığıyla diğerleriyle nasıl işbirliğine girebilirim?” dir (Friedman, 2010: 19-20).
Küreselleşme 3.0’ın miladı bilişim teknolojisindeki yaygınlaşmayı hızlandırsan internetle birlikte başlar. E-ticaretin dünyanın her yerinde yaygınlaşmasıyla birlikte sınırların kâğıt üzerindeki haritada birer resim olarak kaldığı dönemdir. Bu çağın kritik sorusuna vereceğiniz cevap bugün sizin küreselleşen dünyanın neresinde olduğunuzu da ortaya koyacaktır. “Birey olarak, diğer insanlarla küresel işbirliğine nasıl gidebilirim? (Friedman, 2010: 20-21)
Her dönenim itici gücünden bahseden yazara göre, Küreselleşme 1.0’ın itici gücü ülkenizin ne kadar kas gücünün olduğu ve bu gücün ne ölçüde yaratıcı olduğudur. Küreselleşme 2.0’ın itici gücü; çok uluslu şirketlerdir. Küreselleşme 3.0’ın itici gücü ise bireylerin rekabet ve işbirliği gücüdür (Friedman, 2010: 19-21)., Bunun çarpıcı bir örneğini yazarın şu cümlesinde bulmak mümkün; “ Kolomb, tesadüfen Amerika’ya gitmiş, ama Hindistan’ın bir parçasını keşfettiğini sanmıştı. Bense gerçek Hindistan’a gittim, ama orada tanıştığım birçok insanın Amerikalı olduğunu düşündüm.” (Friedman, 2010:15).
Bu ifadelerle birlikte, yazar bu alt bölümde ABD şirketlerinin ülkelerinde yapabilecekleri bir çok işi ülkelerindeki yasaların da zorlamasıyla vergi, işçi ücretleri, maliyet gibi zorluklardan kaçınmak için; muhasebe beyannameleri, yaratıcı olmayan sıkıcı muhasebe işlerini yaptırılmasından tutun ABD’deki hastanelerin radyologların CAT (bilgisayarlı tomografi ) görüntülerinin rapor edilmesine, borsa maliyet analizlerinin yapılmasına, merkezi ABD’de olan bir çok şirketin çağrı merkezi olarak Amerikan aksanı ile İngilizce konuşma eğitimi alan Hintli kadınları kullanmasına varıncaya kadar bir çok işi Hindistan topraklarındaki taşeron firmalar aracılığıyla yapıyor olmalarından başlayan, Japon firmalarının Çin’deki taşeron firmalar aracılığıyla benzer işleri yaptırıyor olmalarına kadar “en zengin insan kaynakları ve en ucuz işgücünün olduğu yere doğal olarak ve ekonominin bir kuralı olarak şirketlerin kaydığını anlatmaktadır. Burada yazarın önemle üzerinde durduğu ve kitabının hemen her yerinde bahsettiği bu ve benzeri ilişkilerle, gelişen teknoloji arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkilerden hareketle kaygısını bir görüşmeden naklen, “önce gençlerimiz yabancıların yanında çalışacak, sonra da kendi şirketlerimizi kuracağız. Tıpkı, bina yapmak gibi. Bugün Amerikalılar olarak binanın tasarımını, mimarlığını siz yapıyorsunuz. Gelişmekte olan ülkeler de binanın duvarlarını örüyor. Umudum o ki günün birinde mimar biz olacağız.” (Friedman, 2010: 25-45).
Yazar, dünyanın düzleştiği sırada ABD halkının, bireylerin, şirketlerin, uyanarak hâkimiyetin gün gelip ellerinden çıkıp gideceğini dünyanın her yerinde bekleyen insanların dünyanın yönetimini ele geçirecekleri uyarısını yaptığını düşünebiliriz
Friedman Dünyanın düzleşmesinin ve bu kitabı yazmasının temel nedeni olarak açıklamasını şu cümle ile özetler; Hemen her şeyin dijitalleştiği, sanallaştığı ve otomasyona geçtiği bir aşamaya giriyoruz. Yeni teknolojik araçları kullanabilen, ülkelerin şirketlerin ve bireylerin verimlilik artışı şaşırtıcı düzeylere yükselecek. Girmekte olduğumuz bu aşama, dünyada şimdiye kadar görülmedik sayıda insanın, yenilikçiler, işbirliği yapanlar ve ne yazık ki teröristler olarak, bu araçlara ulaşabileceği bir aşama. Devrim mi istiyorsunuz? İşte gerçek bilgi devrimi başlamak üzere (Friedman, 2010:51-52). Kitabını yazış amacını da, “düzleşen dünyadaki değişimi lehimize (ABD lehine) olacak şekilde nasıl planlayabileceğimize ve nasıl yönetebileceğimize dair bir nasıl dönüştüreceğimize dair bir çerçeve ortaya koymak” olarak ifade eder (Friedman,2010: 54).
5.1.2. Dünyayı Düzleştiren On Güç

Yazar bu bölümde düzleştiriciler olarak tanımladığı dünyayı düzleştiren on ana siyasi olay, yenilik ve şirketin birleşik gücün etkisinden bahseder (Friedman, 2010: 55-160).
Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, bu olaylar zinciri bir süreç olarak ele alındığında ve bir bütün olarak ele alındığında anlamlı olmaktadır. Neden Sonuç ilişkisi içerisinde bir birini izleyen ve bir olay ya da olgunun neden olduğu sonuç bir başka nedenin de başlangıcını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle yazarın tarihi kronolojik olarak açıkladığı bu siyasi olaylar ve diğer etkenler aslında düz bir çizgide gerçekleşen olaylar zincirinden çok helezonik olarak birbiri içine girerek yayılan dalgalar şeklinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.
Dünyayı düzleştiren ilk düzleştirici (Düzleştirici 1), 9.11.1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve bu yıkılışın ardından Bunlardan ilki Berlin Duvarının yıkılışıyla başlayan, dünyanın sosyal ve siyasi bağlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünde duran duvarın da yıkılarak, dünyayı sınırsız bir şekilde algılanmasına neden olan sonuçlarıdır.
Yazar Nobel ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen’den aktardığı şu ifade bu düzleştiricinin etkisini özetlemektedir. “Berlin duvarı sadece insanların Doğu Almanya’da tutmanın simgesi değil, aynı zamanda geleceğimize ilişkin küresel bir görüş geliştirmeyi engellemenin de bir yoluydu. Duvar oradayken dünyayı küresel olarak düşünemezdik. Dünyayı bir bütün olarak düşünemezdik.” (Friedman, 2010: 58)
Yazarın bölüm başında dikkati çeken “Duvarlar Aşağı, Pencereler Yukarı” ifadesinde yer vermek istediği Windows İşletim Sistemindeki gelişmelerdir. Bilgisayarlar komünizmin dayandığı yukarıdan aşağı iletişim sisteminin aleyhine, yatay iletişim sistemini büyük oranda geliştirdi. Bu komünizmin tabutuna çivi çakan gelişme, iletişim teknolojiyle birlikte dünyanın düzleşmesine neden olan 2.0’ın da tohumlarının atıldığı olaylar zincirinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir (Fridaman,2010: 56-60).
Dünyayı düzleştiren ikinci (Düzleştirici 2) 9.8.1995’li yıllarda teknolojik bir gelişme olarak, 1990’ların başından itibaren gelişen “www”nin icadıdır. World Wide WWW, FTP, HTTP, SSL, SMTP, POP, TCP/IP, e-posta, fiber kablolu ağlar gibi evinizden dünyanın herhangi bir yerindeki her tür bilgiye ulaşabilme teknolojisinin, iletişim yolunun açılması, paylaşımın dijital ortamda şirketler arasında kullandığı sektöründeki gelişmelerdir. (Friedman, 2010: 69-77).
Dünyayı düzleştiren üçüncü etki (Düzleştirici 3) bilgisayar ve iletişimin kutsal ruhu olarak tanımlanan internetle birlikte kâğıt kalemle yürütülen işleri artık bu işler için geliştirilen yazılımlar yapmaya başladığı dönemdir. İşinizi artık sizden daha hızlı ve hafızası daha güçlü, dünyanın her yerindeki işlerinizi de takip edebilen yazılımların geliştirilmesi dünyayı düzleştiren bir diğer etken. Hem de bunu artık sadece iş yerinizdeki işlerinizi yürütmek için değil dünyanın herhangi bir yerindeki işletmenizi de bulunduğunuz yerden yönetmek için kullanabilir bir güce sahipsiniz. Ülkenizde şirketinizin tüm muhasebe işlerini rahatlıkla bir diğer ülkedeki sizin adınıza çalışan on binlerce insana yaptırabilirsiniz (Friedman, 2010: 77-86).
Türk Hava Yollarının alanlarda gördüğümüz “Hiçbir yer uzak değil” reklam sloganı sadece bir insanın bir yerden diğer bir yere nakledilmesi değil, dünyanın düzleştiğini ve orta boydan küçük boya doğru hızla yol aldığının da bir ifadesidir.
Yazar buraya kadar olan üç düzleştiricinin bir platform oluşturduğunu ve diğer yedi düzleştiricinin işbirlikleri ve yöntem geliştirmeye dayalı olduğunu ifade eder (Friedman, 2010: 86).
Geriye kalan on düzleştiriciden dördüncüsü: Kendiliğinden Örgütlenen İşbirlikleri ve topluluklardır. Bu düzleştirici (Düzleştirici 4 ) Açık Kaynak’tır.
Açık Kaynak; dünyanın dört bir yanındaki bilgisayarla ilgili onu geliştirmeye hevesli bireylerin yenilikleri paylaşmasına ve işinizi yöneten yazılımları geliştirmenize katkı sağlayan formülleri eklemelerine izin veren bir sistem. Çığ gibi dünyanın her yerinden gelen geliştirmeler ve iyileştirmelerle, bu yazılımlar hızla yaygınlaşarak daha işlevsel hale geldi (Friedman, 2010: 86-97).
Entelektüel ortaklıklardan doğan sinerjinin başka bir ifadesi olan açık kaynak, çözümü halka arz edilmiş sorunlar yumağının ya da bilgi alışverişinin, bizdeki karşılığı istişarenin, beyin fırtınasıyla dünya çapında o işin gönüllü iyileştirme ekiplerince çözüme kavuşturulması yoludur.
Yazar bu düzleştiriciyi mülakatlarında bir aktarımlar özetlemektedir. Sanayi devrimi sırasında buluşları ve yenilikleri niteleyen şey nasıl ki bireysel dehalarsa, bu çağda yenilikleri ve buluşları niteleyen şey, yetenekli topluluklar biçiminde çalışan insanların ortak ve katılımcı yenilikçiliğidir (Friedman,2010: 97).
On düzleştiriciden beşincisi: Dijitalleşen herhangi bir hizmet, çağrı merkezi, destek merkezi veya bilişim işi, küresel ölçekte en ucuz, en zeki ve en verimli tedarikçiye yaptırılması işi olarak dünyayı düzleştiren etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 5 ) Taşeronluk’ tur. (Friedman,2010:106-111)
Yazar bunun Hindistan’daki örneklerini vererek ABD ve diğer ülkelerdeki firmaların işlerinin bir kısmını özellikle de çok zaman alan ve maliyeti yüksek beşeri sermaye adına gerekli işlerini Hintli firmalara yaptırmalarını gösteren onlarca örnekle dünyayı düzleştiren taşeronluğun etkisini anlatır. Çalışmamızın başında da ifade ettiğimiz gibi Batılılar artık doğuda sadece değerli maden aramıyorlar, kendilerine daha az maliyetli etkili beyinleri de kullanmanın yolunu bulmuş görünüyorlar.
On düzleştiriciden altıncısı: Taşeronluk, şirketinizin kendi evinde yaptığı (araştırma-geliştirme, çağrı merkezi, borçlular hesabı gibi) belirli ve sınırlı bir işin başka bir firma tarafından yapıldıktan sonra operasyonunuza entegre edilmesidir. Bunun tersine, bir şirketin bir ülkedeki, şehirdeki fabrikasını alıp tümüyle başka bir ülkeye, şehre taşıması eylemi, dünyayı düzleştiren bir etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 6 ) Offshore’dur (Friedman,2010:116-117).
Bir şirketin aynı ürünü tamamen aynı şekilde, dama daha ucuz işçilik, daha düşük vergiler, sübvanse edilmiş enerji maliyetleri ve daha az sağlı sigortası giderleriyle üretmek için taşınması olan bu düzleştiriciyi yazar, Çin ve Tokyo’dan örnekler vererek açıklar.
Ancak yazarın bu bölümdeki kaygılarını dile getirdiği bazı düzleştirici sonuçları da vardır ki buna en güzel örneğini görüşmelerinden birindeki ifadeyi aktararak ABD şirket ve politikacılarını da uyarmadan geçemez. Bu bölüm daha çok ABD’li şirketlerin ve politikacıların offshore karşısında uyarılması ve tedbirler alınmasına yöneliktir.
“Çin bir tehdittir, Çin, bir müşteridir. Ve Çin, bir fırsattır” (Friedman, 2010: 119). Yazara göre batılı meslektaşlarından farklı olarak istediği Çinli liderlerin istediği tek şey bir sonraki kuşakta, bir ürünün Çin’de tasarlanması. Önümüzdeki on yıllardaki gidişat bu yönde. Yani önümüzdeki otuz yıl içinde, “Çin’de satılmıştır” dan, “Çin’de yapılmıştır” a, oradan “Çin’de tasarlanmıştır” a, oradan da “Çin’de hayal edilmiştir” e geçeceğiz demektir. Bu anlamda en güçlü uyarıyı da yazar Çin’in vizyon ifadesi olarak ele alabileceğimiz cümleyi 5 Kasım 2001 tarihli bir gazetenin sayfasından nakleder “Çin Her şeyin Merkezi Olacak” (Friedman, 2010;121).
On düzleştiriciden yedincisi (Düzleştirici 7 ) Tedarik Zinciri (Friedman, 2010; 129-142) ve sekizincisi (Düzleştirici 8) Insourcing’tir (Friedman,2010:142-151).
Yazar bu bölüme, ABD’li bir nakliye şirketinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve diğer dört bir yanına dağıtımı yapılan ürünlerin dağıtımını gerçekleştirdiği sistemi anlatarak başlar. Büyüklü küçüklü kutular, her indirme peronundan geçen taşıma bantlarına konuyor. Bu küçük taşıma bantları küçük derelerle birleşip büyük ve güçlü bir nehir haline gelmesi gibi büyük bantları besliyor. Haftada yedi gün, günde 24 saat, tedarikçilerden gelen kamyonlar on beş kilometrelik bu küçük taşıma bandı derelerine kutu akıtıyor. Taşıma bandı dereleri de kutulardan oluşan nehirlere dönüşüyor. Bir yandan büyük nehirlere dönüşen bantlar, oluşturulan dijital kodların da yardımıyla dünyanın diğer dört bir yanına akan nehirlere oradan da tekrar küçük derelere dönüşüyor (Friedman, 2010; 129-130).
Yazar buradaki anlatımla zihinlerimizde gittikçe küçük boya doğru giden ve düzleşen dünyanın sadece dijital ağlarla bağlı olmadıklarını, bu ve benzeri nakliye ve kargo işletmelerinin bilişim teknolojisini de kullanarak, ürünlerin dünyanın her tarafına nakledilebilir ağlarla da bağlanarak, hızlı, güvenli, maliyeti düşük taşımacılık yaparak dünyayı düzleştiren önemli bir etkeni tasvir eder. Bu olguyu özetleyen en önemli cümle ise “Arkansas’ta Suşi Yemek”’ tir. Bugün firmaların ürünlerini yukarıda sıraladığımız düzleştiricilerde açıklanan yer ve zamanda üretip dünyanın diğer bir yanında çok kısa bir zamanda ulaştırmaları bu tedarik zinciri ile gerçekleşirken, tedarikçilerin barkotlayıp fabrikalarından gönderdikleri her kutu dünyanın biraz daha düzleşmesini sağlayan küreselleşmenin nüfuz ajanları gibi işlev görmektedir. Maraş’taki bir dondurmayı Kanada’da yemek istiyorsanız bilgisayarınızı açıp, http://www.nokta.com adresine tıklayarak, bankanız aracılılığıyla size verilen küresel kartları kullanıp, birkaç saat içinde size ulaşmasını sağlayabiliyorsanız, ya da bu ürünü Kanada’daki müşterinize ulaştırabiliyorsanız siz de dünyanı düzleşen sürecinde yerinizi bulmuşsunuz demektir.
On düzleştiriciden dokuzuncusu (Düzleştirici 9 ) In-Forming’tir (Friedman,2010:151-160). Google, Yahoo! Ve MSN ve diğer arama motorları aracılığıyla bilginin her dilde aradığınız anda karşınıza gelebileceğini görmek gerçekten de herhangi bir yerdeki bireyin herhangi bir yerdeki bilgiye rahatlıkla ulaşabilmesi dünyanın elinizin altındaki birkaç tuştan oluşan ve araçlarla ulaşıyor olmanız dünyayı düzleştirici bir etkendir.
Herkesin her yerde, her yerin herkeste olduğu bu ağ sayesinde şimdiye kadar hiç kimsenin sahip olmadığı bilgiye ulaşma kolaylığı da informing in ne kadar etkili bir düzleştirici olduğunu gösterir. Her geçen gün bilgilerinizi rahatlıkla depolayıp paylaşabildiğiniz özellikleri ile karşımıza çıkan düzleştiricilere halk bir isim dahi takarak bir soruyu bilmiyorsanız, “Google babaya soralım” diyerek bilgiye ulaşmanın ne kadar kolaylaştığını gösterir. Yazar bunu bir akarımla, “Google kullanabiliyorsam her şeyi kullanabilirim. Google, Tanrı gibi bir şey Tanrıya kablosuz ulaşılabilir. O, her yerdedir ve herkesi görür. Dünyada herhangi bir sorununuz varsa, Google’a sorun” (Friedman, 2010: 159).
On düzleştiriciden sonuncusu (Düzleştirici 10) Steroidler’dir. (Friedman,2010:160-172). Yazar, vücudun çalışmasında güçlendirici etkisi olan, çeşitli hormonlar içeren kimyasal bir bileşiğe benzeterek küreselleşme 3.0 ‘ı daha güçlü ve etkin hale getiren ve güçlü kılan araçlardan bahseder. Başka bir ifadeyle yukarıda sıralanan tüm düzleştiricilerin etkililiğini sağlayan hormonal bir etki gösteren steroidler, dijital, mobil, kişisel ve sanal, her gün bir yenisini gördüğümüz farklı özellikleriyle bizi 3.0 a daha da yakınlaştıran araçları kasteder.
“Dijital” demekle, kişisel bilgisayar-Windows-Netscape iş akışı devrimi sayesinde fotoğrafçılıktan eğlenceye, iletişime, mimari tasarıma, bahçe sulama tesisatına kadar tüm analog içerik ve süreçlerin dijitalleştiğini ve böylece şekillendirilebildiğini, yönlendirilebildiğini, bilgisayarlar üzerinden internet, uydu veya fiber optik hatlarla iletilebildiği söylüyor.
Sanal derken, bu sistemin temelinde bulunan tüm o dijital boru hatları, protokol ve standartlar sayesinde, bu dijital içeriğin ok yüksek hızlarda ve çok kolay biçimde ve üzerinde hiç düşünmemize gerek kalmadan şekillendirilip yönlendirildiğini ve iletildiğini dile getiriyor.
“Mobil” derken, kablosuz bağlantı sayesinde iletimin her yerden, herkes tarafından be herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden herkes tarafından ve herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden alınabildiğini ifade ediyor.
“Kişisel” derken de bu iletimi sizin kendiniz için ve kendi aygıtınızla yapabileceğinizi anlatıyor (Friedman,2010:162). Son yıllarda ortaya çıkan 3G mobil cihazları bu harca güç katan farklı bir gelişme olarak gösterilebilir.
Steroidleri oldukça anlamlı özetleyen bir aktarım da “Artık nereye giderseniz, çalışma masanız da beraberinizde geliyor.” (Friedman,2010: 168).
5.1.3. Üçlü Yakınlaşma

Yazar bu bölümü Yakınlaşma I-II ve III olarak ele alıp daha önce dile getirdiği düzleştiricilerin yakınlaşmasından ve ortaya çıkan yeni oluşumlardan bahseder (bkz. Friedman, 2010: 161–173).
Yakınlaşma I, On düzleştiricinin yakınlaşmaya başlamasına yol açan gelişmelerdir.
1990’lardan beri var olduğu bilinen on düzleştiricinin bir araya gelerek daha birlikte çalışmasını kronolojik olarak tanımlar. 2000’li yıllara doğru gelindiğinde bu yakınlaşmanın (Berlin Duvarının Yıkılışı, Netscape, İş Akışı, Taşeronlama, offshore, açık kaynak, insourcing, tedarik zinciri, informing ve steroidler) oluşmaya başladığı görülür. Bu tamamlayıcı malların eş zamanlı gelişmesini de ifade eder ki, on düzleştiricinin tamamlayıcı bir şekilde birbirine yakınlaşarak çok sayıda işbirliği sağlamak üzere yeni bir küresel oyun sahası oluşturmasıdır (Friedman, 2010: 176).
Yakınlaşma II, Yeni iş uygulamalarının bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
Yan teknolojilerin tümü ile bu teknolojilerden en fazla yararı sağlamak gereken iş süreçleri ve iş alışkanlıklarının oluşması, birbirine yakınlaşması ve bir sonraki verimlilik atılımını sağlaması, biraz zaman gerektirir. Yeni bir teknoloji hiçbir zaman yalnız başına gelmez. Verimlilik sıçraması, ancak yeni teknoloji ile yeni iş biçimleri birleştiğinde olur (Friedman, 2010: 177).
Yazar bu yakınlaşmanın geçirdiği evrenin temelini açıklarken, küreselleşme 2.0 gerçekten de ana bilgisayarlar çağı olduğunu hareketle şöyle devam eder: bu çağ dikey bir çağdı. Komuta kontrol odaklı bir yapısı vardı. Şirketler ve şirketlerin departmanları, dikey silolar şeklinde örgütlenmişti. On düzleştiricinin, özellikle de kişisel bilgisayarlar, mikro işlemci, internet ve fiber optik hatlarla ilgili düzleştiricilerin birbirine yakınlaşması etrafında şekillenen Küreselleşme 3.0 ise oyun sahasını dikeyden yataya çevirdi. Komuta kontrolden ziyade yatay bağlantı ve işbirliğiyle harekete geçen bu yeni iş uygulamaları, kendiliğinden gelişti.
Yakınlaşma III, Küresel ofislerin oluşması ve aynı anda milyonlarla ifade edilebilecek sayıda insanın kendisini, fişi takıp diğer herkesle çalışma konusunda serbest durumda bulmasıdır (Friedman, 2010: 180-181). 1960’lardaki Hippilerden 1980’lere Yuppilere sonrasında Zippilere doğru akan bir gençliğin varlığından bahseden yazar, bunların “liberasyon çağının çocukları olarak adlandırır. Bu III. Yakınlaşma bireylerin özgür kaldığı, onları sistem dışında tutabilecek hiçbir vize görevlisinin olmadığı bir dünya.. Fişi takıp oyuna giriyorsun... (Friedman, 2010: 183-185).
Bu yakınlaşmanın ortaya çıkardığı sonucu yazar şu ifadesiyle aktarır. Dünya düzleşmiş. Üçlü yakınlaşmanın sonucundaki küresel işbirliği ve rekabet (bireyler arasındaki, şirketler ile bireyler arasındaki, şirketler arasındaki ve şirketler ile müşteriler arasındaki) sayesinde dünya tarihinde görülmedik ölçüde çok farklı köşelerde yaşayan daha çok sayıda insan için daha verimli, daha kolay ve daha sürtünmesiz bir yer haline gelmiş olmasıdır. Bu yakınlaşma sonucunda doğan olgu teknolojinin, kelimenin tam anlamıyla işin tüm boyutlarını, hayatın tüm boyutlarını ve toplumun tüm boyutlarını dönüştüreceği bir çağa girmedir. (Friedman, 2010: 197-198)
5.1.4. Büyük Saflaşma

Yazar, üçlü yakınlaşma sonucunda sadece bireylerin kendilerini iş dünyasına hazırlama, şirketlerin birbiriyle rekabet etme ve ülkelerin ekonomileri ile jeopolitiklerini teşkilatlandırma biçimlerini etkilemekle kalmayacağını ileri sürer. Zamanla siyasi kimlikleri yeniden şekillendirecek, siyasi partileri yeni bir biçime sokacak ve kimlerin siyasi aktör olduğunu yeniden tanımlayacaktır.(Friedman, 2010: 199)
Yazara göre üçlü yakınlaşma ardından büyük saflaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu yakınlaşma sonucu, toplulukların ve şirketlerin kendilerini nasıl tanımladıklarını; bireylerin toplulukların ve şirketlerin nerede başlayıp nerede duracaklarını, bireylerin müşteri, çalışan hissedar ve vatandaş olarak kendi farklı bir şekilde saflaşmak zorunda. Düz dünyanın en çok rastlanan hastalığı, çoklu kimlikler olacak. Siyaset bilimi, bu çağın en hızlı büyüyen sektörü olabilir (Friedman, 2010:199-219).
Bu saflaşmada ya küreselleşmenin bu yeni yolunda siz de oyun sahasında oynarsınız ya da direnç gösterip, gücünüz yetiyorsa, kapıları kapatır, kendinizi küreselleşme 3.0’ın dışında tutarsınız. Bu hem ülke olarak hem şirket hem de birey olarak geçerlidir.
6. Amerika ve Düz Dünya


Bu bölümü dört alt başlıkta inceleyen yazar (bkz. Friedman, 2010: 221-273) Amerika ve Serbest Ticaret başlığında yine ülkesinin iş adamlarını ve politikacılarına ekonomi stratejilerini belirleyici öneriler getiren veriler sunar. Kritik gördüğü şu sorunun cevabını tartışan yazar, büyüyen ekonomisiyle ABD şirketlerinin offshore ve taşeronluklarını yapan Hindistan ve Çine karşı geliştirilmesi gereken ekonomik stratejinin hangi yönleriyle ülkesine katkı sağlayacağını anlatırken diğer yandan da bu katkının ülkesinin lehine dönüştürülmesi gerektiği uyarısını yapar. Soru şudur: Dünya, çok daha fazla insanın benim çocuklarımla işbirliği ve rekabet halinde olacağı şekilde düzleştiğinde de serbest ticaret bütünsel olarak Amerika’nın yararına mı olacak? Bir sürü iş başkaları tarafından kapılacak gibi gözüküyor. Hükümetimizin taşeronluğa ve offshor’a karşı duvarları yükseltmesi, tek tek Amerikalılar için daha iyi olmaz mı? (Friedman, 2010: 223).
Yazar bu sorulara İngiliz İktisatçı David Ricardo’nun (1772–1823)[3] karşılaştırmalı üstünlüklerin serbest ticareti teorisiyle cevaplandırmaya çalışır.
Bu teoriye göre; her ülke karşılaştırmalı olarak maliyet üstünlüğüne sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşır ve bu malları diğer ülkelerin uzmanlaştığı mallarla değiş tokuş ederse, bu ticaretin tüm taraflarının he toplam gelir düzeyi yükselir hem de toplam kazanç artar. (Friedman, 2010: 224-225)
Kazan-Kazan prensibinin hala geçerli olduğu sonucuna ulaşan yazar, zippi gençliğin gelecekte Amerikalı gençlerin ulaşamayacağı niteliklere sahip olduğuna ilişkin kaygısını şu ifadelerle dile getirir. “Asla unutmayın: Hintliler ve Çinliler bizimle dibe vurmak konusunda yarışmıyorlar. Tepeye varmak için yarışıyorlar (Friedman, 2010: 231). Yazar bu kaygısının ardından ülkesine şu mesajı ulaştırır. Başarıya giden yol, sizi bir yerlere bağlayan demiryolunu engellemekten geçmez. Daha büyük ve daha gelişkin pastadan size ve toplumunuza düşen payı talep etmenizi sağlayacak alanlara yatırım yapmaktan ve vasıflarınızı artırmaktan geçer. (Friedman, 2010: 234)
Dokunulmazlar[4] Hindistan’da kast dışı sayılan ve kast sistemine göre en aşağı tabakada, kirli sayılan insanlardır. Hindistan’daki sosyal tabakaların en aşağısında bulunan bu sınıfın dünya düzleştikçe tersine döneceğini anlatırken yazar, dokunulmazlığa yüklediği anlam açısından bakıldığında, işleri taşeronlara verilemeyen insanlar olarak anlatılmaktadır.
Herkes dokunulmaz olmak istemeli diyerek devam eder yazar ve şu dikkati çeken hatırasını aktarır. Çocuklarına hitaben, “Kızlar, ben çocukken ailem bana hep, Tom, yemeğini bitir. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar açlıktan kırılıyor” derdi. Ben size şunu tavsiye ediyorum: Kızlar, ödevinizi bitirin. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar işsizlikten kırılıyor.” (Friedman, 2010: 235)
Bu bölümde dikkati çeken bir diğer konu yazarın düz dünyada geleceğin insanlarına verdiği çarpıcı bir mesaj olan dokunulmazlık kavramına yüklediği anlamla sınıflandırmasıdır. Dokunulmazlar dört ana kategoriye ayrılır: “Özel” işçiler, “Uzman” işçiler, “demirbaş” işçiler ve “koşullara uyan” işçiler (Friedman, 2010: 236).
Özel işçiler; Sundukları mal ve hizmetler için küresel bir Pazar bulur ve dünya büyüklüğünde para kazanırlar. Onların işleri asla taşerona yaptırılamaz.
Uzman İşçiler; Bütün bilgi işleri için geçerli işlerdir. Bunlar çok talep edilen ve yeri doldurulamayan niteliktedir.
Demirbaş İşçiler; hizmet sektöründeki işçilerin yaptığı işlerle ilgilidir. Müşteri ile yüz yüze teması gerektiren işlerdir.
Koşullara Uyan İşçiler; Sürekli değer yaratabilen, sürekli yeni nitelikler, yeni bilgiler ve ilgi alanını yenilik ekleyen, öğrenmeyi öğrenen işçilerdir. (Friedman, 2010: 236-237).
Bu işler, yeri doldurulamayan işlerdir bilgi ve teknolojinin sınırlarını ne kadar zorlarsak, makinelerin yapabildikleri ne kadar karmaşıklaşırsa, uzmanlık eğitimi almış olanlar ya da öğrenmeyi öğrenme yetisine sahip olanlar daha çok talep edilecek ve daha iyi ücret kazanacak. Bu beceriye sahip olmayan ve koşullara uyum sağlamayan daha çok insansa daha az kazanacak. İstenilmeyen şey, yeri doldurulabilecek bir işte çalışmaktır. (Friedman: 2010: 237)
Bölümün diğer başlığı Sessiz Krizde (Bkz. Friedaman,2010: 247-272) yazar, Amerikalıların bir spor müsabakasındaki karşılaştığı mücadeleden çıkarımla, diğer dünya ülkelerinin artık ABD ile başa baş rekabet edebilecek düzeye geldiklerini gösteren bir örnek verir (Friedman, 2010: 247). Amerikalı gençlerin bir eleştirisini yapan yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da, üçüncü kuşağa gelince tüm mal varlığını tüketmeye başlayan klasik zengin aileleri hatırlatan bir şeylerin olduğunu ifade ederek üç nesil ayrımı yaparak bugün ABD’nin geldiği noktayı açıklar: Bu ailelerde birinci kuşak, toprağı tırnaklarıyla kazıyan yenilikçilerdir. İkinci kuşak, öncekilerin yaptıklarını ayakta tutar. Sonra bunların çocukları gelir. Bu üçüncü kuşak ise şişmanlar, aptallaşır, tembelleşir ve her şeyi yavaş yavaş tüketir. (Friedman, 2010: 258-249). Diğer taraftan da ülkesinin büyüklüğü ve güçlü olduğu, yeter ki Amerikaların gerektiği kadar Amerika kültürünü sağlamlaştırıcı ve yaşatıcı çalışmalara devam etsin.
Amerika’nın içten içe ve hissedilmeyen bir kriz yaşadığını gerekli tedbirler alınmazsa dünyanın düzleşmesinin gittikçe ülkeyi tehdit eden bir hal alacağı düşüncesini paylaşır. Burada çarpıcı olan bilgilere baktığımızda Amerika’nın fen ve mühendislik alanlarındaki nitelikli elaman yetiştirmede eskisi kadar yüksek performans sağlayamadığı öz eleştirisidir. Bir asırdan fazla zamandır ABD kendini ilk kez bilimsel keşifler, yenilik ve ekonomik gelişme alanında diğer ülkelerin gerisinde kalmış bulabilir. Bu “Mükemmel Fırtına” öncesindeki sessizliktir. Sükûnet sizi yanıltmasın. Yol değiştirmek için doğru zaman, fırtınanın kopmak üzere olduğu an değil, ası böyle zamanlardır. Eğitim sistemimizin “küçük karanlık sırlarını” ele almak konusunda kaybedecek zamanımız yok (Friedman, 2010: 250-252).
Friedman bu küçük karanlık sırlarını bu bölümden aldığımız ve konuyu özetleyen satırları aktarmakla yetineceğiz:
Sayısal Fark, eğitimli ve kalifiye insan, aktif iş ve bilim dünyasındaki insan sayısıdır, başka bir ifade ile beşeri sermaye ve entelektüel sermayenin sayısal olarak diğer ülkelerle kıyaslanarak ortaya çıkan azlık ya da çokluktur. Yazar, bu konuyu açıklamak için diğer ülkelerle ilgili bir takım istatistiksel verileri sunar. Örneğin, tüm dünyada 2.8 milyon lisans diploması verildiğini bunun 1.2 milyonunun Asyalı öğrencilerden oluştuğunu, Asya ülkelerindeki üniversitelerin ABD’ye oranla sekiz kat daha fazla lisans diploması verdiğini belirtir (Friedman, 2010: 253-257).
Hırs Farkı; 2004 yılının kışında Tokyo’da Nomura Araştırma Enstitüsü baş ekonomisti Richard C. Koo ile çay içtim. “Düzlük Katsayısı” tezimi Richard üzerinde denedim. Buna göre bir ülke ne kadar düzse, yani doğal kaynakları ne kadar azsa, o ülke düz dünyada o kadar iyi konumda olur. Düz bir dünyada ideal ülke, hiç doğal kaynağı olmayandır, çünkü doğal kaynağı olmayan ülkeler kendilerini keşfetmeye çalışır. Bu ülkeler petrol kuyusu kazmak yerine, insanlarının enerjisini, girişimciliğini, yaratıcılığını ve zekâsını harekete geçirmeye çalışır. Genç Çinliler, Hintliler ya da Polonyalılar bizimle dip için yarışmıyorlar. Zirve için yarışıyorlar. Değil bizim için çalışmak, biz bile olmak istemiyorlar. Bizden üstün olmak istiyorlar. Tüm dünyada insanların hayranlık duyacağı ve çalışmak isteyeceği geleceğin şirketlerini yaratman istiyorlar. Şu ana kadar geldikleri yerden kesinlikle memnun değiller (Friedman, 2010: 257-262).
Eğitim Farkı; İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş bir iş gücü olmaksızın uluslararası rekabette kaybedilen işler için savaş umamayız. Artık ülkeler, paranın izini sürmüyorlar, beyinlerin izini sürüyorlar. İntel kurumsal ilişkiler direktörü ve şirketin fen eğitimini geliştirme girişimlerinin sorumlusu Tracy Koon, “Fen ve matematik, teknolojinin evrensel dilidir”. Teknolojimizi ve yaşam standardımızı yönlendirir. Çocuklarımız bu evrensel dili bilerek büyümezlerse, rekabet edemezler. Biz başka bir yerde üretim yapmıyoruz. Benim şirketim burada kuruldu. Bizim iki hammaddemiz var: kum ve yetenek (Friedman, 2010: 262-269).
7. Bu Bir Tatbikat Değil (s: 273-302)

Yazar bu bölümde, düzleşen dünyanın getirdikleri ve getireceklerini düşünerek yine ülkesinin politika yapanlarını ve şirketlerini uyarmaya devam etmektedir.
Dünyanın düzleşmesi, ABD’nin önünde uzun vadede derin ve kapsamlı etkileri olan fırsatlar ve tehditler getiriyor. Bu yüzden de işleri eskiden olduğu gibi yapma becerimiz, yeterli olmayacak. Düz dünya şu an odanın içindeki fil gibi. Mesele, onun bize ne yapacağı ve bizim ona ne yapacağımız. Bizim bir şeyleri daha farklı yapmamız lazım. Neleri korumalıyız, neleri atlamalıyız, neleri benimsemeliyiz, neleri bünyemize almalıyız, nerelerde çalışmamızı ikiye katlamalıyız ve nerelere yoğunlaşmalıyız; karar vermemiz gerekiyor (Friedman,2010: 273-277).
Yazar, düzleşen dünyada herhalde ülkesinin son zamanlarda diğer ülkelere karşı uyguladığı (Irak, Afganistan, İran örneğinde olduğu gibi) uygulamaları üstü kapalı eleştirerek “Merhametli düzleşme” olarak adlandırdığı yaklaşımı önerir. Politikalarını şu beş bileşen etrafında toplamaları gerektiğinin altını çizer. Bunlar: Liderlik, Kas Geliştirme, Koruma, Sosyal Eylemcilik ve Ana Babalık’tır.
İnsanlar, bir eğitim farkının ortaya çıktığını, hırs farkının olduğunu ve bizim sessiz bir kriz yaşadığımızı fark etmezse, düzleşmeye karşı ulusal bir strateji geliştirmemiz mümkün değildir. Bizim hem açıklama yapmaya hem de ilham vermeye yetkin ve istekli politikacılara (Liderlere) ihtiyacımız var. Hiç biri kurum, ciddi bir sorun yaşadığına ve ayakta kalabilmek için farklı bir şeyler yapması gerektiğine inanmadıkça köklü değişiklikler yapmaz (Friedman, 2010: 277-279).
Yazar, düz dünyanın yeni işçi ve işveren anlayışındaki değişikliği de kastederek beşeri sermayenin ve entelektüel sermayenin önemini vurgular. Buna göre, düz dünyanın düşünme şeklinde göre bireysel olarak işçi kendi kariyerini, risklerini ve ekonomik güvenliğini yönetme sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenir. Hükûmetin ve şirketlerin göreviyse işçilerin bunu yapabilmek için gerekli kasları geliştirmelerine yardım etmektir. İşçilerin en çok ihtiyaç duyacakları “kaslar”, ömür boyu öğrenme sürecine uygun taşınabilir ve ek menfaatler (sigorta, emeklilik, ücret dışı kazanç vb.) dir. Eğer tüm dünyanın entelektüellerinin kaymak tabakasını alabilirsek, bu Amerika için daime net bir getiri olacaktır. Eğer düz dünya tüm bilgi havuzlarının birbirine bağlanması ise, biz kendi bilgi havuzumuzun en büyük havuz olmasını isteriz. Biz küresel yetenek avındayız. O halde en iyileri elimizde tutmak için ne yapabilirsek yapmalıyız… (Friedman, 2010: 289).
Yazar koruma ile ilgili olarak insanları çalışmaya teşvik edecek, sigorta kurumlarının yapılanmasından bahseder ve sosyal eylemcilikle ilgili olarak da; şirketlerin, düz dünyada sadece güçlerinin değil, aynı zamanda sorumluluklarının da farkına vardıkları büyük bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Merhametli düzleşme yanlıları öylece oturup durmanın ve geleneksel sağ-sol ayrımları ile tüketiciye karşı şirket bakış açısıyla düşünmenin zamanının artık geçtiğine inanıyor. Bunun yerine klasik korumacılığa yönelmeden, düz dünyanın en kötü özelliklerine karşı tüketici-şirket işbirliğinin nasıl iyi bir koruma sağlayabileceği üzerinde kafa yormalıyız (Friedman, 2010: 293-298).
Ana-Babalı yapmak, yazarın merhametli düzleşmeyle ilgili tartışmasının ailelere yönelik olarak geliştirdiği düz dünyada ki görev tanımıdır.
Bireyleri düz dünyaya uyum sağlamasına yardımcı olmak, sadece hükûmetleri ve şirketlerin değildir. Aynı zamanda ana babaların da görevidir. Onların da çocuklarının nasıl bir dünyada yaşadığını ve ayakta kalabilmek için neler yapmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Zor bir aşkı idare etmeye hazır yeni nesil ana babalara ihtiyacımız var. Gençlerimizi, kendilerini rahat hissettikleri alanın ötesine geçmeye ve doğru hareket etmeye zorlamamız, uzun vadede başarı elde etmek için kısa vadede biraz sıkıntı çekmeye razı olacak şekilde yetiştirmemiz gerekmektedir. (Friedman, 2010: 298-301).
8. Gelişmekte Olan Ülkeler ve Düz Dünya

Yazarın bu bölümünü (bkz. Friedman, 2010: 305-330), bölümü ve belki de kitabı boyunca ülkesini uyarmaya çalıştığı ifade, özellikle gelişmekte olanların durumunu anlatan manidar cümlesi şudur; Bir zamanlar kurtlardan korkardık. Sonra kurtlarla dans etmek istedik. Şimdi kurt, biz olmak istiyoruz (Friedman, 2010: 306). Dünyanın her yerine düz dünyayı okuyan ülkelerden onların geleneklerini de taklit eden şirketlerin varlığını haberdar eden yazar bunun için, Çin tarafından Mısır’a ithal edilen, geleneksel fenerlerin, pille çalışanlarını satmaya çalışmasını da örnek verir.
İçe bakışını ve kendi gerçeğini itiraf ederek acımasızca düz dünyanın neresinde olmaları gerektiğini açıklayan yazar, ülkelerin, insanlarıyla, liderleriyle kendine karşı dürüst olmalı ve diğer ülkelere ve on düzleştiriciye göre tam olarak hangi konumda bulunduğuna bakmalıdır. Hiçbir ülke bulunduğu yerin ve yapabileceklerinin röntgenini çekmeden gelişemeyeceği için, her ülkenin içe bakış yeteneğine sahip olması gerekir (Friedman, 2010: 308–309).
Artık ülkeler toptan reform anlayışından uzaklaşmalı, düz dünyada, perakendeci olmak ve kalkınmayı bireylere kadar indirerek onların da düz dünya ile rekabet edebilecekleri yenilikleri reformları gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Şirketlerini, vatandaşlarını düz dünyanın imkânlarından yararlanacak yasal düzenlemeleri gerçekleştiremeyen ülkeler bu gelişmelerin ardında kalacakladır. Gelişmekte olan her ülke şu sorulara doğru yanıt vermek ve çözüm bulmak zorundadırlar. 1) Yerel kurallar, yasalar ve ruhsat ücretleri çerçevesinde yeni bir iş kurmak, 2) işçileri işe almak ve çıkarmak,3) bir sözleşmenin yerine getirilmesini sağlamak, 4) kredi bulmak, 5) başarısız veya iflas eden bir şirketi kapatmak. Bunları gerçekleştiren, kolaylaştıran her ülke perakende reform yapmaya çalışan ve düz dünyada yerlerini bulacak ülkelerdir. Diğerleri ise düz bir dünyada işleri yolunda gitmeyecek ülkelerdir (Friedman, 2010; 311-313).
Bazı ülkelerin düz dünyayı iyi okuyup anlarken bazılarının neden bunu gerçekleştiremediklerini sorgulayan yazar Kültür kavramını ve kültürselleşmeyi tartışarak şu sonuca ulaşmaktadır. Toplumların kültürel yapılarının düz dünyayı anlama ve orada yer almayı olumlu ya da olumsu etkilediğini düşünür. Kültürün içe ve dışa dönüklüğünün bu ülkelerin gelişmişliklerini dolayısıyla düzleşen dünyada rol alan diğer ülkelere nazaran daha çabuk zenginleştiğini açıklamaya çalışır. Yazara göre, şu soruların cevabı ülkelerin kültürleri aracılığıyla ya düz dünyaya kapalı hale geldiklerini ve fakirleştiklerini ve fakirleşeceklerini, ya da düz dünyada yerlerini alarak gelişeceklerini ileri sürer. Kültürünüz içe mi dışa mı dönük? Yani; yabancı fikirlere, yabancı etkisine ne ölçüde açık? İyi kültürselleşebiliyor mu?, İçe dönüklüğü ise şu sorularla açıklar, ulusal birlik duygusu, kalkınmaya yoğunlaşma duygusu ne ölçüde? Yabancılarla işbirliği yapma konusunda toplumun kendine güveni var mı? Toplumun elitleri ne ölçüde geniş kitlelerin hayatına ilgi gösteriyorlar. Memleketlerine yatırım yapmaya ne kadar hazırlar? Yoksa fakir vatandaşlarına kayıtsızlıkla yaklaşıp başka ülkelerde yatırım yapmakla daha mı çok ilgileniyorlar?
Kültürünüz ne kadar doğal olarak kültürselleşiyor, yani yabancı fikirleri ve en iyi uygulamaları alıp kendi gelenekleriyle birleştiriyorsa, düz dünyada o kadar büyük avantaj yakalarsınız (Friedman, 2010; 319-320).
Friedman bu bölümde biraz da yanlı olarak Müslüman ülkeleri eleştirme yolunu tercih etmektedir. Hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ülkelerini diğer ülkelerin kültürlerine karşı kapalı tutmaya çalışan, milli duyguları yüksek, yabancılara temkinli yaklaşan, kültürel değerlerine sadık olan, milliyetçi düşünceleri eleştirerek üstü kapalı bir şekilde, ABD’li şirketlere ekonomik kazanç yolunu açma isteğini de dile getirdiğini düşünüyoruz. Başka bir ifadeyle, Batı kültürünü üstün görerek bu kültürü kabule hazır hale gelinmesi yolunda telkinler hissedilmektedir.
Elle tutulamaz şeyler, ülkelerin gelişmelerini konumuz itibarıyla düz dünyada yer almalarını ya da almamalarını sağlayan şeydir. Ekonomik başarı için toptan reform, ardından perakende reform, iyi yönetişim, eğitim, altyapı ve kültürselleşme becerisi ile gerçekleştiğini ancak bunu gerçekleştirme becerisini gösteremeyen ülkelerin bu potansiyelleri olmasına rağmen ülkelerindeki devlet yapısından, politikacıların, yöneticilerin ve halkın genel olarak ahlaki tutum ve değerlerinden kaynaklanan elle tutulamayan nedenler olduğu sonucuna ulaşan yazar, ekonomik gelişme için bir toplumun bir arada durma ve fedakârlık yapma yeteneği ve isteği ile cebini doldurmaya ya da statükoyu korumak yerine elindeki gücü değişim için kullanan vizyon sahibi, ekonomik gelişme için ne yapılması gerektiğini bilen liderlerin varlığını gösterir. Bazı ülkeler görevde bulundukları süreyi, ceplerini doldurmak yerine ülkesini modernleştirmeye çalışarak geçiren liderlere sahip. Bazı ülkeler ise cebini doldurarak bu zenginlikleri İsviçre’de emlak yatırımı yapan rüşvetçi elitlere sahip. Elle tutulamaz olanlardan bir başkası da, kültürünüzün eğitime ne kadar değer verdiğidir. Diğer elle tutulamaz olarak tanımladığı unsurları yazar özlü sözlerle özetler, Rubio’dan naklen Özgüven eksikliği, bir ülkenin geçmişini ağzında sakız etmesine neden olur, Will Rogers’ten naklen ise, Doğru yolda olsanız bile orada oturup kalırsanız sizi geçerler (Friedman, 2010: 324-330).
9. Şirketler ve Düz Dünya

9.1. Şirketler Ne Yapıyor?

Ülkelerin yapmaları gereken genel yaklaşımları önceki bölümlerde tartışan yazar burada şirketlerin düzleşen dünyada ne yapıyor olduklarını da ele alır. Değişen ve kendini geliştiren şirketlerin büyümek ve gelişmek için, nasıl değişmeleri gerektiğini ve yapılarını da buna uyarlamaları gerektiğini ifade eder. Bu gelişmeyi ve değişmeyi anlatırken üçlü yakınlaşmaya atıfta bulunarak yedi temel kuralı gerçekleştiren şirketlerin gelişim ve değişim göstererek büyüyebileceklerini anlatır (Friedman, 2010, 333). Bu kurallar ana başlıklarıyla şunlardır:
1. Dünya düzleştiğinde, siz de düzleştiğinizi hissedince bir kazma alıp kendi içinizi kazın. Duvarlar örmeye çalışmayın
2. Küçük, büyük oynayacak… Düz dünyada küçük şirketlerin gelişmesinin bir yolu, büyük oynamayı öğrenmektir. Küçüklerin büyük oynamasının anahtarıysa daha ileriye ve daha derine, daha süratli ve daha kapsamlı gidebilmek için yeni işbirliği araçlarından daha hızlı faydalanmaktır.
3. Büyük, küçük oynayacak… Büyük şirketlerin düz bir dünyada gelişmeyi öğrenmek için izlemesi gereken yol, müşterilerinin büyük düşünmesini sağlarken, küçük şirketler gibi davranmayı öğrenmektir.
4. En iyi şirketler, en iyi işbirlikçilerdir. Düz dünyada giderek çok daha fazla iş, şirketler arasındaki işbirliğiyle gerçekleşecek. Bunun çok basit bir nedeni var: İster teknolojide olsun, ister pazarlamada, biyo ilaçta, üretimde, değer yaratımının bir sonraki katmanı o kadar kompleks olacak ki hiçbir şirket veya departman tek başına bu sürece hâkim olamayacak.
5. Düz bir dünyanın en iyi şirketleri, düzenli röntgen çektirip sonuçları müşterilerine satarak sağlıklı kalmaya devam edenlerdir.
6. En iyi şirketler küçülmek için değil, kazanmak için taşerona iş veriyor. Çalışanlarını işten çıkararak tasarrufta bulunmak için değil, daha hızlı ve daha ucuza buluşlar yaparak büyümek, Pazar paylarını artırmak, farklı alanlardaki uzmanlardan daha çok yararlanmak için taşerona başvuruyorlar.
7. Taşeronluğu (vergi kaçırmak ya da ülkesine ihanet için değil) idealistler de yapabilirler. (Friedman, 2010: 333-358)
10. Jeopolitik ve Düz Dünya

10.1. Düz Olmayan Dünya

Yazar bu bölümde düzleşen dünyanın düzleşmesinden yararlanacak olumsuzluklardan, bu düzleşmeyi engelleyecek olaylardan ve düzleşen dünyadaki sorunları aşabilmenin yollarını tartışmaktadır (Friedman, 2010: 359-428).
Düzleşen dünyanın ihtiyacı olan en önemli olgunun düz dünyada olanlarla olmayanlar arasındaki çizginin, umut çizgisi olduğunu, umudun dünyadaki jeopolitik istikrar için hayati önem taşıdığını açıklar. Bunun için dünyanın işbirliğine giderek, düzleşen dünyadaki dengenin ve paylaşımın sağlanması gerektiğini savunur. Nitekim umudu olanlarla umudu olmayanların varlığı ve bunlar arasındaki fark ne kadar fazla ise düzleşmenin önündeki engelde o kadar çok olduğunu vurgulayan yazar, Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de yaşayan ve dünyada bir şeyleri başarmanın ötesinde bunun umudunu dahi taşımayan inşaların varlığından örnekler vererek düzleşen dünyanın önündeki büyük sorunlardan bahseder ve işbirliklerini bu sorunları çözmek için kullanılması gerektiğini salık verir (Friedman, 2010: 361–371).
Elbette yazarında ifade ettiği şekliyle, siyah ve beyaz ayrımı gibi düz dünya ya da düz olmayan kesin hatlarıyla birbirinden ayrı iki dünya söz konusu değil. Bu ikisi arasında oraya ya da buraya yakınlıklar arasında kalanlar da bulunmaktadır. Düzleşen dünyaya yakın ancak bunun nimetlerinden yararlanamayan insanların başkaldırılarını da düzleşen dünya treninde yer alamamaları olduğunu söyleyen yazar, bu insanları küreselleşme trenini durdurmak niyetinde olmadıklarını aksine kendilerinin de binmek istediklerinde kaynaklandığını belirtir (Friedman, 2010: 371–381).
Düz dünyanın hedeflenmeyen bir diğer sonucu olarak birbirine daha çok yakınlaşan, diğerlerinin kültürünü tanıyan diğerlerini bazen yakınlaştırsa da hayal kırıklığına uğratan sonuçlarının olduğunu da ifade eden yazar, insanların kendisini diğer insanlarla kıyaslama imkânı bulduğunu bunun da kimi zaman hayal kırıklığına neden olduğundan bahsetmektedir. Bu hayal kırıklığının terörizmi besleyen damarlar olduğunu ima eder (Friedman, 2010: 381–395).
10.2. Dell Çatışma Önleme Teorisi

Yazar bu bölümde özellikle düzleşen dünyanın gidişatını durduracak savaş ve diğer ülkeler arasındaki çatışmaların birbirleriyle ticaret yapmanın ötesinde birbirlerine düzleştiricilerden herhangi biri ile birbirine bağlı olan ülkelerin asla savaşamayacağını iddia eden dell teorisini açıklar. (Bzk. Friedman, 2010 402-425) Büyük küresel tedarik zincirlerinin içinde yer alan insanlar, artık eski zaman savaşlarını istemiyorlar. Anında mal ve hizmet dağıtımı yapmak ve bununla birlikte gelen hayat standardındaki yükselişin keyfini çıkarmak istiyorlar. İşçileri ve sanayileri büyük bir küresel tedarik zincirine dâhil olan ülkeler, o tedarik zincirindeki yerini uzun bir süre için kaybetme riskini almadan, sanayilerini ve ekonomilerini aksatıp bir saat, bir hafta ya da bir ay savaş molası veremez. Bütün doğal kaynaklardan yoksun bir ülke için küresel tedarik zincirinin bir parçası olmak, hiç tükenmeyen petrol bulmak gibidir. Savaş için böylesi bir zincirden ayrılmak, petrol kuyularınızın kurumasına ya da birinin onların içine çimento boşaltmasına benzer (Friedman, 2010: 408-409).
Ancak yazarın küresel tedarik zincirindeki her geçen gün gerçekleşen büyük saflaşmanın getirebileceği düz olmayan dünyaya hâkim olmak ve onların dünyalarını da kendi çıkarları doğrultusunda düzleştirmeye yeltenecek süper güçlerin olabileceğini ihmal etmiş olduğunu görülmektedir. Nitekim ABD’nin diğer ülkeler üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin görünen masum yüzü her ne kadar bu ülkelerin de düzleşmesine katkı olsa da arka planda küresel tedarik zincirindeki yerini güçlendirmek isteyen, şirketlerin devletler üzerindeki lobi faaliyetlerini de gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyebiliriz.
Savaşı engelleyen güçlerinde devletlerin değil de şirketlerin olması ki örneğin 2002’de Hindistan Pakistan nükleer krizi örneğinde olduğu gibi General Electric tarafından engellenmiş olması eğer bu ülkeden sağladığı gelirlerin azalması halinde bunun aksine bir yol takip etmeyeceğini kim garanti edebilir?
Yazarın kitabında yanlı bir tutumla Hindistan’ın dokunulmazlarına kendi ürünlerinin ticari kullanım alışkanlıkları kazandırmanın bir meziyet olduğunu, bu insanların küreselleşme trenini durdurmak için değil inmek için seslerini yükselttiklerini anlatırken, Afganistan, Pakistan, İran, Filistin, Irak gibi ülkelerdeki hiçbir şekilde ne o insanları bulundukları yönetim ne halk tarafından tasvip edilemeyen tarzdaki eylemlerini küreselleşmenin baş düşmanı ilan etmesi ve küresel treni durdurma yönelik hareket olarak algılaması da dikkat çekicidir. Terörü İslam dünyasından bir yandan geldiğinde lanetleyen ve savaşlar açan küresel süper aktörlerin, kendi zincirlerini güçlendirecek PKK gibi terör örgütlerini sözde kınamaları, İsrail’in Filistin halkına yaptığı terör hareketlerini görmezlikten gelen tutumundan hiç bahsetmemektedir. Düzleştiricilerin kontrol edilemeyen biçimde bu gruplarca internetin kullanılması bir silahın hem avcı hem katil tarafından kullanılmasına benzer. Ancak sorgulanması gereken bazen küreselleşmenin nimetlerini beklenenin dışında kullanan gruplar tarafında bazen de karşısında olmak ne kadar etik ve ahlakidir? Zenginliğin ve refahın sadece küresel aktörlerin onayladıkları kabullenmeyi gösterenlere sunulacak gerektiğinde Arkansas’a kadar ulaştırılan Suşi ikramı, düzleştiricilerin süper aktörlerince onaylanmadığın da ise yıllarca süren abluka haline gelmesi ne kadar kabul edilebilir?
11. Sonu: Hayal Gücü

11.1. 9/11’e Karşı 11/9

Kitabın çevirmenince aktarıldığı şekliyle yazar, 11 Eylül’le olan tarih simetrisini kullanıyor. Amerikalıların tarihleme sistemine göre, 11 Eylül, 9/11; Kasım, 11/9 Şeklinde yazılıyor. Kabala ise, kutsal metinlerin özel bir şifreyle yazıldığına ve bu şifrelerin çözülerek geleceğin öngörülebileceğini inanılan Yahudi mistizmini. (Friedman, 2010: 55).
Berlin duvarı 9/11’de 1989 da yıkıldı. Kuleler 11/9’da 1999’da yıkıldı. Berlin duvarının yıkılışını

Scorpıon, bir alıntı ekledi.
21 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"20 duraklik mesafe katetsen, ama görevliye 2 durak geldiğini söylesen ne olacak? Senin trene nereden bindiğini nasıl anlayabilir?"
Arkadaşım hayretle bana baktı:
" Böyle bir şeyi niye yapayım ki?"
"Yanı ,mesela 750 yen yerine 150 yen ödersin...Çaktın mı köfteyi?"
"Ama böyle bir şey yaparsam tren şirketleri zarar etmeye başlarlar. Dolayısıyla zaman içinde fiyatlari artırmak zorunda kalırlar. Ve benim cocuklarim gelecekte bu hizmetten daha pahalıya faydalanırlar."
Adam ciddi mi diye bir süre yüzünü inceledim. Gayet ciddiydi. Utancımdan deprem olsa yee yarilsa da içine girsem diye bekledim...

Japon Ne Yapmış, Onur Ataoğlu (Sayfa 121)Japon Ne Yapmış, Onur Ataoğlu (Sayfa 121)
Tuco Herrera, Japon Ne Yapmış'ı inceledi.
 17 Eki 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu inceleme için anahtar sözcükleri ve isimleri veriyorum :

"ERTUĞRUL FIRKATEYNİ , HASAN ALİ YÜCEL ,CAN YÜCEL ,OSMAN BEY, ALİ BEY, ETİ CİN ,İMPARATOR MEİJİ, HIYAR - DOMATES - ACUR TRIOSU, CEZVE -MARANGOZ, SADDAM HÜSEYİN , TUZLU FISTIK ,BİRA , TURŞU ve BENDENİZ KuP KuP BoY!!! "


Bundan önce Japon Yapmış 'a ( #20278297 ) bir inceleme yapmıştım hatırlarsanız..Site genelinde 20 kişinin okuduğu bu kitabın 110 beğeni alması benim de beklemediğim bir durumdu açıkcası..Sonradan sağdan soldan da gelen mesajlar doğrultusunda kitabı benden isteyen pek çok arkadaşım oldu..Ki bu beni çok sevindirdi.Zira gerçekten okumanızı çok istediğim bir kitap idi bu .. Bu kitabı da okurken yorumlara inceleme bekliyoruz kıvamında pek çok telkin geldi.. Açıkcası yapmayı pek düşünmüyordum ta ki kaza eseri bir tarih kitabında rastladığım ve size de az sonra anlatacağım beni çok etkileyen , hem üzen , hem de içimi garip bir hüzün ama buna rağmen buruk bir sevinçle ve GURURLA dolduran iki ayrı olayı okuyuncaya kadar.. İncelemeyi iki ayrı başlıkta yapıcam.( Kitaba da yer vericem ama bu olaylar kadar uzun değil..Peşinen söyliyeyim kırılmaca gücenmece olmasın)
1. kısım JAPON NE YAPMIŞ?
2. kısım TÜRK NE YAPMIŞ?
Kısa tutmaya çalışıcam yalnız olay çok dallı budaklı o yüzden uzun bulanlar olursa lütfen kusuruma bakmasın..Ama bu olayların kahramanları "ANILMAYI" hakediyorlar.. Haa yine deli gibi kakara kikirimizi yapmıcak mıyız ?=)) pilavdan dönenin kaşığı değil ELLERİ KIRILSIN !! Hazırsanız damalı bayrağı kaldırıyoruz..

------- JAPON NE YAPMIŞ? -------

Ertuğrul ve Osman isimleri Osmanlı'nın kuruluşunda ne denli önemli birer isim ise çöküşündeki bir trajedi içerisinde de aynı öneme sahip iki isimdirler.. Nasıl mı?Gelin anlatayım sayın ve pek sevgili kikirikler ve iflah olmaz eticin-severler!! (ETİCİNİN 10'LUSU ROCKET SHELL' E BEDELDİR!! HASTASIYIZZZZ...)

Japon milleti cidden hastalıklı.. Adamlar 300 sene boyunca dünyaya kapılarını kapatmış kelimenin tam anlamıyla kırılmamış cevizkabuğuna dönmüşler.. Ulan biz napıyoruz diyen imparator Meiji gelene kadar bu böyle sürmüş..Gözlerini bir sabah kıyılarına demirlemiş Amerikan zırhlısıyla açınca akılları başlarına gelmiş samurayların.. Bu dünyada tek olmadıklarını hatırlamışlar..Tabi Amerika' nın oraya kına gecesine KINA YAKMAK için gitmediğini hepimiz biliyoruz.. O zamanlar demokrasi götürmüyorlar da KÜLTÜREL (?!?!?! )etkileşim ve ticaret birliği mottosuyla geziyorlarmış CONİLER..Tabii bunlar gidince Rusya , Çin ve İngiltere de bizim başımız kel mi be! biz de etkileşeceğiz diyerek ziyaretlerini esirgememişler Japon milletinden.. Böylece Japonya ister istemez kapılarını açmış Edo dönemi sonrasında dünyaya.. Japonların efsanevi imparatoru Meiji' nin Evliya Çelebi aromalı minnak yiğeninin "BEN BİR KÜÇÜK CEZVEYİM -AVRUPALARDA GEZMEYİM" diyerek 1887 ' de yola çıkıp dönüşte İstanbul' a uğramasıyla anlatacağım maceramıza start verilmiş.O dönem de Osmanlı' nın başında kim mi var?!! Efendim? BİNGO!! Bildiniz!!! Cennet-i mekan ,evladı Fatihan , Abdülhamit Han dedemiz (yersen! keh keh keh =) ) !!! Bu arada 2. Abdülhamit ' in başı o günlerde baya dumanlı zira Rusya ile uğraşmaktan ciğeri söneyazmış..Bu ziyareti, tabiri caizse taçlandırmak istemekte iade-i ziyaret kapsamında..Pekte umrunda değil gerçi bu çekik gözlü "kefereler" ama düşmanları ortak.. Söyle allaaanseen kim ola ki onlar? Rusya kardeşim.. aşşaa kalinkaların dobrovskileri Rusya! Nitekim bu ziyaretin ardından kısa bir süre sonra , Japonya bir deniz savaşında Rusya' ya tokadı basıp , katanayı sıyırınca 50 yıl sürecek olan Japon emperyalizmi şaha kalkıyor..Tabii Osmanlı'nın bu ziyaret isteğinin gizli bir sacayağı daha var.İngiltere!! (Yıkık duvar üstüne yıkılsın - ölü karga g"O"zünü oysun İngiltere!!) Bu arada bu apdestsiz gavurlar da Abdulhamit Han dedemizin onca haşmeti ve kudretine rağmen , Osmanlı' nın gözünün içine BAKA BAKA Mısır' ı işgal etmişler imiş.. Çok akıllı oldukları dünyaca tasdik edilmiş (?!?!!?!) arap milletine veriyorlar gazı "Osmanlı hilafeti sizden zorla aldı aman baş kaldırın bu zorbalara!" diyerek..Bkz: Hilalin derdi Haçı mı gerdi ne? .. Neyse bu kısıma hiç girmeyeyim ben ..Ne diyorduk..ziyaret.. İşte ziyaretin asıl amacı burda gizli ..Japonya ' ya deniz yoluyla gidecek olan heyet Asya' da kök salan İngiliz İmparatorluğu' na da inceden ayar verip burdaki müslüman toplumlarda bir nabız yoklayıp , müslümanların sadece araplardan oluşmadığı mesajını iletecek İngilizlere buralar da bizim tebaamıza dahil ayağını denk al diyerekten..Neyse efenim , tabii bu arada Bâb-ı Âli' de hummalı bir çalışma koşuşturmacalar falan fıstık ..
Sıra gelmiş gemi seçimineeee... Ağır zırhlı ve modern gemiler falan öneriliyor..Ancak dönemin şartları "vaziyetler nazik" modunda takıldığı için , yakıtı kömür olan bu gemilerin Japonya' ya seyahati pek bir masraflı..Dolmabahçe Sarayı yaptırılabiliyorken (hafızam beni "YAMULTMUYORSA" bitimi 855 ya da 856) parayı akıtan Osmanlı dedelerimizin cebine AKREP GİRMESİN Mİ?!?!? =)) Bizimkiler ne yapmışlar derseniz...Abdulhamit Han dedemiz hemen karar vermiş. "İç denizlerde yüzebilecek kapasiteye sahip" ( adamlar okyanus falan dinlemeyiz demişler =D ) hem kömür hem de yelken donanımı bulunan ERTUĞRUL isimli bir fırkateynde karar kılınmış..Bu arada geminin çarkçıbaşı akıllı bir adam çıkmış ve demiş ki bunlara "Aman yüce devletlum yapmayın etmeyin, bu geminin ne makine ne de kazan donanımı böyle bir seyahate izin vermez! Gelin vazgeçin bu sevdadan! Bu gemiyle yok oluruz.. Açık deniz yolculuğu bu!! TURŞU KURMAYA BENZEMEZ! KAPALI BİDONUN İÇİNDEKİ HAREKETSİZ HIYAR -DOMATES- ACUR DEĞİL BU GEMİ.. BATARIZ!!" Sonuç : kabul edilmemiş bu abimizin ısrarları ama kendisini sürdürememişler haritadan yer beğen kendine diye.. Neden mi? Çünkü imparatorluğun sınırları her gün değişip küçülmekte imiş.. Neyse efenim kahvemden bir fırt alayım (füt füüüt!).. Nerde kaldık? Haaa çarkçıbaşına yolveriliyor ..Abdülhamit' te kendisini temsil edecek bu heyetin başına damadı Albay OSMAN BEY' i getirmiş.. Kaptanlığa da daha öncesinde Hint Okyanusunda görev yaptığından ötürü deneyimli diyerek Süvari ALİ BEY'i..
Günler günleri kovalamış , gemiye İmparator Meiji' ye sunulacak hediyeler ile birlikte o dönemki deniz kuvvetlerimizden (bahriye mektebi) mezun en iyi öğrencilerle beraber (bkz: buraya çok dikkat eyleyiniz) ÇOĞU MARANGOZ USTASI 500'E YAKIN MÜRETTEBAT VERİLMİŞ ..Yol boyunca çürüyen tahtaları onarsınlar denilerek (oh may yarebbiii?!?!)..Nasıl? Muhteşem değil mi? =))

"CAPONYADIR HEDEFİMİZ
ORDA SUSHI YİYECEĞİZ
OKYANUSTA SURVIVOR,
SİZİN DEĞİL BİZİM İŞİMİZ"

(- KuP KuP BoY - şşşşşşşşş ;) Matsushita Merkez , ahıllı olsun HERKE"Z")

diyerek çıkmışlar bunlar yolaaa.. sene '889 temmuzu.. İngiltere' nin sömürgeleri olan yerlerde ; Bombay' da , Seylan' ın başkenti Kolombo'da , Singapur' da dura kalka yola devam etmişler. Bu arada Singapur' da Osmanlı sancağını gören halk cidden delirmiş.. Tesadüf bu ya o gün Cuma.. Mola verilince , halk Cuma namazını geminin imamı kılsın falan diyerek galeyana dahi gelmiş..Tabi bu arada bal bal diyince ağızlar tatlanmıyor , hazinenin dibi delinip çil çil altınların sonu gelince bira masasında ilkin tuzlu fıstıklara saldırıp sonrasında fıstık kabuklarını kemiren genç metalciler misali yüzler asılmaya başlamış.Durum padişahımız efendimize emaille bildirilmiş.Saray hemencik Galatalı broker lara koşup 2000 altını bunlara başgöz edip "tokalamış".Parayı EFT ile mi ulaştırmışlar orası bir muamma..Yazmıyordu ben de size aktaramıyorum .. Velhasıl kelam Bunlar Hong Kong , Nagazaki derken Yokohama limanına ulaşmışlar..Japon üst düzey yetkilileri tabii hemen karşılamış bizimkileri ama el adamının o günlerde Japonya içine adım atması yasak..Heyetimizi hemen kendilerine özel olarak tahsis edilen bir yere almışlar ..Ertesi gün kendilerinin rüyalarında dahi görmedikleri 16 millik (?!?!!) bir alana kurulmuş ve o günün parasıyla 500000 japon yeni ile desteklenen devasa bir fuara götürülüp gezdirilmişler..Bu bilgiyi niçin veriyorum? II. Dünya Savaşından sonra şaha kalkan Japonya konulu balon bir yalan da o yüzden!! Bu arada Japonya sosyetesinin gözbebeği olan Ertuğrul gemisinin kaptanı ve komutanı da amanda sushi pek güzel , yahu bu wasabi de bizim hemoroidi tetiklemesin diyerek Japonya turnesi kapsamında turlarlarken ikinci bir ilginç olaya denk gelmişler ve Asya' nın ikinci demokratik seçimlerine şahit olmuşlar..Pek tabii Japonya bu!! Bunu da başarıyla atlatmış ve bilin bakalım ne olmuş? ÇÖPTEN HİÇ SEÇİM PUSULALARI ÇIKMAMIIIIIIŞŞ!! Yani uzun lafın kısası sene 1890 ve JAPON o devirde yine YAPMIŞ yapacağını..
Bu arada bizimkilerin şansına kıran girmesi pek uzun sürmemiş ve tayfamızdan biri koleraya yakalanmış..Elin Japonu ne bilsin kolerayı..O güne dek görmemiş etmemiş .. Akılları durmuş..Yüreklere korku salınınca almışlar hemen gemiyi karantinaya.. Körfezin açığına demirletmişler..Ölen tayfamızı da yakmamızı rica edince Osman Bey, dini usüle göre ancak denize defnedebileceklerini söylemiş..Bunlar cesedi denize defnetmişler ve o sırada tabi 12 kişi daha kapmış şifayı ..Bu kez ölenler yakılmış..Tabii bu arada ilk ceset denize defnedildiği için Japon balıkçılar kazan kaldırmış..Ülkede balık (bakın şuna dikkat çekeyim balığın dünya üzerinde en çok tüketildiği yer Japonyadır!) satışları durma noktasına gelmiş . Şaka gibi değil mi?Bizimkiler bakmışlar olacak gibi değil , bari demişler geminin tamiratını yaptırıp yol alalım..Ona da Japon tershanelerinden terso cevap alınca iş bizim kendi mürettabatımızdaki marangozlara düşmüş..Tamirat bittiğinde aylardan Ekim imiş..Japonya da kasırga mevsimi..Yetkililer yapmayın etmeyin deselerde dinletememişler Osman Bey' e.. Açmışlar yelkeni ve malum son..İki gün sonra tayfuna yakalanan Ertuğrul fırkateyni Kashinozaki deniz fenerinin açıklarında 19 Eylül 1890 sabahında kayalıklara çarparak batmış =(( Kurtulanlar hemen kıyıya çıkıp köylülerin kapısını çalmışlar.. Dilini dahi bilmedikleri insanları karşılarında gören fakir Japon köylüleri , fırtına mırtına dinlemeyip çıkmışlar arama kurtarmaya..Kurtulan 69 mürettebat..Osman Bey ve Ali Bey' in de içinde bulundukları 400 küsür kişiyi de kıyıya taşımışlar ..Mevsim kış, halk fakir , tarım yok bundan kelli boğazlar aç..Buna rağmen ne yapmış bu güzel insanlar? Mürettebatımızı evlerine alıp kendi kışlık azıklarını onlarla paylaşmışlar.İmparator Meiji' de haberi alır almaz bir gemi dolusu erzak ,doktor, hemşire ve ilaç getirmiş.. Yaralar sarılmış ve ölen mürettebatımız Japon yetkililerin büyük jesti ile (çünkü yabancının gömülmesi dahi yasak o günlerde Japonya' da) Kushimoto adasına defnedilmişler..Sonuç olarak bugün 500 küsür Türk denizcisinin Kushimoto Türk Şehitliğinde yatıyor olduğunu bilmem kaçınız biliyor?

http://static.panoramio.com/photos/large/7109535.jpg

Herhangi bir afet durumunda bize her daim ilk yardımı gönderenler arasında yer alan Japonlar bu adetlerini 100 küsür sene önce başlatmışlar..Burdan bir başka dala atlayalım izniniz olursa.. Gelelim Kaptan Ali Bey' e.. O yolculuktan hiç geri dönemeyen Kaptan Ali Bey' in İstanbul' dan yola çıkarken son kez kucakladığı üç yaşında bir de kızı var ..İsmi Neyyire. Babasını hiç unutmamış olacak ki oğluna da Ali ismini vermiş..O ALİ Kİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN GELMİŞ GEÇMİŞ EN EFSANEVİ MİLLİ EĞİTİM BAKANI OLACAK , KÖY ENSTİTÜLERİ KURACAK, BUGÜN PEK ÇOĞUMUZUN SEVEREK OKUDUĞU İŞ BANKASI KİTAPLARI SONRADAN ONUN ANISINA ONUN İSMİ VERİLMİŞ BİR SERİ İLE ÇIKACAK..Oğlu da kendisi için şu dizeleri yazacak ..

"Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim"

-Can Yücel -

Şimdiiii gelelim incelememizin 2. kısmına...

------- PEKİ TÜRK NE YAPMIŞ? -------

Sene 1985 ..İran - Irak savaşı yaşanmakta.Emperyalist devletler silah satışı için iki komuşuyu birbirine kırdırmış yan gelip yatıyorlar.. Gelsin paralar..Saddam' ın o zamanlar biti Kuveyt' i işgal ettiği günlerdeki kertede kanlanmış değil..Daha tutturmamış petrolü dolar üstünden satmıcam diye..Ama manyaklık aroması yine aynı..Bir anda bu diktatör kardeşimiz sapıtıp Tahran hava sahasının 24 saat sonra sivil uçaklar için dahi güvenli olmadığını ilan ediverir..Yani gelen sivil de olsa vurucam affetmem deniyor.. Irak dediğin Avrupa'ya kuş uçuşu kaç saat ? Avrupalı 2 saat içinde tüm vatandaşlarını tahliye ediyor..Kalıyor ortada dımdızlak Japonlar!Şimdi diyeceksiniz ki ulan Allahın Japonunun orda ne işi var .. Tahran' daki Nissan fabrikasında çalışan Başmühendis Janichi Numato’nun sorumluluğundaki 215 Japon mühendis ve teknik eleman grubu bu bahsettiklerim..Tahran büyükelçisi Japon havayolu firmalarına başvuruyor ,garanti olmadan uçamayız cevabı alıyor..Seneler önceki KAMİKAZE ruhundan eser kalmamış tabii..Ne yapacağını düşünürken olayı bizim Dışişleri Bakanımıza açıyor ..Hemen kabul ediliyor..Kurtarma operasyonunun başına Ali Özdemir isimli cengaver bir pilot getiriliyor..Uçak Tahran' a varmak üzereyken hava sahasının kapandığı anonsu geliyor..Sonradan insafa mı geliyorlar bilinmez kısa süreli izin veriliyor.Uçak inip Japonlarla beraber havalanıyor..Pilotun kendi ağzından ifadelerini buraya aktarıyorum..

Kapısı açılır açılmaz, çocuk çocuk 215 Japon uçağa doluştular. İran Kulesi'nin yönlendirmesiyle, THY uçağı 15 dakika sonra kalktı ve Saddam'ın açıkladığı saldırı saatinden sadece 3 saat önce İran'dan havalandı. Toplam 9.5 saat süren yolculuğun ardından kaptan pilot Ali Özdemir'in yaptığı ''Welcome to Turkey'' (Türkiye'ye hoş geldiniz) anonsu uçaktaki yolcuları büyük bir sevince boğdu.

5 Şubat 2004 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bir yazı da Ali ÖZDEMİR olayı kendi ağzından anlatıyor; "10 yıl askerlikten sonra Türk Hava Kuvvetleri'nden THY'ye geçmiştim. Bize bir akşam Tahran'a gitmemiz söylendi. Tahran karışık olduğu için önce Van'a doğru uçtuk. Yakıtımız azalmıştı. Sonra telsizden Tahran'a yönelin dediler. Gidip yolcularımızı aldık. İnerken kurtulanlar alkışladılar, bize kahraman muamelesi yaptılar. 15 Mart 1985 tarihin de 9.5 saat uçuş yaptık."

Özdemir, Japonya'da yayınlanan belgesel programda da uçağın kalkışı beklenirken patlama sesleri duyulduğunu belirterek, '' Uçaksavar füzeleri uçağın 5 metre yakınından geçiyordu.Yine de görevi kabul etmemek aklımızdan bile geçmedi. Orada kalsalardı roket ya da bombayla havaya uçacaklardı. Japonlara karşı Türk milleti olarak sempatimiz vardır. Bu görevi seve seve yine yaparız'' diye konuştu.

Son olarak söyleyeceklerim : Böyle bir millet sevilmesin de napılsın be arkadaş? =) Alın okuyun ,sizi gülümsetecek pek çok garip alışkanlıklarını , korkunç damak tatlarını , hızlı trenlerini , turizmde yaptıkları garip gurup sınıflandırmaları , her duruma özel yaptıkları otomatları ve otomat teknolojilerini açın bir de bu kitaptan okuyun..İnanın hem çok gülecek hem de inanılmaz hoş zaman geçireceksiniz bu kitap elinizde olduğu müddetçe..

10'LUK ETİ CİN için link : https://i.hizliresim.com/8YjOBa.png
not : çileklisinden uzak durun!!
ROCKET SHELL için link :http://c8.alamy.com/...attle-for-EX72B3.jpg

İŞTE YERİ GÖĞÜ İNLETEN ETİ CİN RUHU BUDUR!!!
ETİ CİN DEDİĞİN ÇİLEKLİ DEĞİL PORTAKALLI OLUR!!

1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek.
Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi.
Kapı vuruluyor.
-Girin.
Gelen kaptan ali bey.
-Nazırım beni emrettiniz.
-Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla götüreceksin.
Hemen itiraz edicek tabi kaptan ali bey.
-Lakin nazırım, biliyorsunuz ki ertuğrul gözünüzün önünde 11 yıl dubaya bağlı hurda bir gemi.
-Yeter evladım yeter!
Hasan hüsnü paşa çok kızgın.
-Yeter! Herkes bunu konuşuyor tokatlının kahvesinde ben bilmiyormuyum gözümün önünde duruyor. Gel buraya.
Hasan hüsnü paşa ali beyi harita masasına çağırıyor. Parmağını bir yere koyuyor.
-Neresi burası?
-İstanbul nazırım.
Hasan hüsnü paşa parmağını haritanın taa dibine koyuyor.
-Burası neresi?
-Japonya.
-Nasıl mesafe?
-Çok uzun, git git bitmez nazırım.
-Bak evladım.
Diyor hasan hüsnü paşa kaptan ali beye.
-Sana bir miktar kömür verebilirim. Bir miktar kömürün olacak. Bu kömürü ertuğrul yol esnasında uğradığı limanlara girerken ya da çıkarken kazanı yakmak için kullan. Ki duman tütsün düdük ötsün denizciliğimizin şanını yap. Ama açık deniz de ali bey evladım kazanı söndür yelken açarak git.
Ali bey şaşkın
-Efendim bunca yolu yelken açarak mı gideceğiz.
-Evet evladım. Çünkü bizim bunca yolun kömürünü alacak paramız yok.
Ali bey anlıyor ki ertuğruldan başka hiçbir gemi japonyaya gidemez. Çünkü diğer bütün gemiler sadece buhar gücüyle hareket edebiliyor. Donanmanın elinde hem yelken donanımı hemde küçük de olsa bir buhar kazanı olan tek gemi tek fırkateyn ertuğrul. Başka bir gemi gidemez. Kömür alacak para yok.
-Evladım istiyorsan yerine başka birini görevlendireyim.
-Hayır nazırım görevi kabul ediyorum.
Ve kaptan ali bey o gün hasan hüsnü paşanın odasından çıkarken nazır sesleniyor.
-Ali bey evladım.
-Emredin nazırım
-Ali bey evladım bir de lütfen sakal bırak
-Neden.
-Evladım usta denizci sakallı olur. İmaj.
Ali bey çok usta bir denizcidir. Haliç tersanesine gidiyor, haliç tersanesinde gemi yapımında uğraşan o işçilere, o emekçilere diyor ki:
-Biliyorsunuz çok zor bir görev beni bekliyor. Ertuğrul hurda bir gemi yolda bakıma ihtiyacı var yani geminin içine binevi tersane kurmam gerekiyor. Aranızdan gönüllü istiyorum. Gönüllü olacak olan var mı.
Bütün tersane gönüllü oluyor. Aralarından bir miktar işçiyi seçiyor ertuğrulun ambarına yerleştiriyor. Kömürle dolduramadığı ambarları, gemi yapımında kullanılan kerestelerle tahtalarla malzemelerle dolduruyor. Ve diyor ki kaptan ali bey:
-Yukarıda rüzgar, aşağıda emek. Ertuğrul böyle yüzecek…
Ve ertuğrul fırkateyni bandonun sahile dizildiği, bütün istanbulluların kıyı boyunca toplandığı bir gün, şiirlerle şarkılarla yolculanıyor. Önce kuzey yoluna doğru gidiyor, rumeli hisarına doğru istanbulu selamlıyor. Ordan geri dönüyor, ve kerteriz alarak marmaraya ordan çanakkale, ege, japonyaya doğru yola çıkıyor.
Ertuğrul fırkateyni yolculuk boyunca binbir zorluklarla karşılaşıyor. Gemiyi fareler basıyor, yüzlerce fare. Baş edemiyorlar, bir limanda karşılaştıkları çinli denizciler onlara akıl veriyorlar diyorlar ki:
-Ya farelerle baş etmenin bir tek yolu vardır.
-Nedir?
-Bu farelerden on tanesini bir kenara koyun yiyecek vermeyin belli bir zaman sonra fareler birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Katil fareler üreyecek. Kalan 2-3 tanesini alın onları gemiye salın farelerin hakkından ancak, katil fareler gelir.
Ve bunu uyguluyorlar.
Sonunda japonyaya varıyor osmanlı heyeti. Ama o yıllarda bir geminin 3-3.5 ay da alması gereken yolu ertuğrul neredeyse 11 ayda tamamlıyor. Japonlar bakıyorlar ki ufuktan bir şey geliyor ama bu nedir. Yelkenin de yamanmadık bir yer kalmamış, güvertesinde tahta çakılmamış bir yer yok. Bizimkiler çıkıyor limana, japonlar diyorlar ki:
-Tarih boyunca nuhun gemisi diye bir geminin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz, ama siz türkler büyük denizci milletsiniz.
Bizim tabi hemen göğsümüz kabarıyor.
-Bu gemiyle buraya kadar gelmeniz mucize.
Ama diyor japonlar mucizede bir kez olur, nasıl geri döneceksiniz?
Osmanlı heyeti tokyoya geçiyor. Meiji’ye sarayın armağanlarını sunuyorlar. Ve sonra bizi kara bir düşünce alıyor. İyi de nasıl geri döneceğiz? Kaptan ali bey çaresizlik içerisin de geri dönüş yolu hazırlıklarına başlıyor. Japonlar çıkıyor karşısına diyorlar ki kaptan ali beye:
-Bakın bu gemiyle gidemezsiniz, bu gemi artık hurda harap bir gemi size yeni bir gemi satalım.
Ali bey diyor ki:
-Ben gemimi bırakmam. Bir kaptanın gemisini bıraktığı nerede görülmüş.
Ne gemi alması kömür alacak para yok. Japonlar anlıyor karşısında çok onurlu bir millet var tıpkı kendileri gibi.
Peki diyor japonlar ertuğrulla dönün ama iki ay bekleyin. Neden? Fırtına zamanı bu iki ay içerisinde arka arkaya 26 tane tayfun gelir. Gelirken şanslıydınız onlara rastlamadınız, ama bu 2 ay da biz balık tutmak için bir kayığı bile bırakmayız. 2 ay bekleyin, sonra gidin.
Bu çok kötü bir haber kaptan ali bey topluyor bütün arkadaşlarını diyor ki:
-Yiğitlerim japonlar diyor ki 2 ay bekleyin fırtına zamanı, elimiz de bir miktar para var bu parayla istanbula geri dönerken uğradığımız limanlardan yiyecek, su, erzak alacağız ama para istanbula belki zar zor ucu ucuna yetecek. 2 ay japonya da beklememiz demek, yol da deniz de 2 ay aç kalmamız demek. Bir akıl verin ne yapalım.
Biri söz alıyor.
-Kaptanım benim bir fikrim var.
-Buyur evladım.
-Japonlardan 2 aylık borç para alalım, burada bekleyelim.
Ali bey şunu söylüyor:
-Bak yiğidim, senin bu söylediğin bizi okyanusda bekleyen tehlikeden daha büyük bir tehlikedir. Ben bunca yolu dilenmek için gelmedim. Bu millet hiçbir zaman el kapılarında dilenci olarak anılmayacak. Buna izin vermem. İşte gecenin karanlığı, beni neyin beklediğini biliyorum. İnen insin herkese haber verin sabah yola çıkıyorum ama inmek isteyen varsa insin, kimseye kırgın dargın değilim. Kalanlarla ben yola koyulacağım.
Sabah güneş doğmadan kaptan ali bey köşküne geliyor.
-Kaç eksiğimiz var?
-Hiç eksiğimiz yok kaptanım.
Bir denizci bile ertuğrulu terk etmiyor. Herkes görev yerinde japonlar gitmeyin kalın diyorlar gidemezsiniz fırtına var. Hayır diyor ali bey biz sevdiklerimizi çok özledik.
İşte japonlar bu nedenle ertuğrulu unutmazlar. Unutamazlar.
Vira bismillah istanbul.
Denizciliğimizin gereği geminin imamı bir muşambaya sardığı kuranı en üst direğe çekiyor. Sabahın karanlığı, kıyıda japonlar, denizcilerimizin sesleri, o halatların yelkenlerin çıkardığı sesler. Ertuğrul kıyıdan açılıyor. Açılırken kapkara bir su çıkıyor ortaya karanlık büyüyor büyüyor büyüyor ve ertuğrul kayboluyor. Japonlar öylece bakakalıyor.
Geri dönüş yolculuğunun 5. Günü, 16 eylül 1890 ertuğrul kendini büyük bir fırtınanın içinde buluyor dalga boyları 10-15 metre neredeyse. Ertuğrul iç denizler için yapılan bir fırkateyn, okyanus dalgalarını nerden bilsin. Ertuğrulun ambarında işçiler emekçiler tahta yetiştiremiyor. Ertuğrul su almaya başlamış ama emekçiler yinede mücadele ediyorlar okyanusla fırtınayla. Bir bakıyorlar ambarlarına inen merdivende kaptan ali bey büyük üniformasını giymiş. Kaptanlar büyük üniformalarını bir nedenle giyerler. Gemileri bir limana girerken ya da çıkarken tören için giyerler. Ama fırtınanın ortasın da eğer kaptan büyük üniformasını giymişse, bunun anlamı şudur, son liman.
Kaptan ali beyi merdivenlerde gören işçiler öylece ona bakakalıyor. Birinin elinden çiviler yere düşüyor. Biri elindeki tahtayı masaya koyuyor. Son liman.
Ama diyor işçilerden biri
-Kaptanım ali bey biraz daha dayanırız.
Ali bey şu konuşmayı yapıyor.
-Yiğitlerim, aslanlarım, yukarı da direğimiz kırıldı. (3 direklidir fırkateynler bu 3 direk de aşağıda omurgaya bağlı, biri kırıldı mı gönyesi şaştı demektir o geminin. Yani direği kırılan bir fırkateyni hiçbir güç fırtına da su üstünde tutamaz.) sizler elinizden geleni yaptınız. Artık başınızın çaresine bakın. Sizinle olmak büyük bir onurdu.
Ali bey tam merdivenlerden çıkacakken işçilerden birisi diyor ki:
-Kaptanım ali bey, asıl sizinle birlikte olmak bir onur ama desenize biz bunca zaman ellerimizle tabutumuzu çakmışız.
-Evet. Diyor ali bey. Evet yiğidim bu bir tabut ama her tahtası her çivisi senin olan bir tabut. İçinde rahat uyu.
O sıra da güverteden bir ses.
-Kaptanım! Kaptanım! Ali bey koşun!
Merdivenleri çıkıyor ali bey uçarcasına.
-Ne oldu yiğidim?
-Kaptanım bakın bakın!
Bir dalga alçalıyor, önlerinde bir deniz feneri, bir ışık.
Deniz feneri demek, arkası bir kurtuluş süt liman bir deniz demek bir sığınak demek. Tam önlerinde. Hemen harita masasına gidiyor ali bey bakıyor.
-Burası oşima adası. O kaşinozaki feneri olmalı.
Ama direk kırıldı dağılıyor ertuğrul, yalvarıyorlar ali beye bir şey yapın, ne olursunuz bir şey yapın, kurtuluş bu kadar yakınken bitmesin herşey lütfen.
Bir dakika diyor ali bey bir dakika.
-Faryap! Faryap!
Yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Hatta japonyadan istanbulda kendilerini bekleyen anneleri, eşleri ya da kız çocukları için kadınlar için özene bözene aldıkları japon ipekli kumaşlarını bile elden ele kazana atıyorlar. Çünkü biliyorlar ki istanbula götürecekleri en güzel armağan kendileri. Son bir buhar gücü lazım bize son bir buhar gücüyle şu feneri döndük mü kurtulduk. Gidemedik zaten batıyoruz.
Ertuğrul büyük bir buhar gücüyle yaralı bir hayvan gibi inliyor. Ve yaydan fırlayan bir ok gibi hızla dalgaların üzerinden ileriye atılıyor son sürat deniz fenerine doğru gidiyoruz. Kurtulduk diye sevinirken, öndeki dalga alçalıyor bakıyorlar ki her yer kayalık. Yanlış yöne gidiyorlar, ve faryap yapmış bir gemiyi fırtına da durdurmanın olanağı yoktur.
O gece kaşinozaki fenerinin kapısı saatlerce çalınır. Fırtınadan dolayı içerdeki japon fener bekçileri kapının sesini zor duyuyorlar. Açıyorlar kapıyı, yaralı, ıslak bir grup kazazede tamam ama bir gemi battı kim bunlar. Bizimkileri içeri alıyorlar, dil sorunu var japon fener bekçileri o renkli bayrakları getiriyorlar. Hani denizciliğin bir dilidir ya o bayraklar, bayraklarla anlaşır tümce kurarlar ya. Bizimkiler dünyanın bir ucunda en uzaktaki deniz fenerinin tabanına renkli bayraklarla tümceler kuruyorlar diyorlar ki: ‘’İlerde bir türk gemisi battı, yardım edin.’’ Yapacak hiçbir şey yok. Fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. 69 denizcimiz fenere ulaşmayı başarıyor. 500’ü aşkın denizcimiz hala kayıp. 69 denizcimiz tabi soğuk titriyor üşüyorlar deniz fenerinde. Köy halkı çok yoksul onları ısıtmak istiyorlar ama ateşleri bile yok. Ve japonlar soyunuyor, bizim bir denizcimizi 4-5 japon kucaklıyor. Kendi bedenlerinin ısısıyla bizim denizcilerimizi ısıtmaya çalışıyorlar.
Bu kaşinozaki fenerinin bulunduğu ada çok küçük bir ada. Karaya şöyle yakın bir mesafe de ve japon halkı oranın köylü halkı şuna inanıyor. Yüzyıllar yüzyıllar önce bir rahip bu küçük adayı karaya bağlamak için bir köprü yapmak istiyor. Fakat orada bir deniz ejderhası bir canavar yaşıyor. Rahip canavar ile pazarlığa oturuyor diyor ki:
-Ya izin ver şu köylüler adaya rahat gidip gelsinler bir köprü yapayım.
-Peki diyor ejderha fakat güneş battığında başlayacaksın köprüyü yapmaya sabah ilk horoz öttüğünde bırakacaksın köprüyü tamamladın tamam, ama horoz öttüğünde tamamlayamazsan yarım kalacak.
Ejderhayla bu anlaşmayı kabul ediyor. Ve güneş batar batmaz, kıyı ile ada arasına köprü yapmak için kayalıkları sırtına alıp taşıyor denize. Köprü uzuyor, uzuyor, uzuyor, ejderha da bir yerden onu gözlüyor, bakıyor ki horozlar ötmeden köprüyü tamamlayacak bu iş ejderhanın canını sıkıyor, ve ejderha horoz sesi çıkarıyor horoz gibi ötüyor. Rahip zamanının dolduğunu sanıp kayalıkları bırakıyor. Ejderha onu kandırıyor ve köprü yarım kalıyor. İşte o kaşinozaki fenerinin olduğu o küçük adayla kıyı arasına göz attığımızda ejderha sırtı şeklinde kayalıklar görürüz kıyıdan denize doğru adaya doğru uzanan kayalıklar görürüz ama yarı da bitiyor. Adayla kıyı arasının yarısı bu kayalıklar, girişi o geriye kalan açık kısımdan ama ertuğrul burayı geçiyor feneri dolanıp arka yoldan girmeye çalışıyor. Oysa ordan giriş yok giriş ön tarafdan ama ancak o bölgede yaşayanlar bunu bilebilir. Çünkü açık denizden baktığınız da o kayalıklar adayı kapatmış gibi gözüküyor.
Yüzyıllar öncesinde kushimato halkının bildiği hala kulaktan kulağa anlatılan bu efsane bana göre kaptan ali beyi yanıltıyor. Bizimkiler, ali bey, ertuğruldaki denizcilerimiz, bunu nerden bilsinler. Bu nedenle asıl girişi geçip fenerin arkasından adaya giriş olduğunu düşünüyorlar. Yüzlerce yıl önce ki bu masal belki de bizimkilerin sonu oluyor.
Yaşanan facia da ölenlerin anısına kaşinozaki fenerinin yakınına ertuğrul fırkateyni mezarlığı yapılır. Ve anıtlar dikilir. Yürekli gemiciler sevdiklerine kavuşamazlar ama, dünyanın bir ucunda izleri kalır.
Japonlar ertuğrulun anısına bir anıt dikiyorlar. Bu yapılan çalışmalar sırasında bir kemik bulunuyor. Orada ölen bir denizcimize ait bir kemik, ve anıtın içinde kum dolu bir kutuya koyuyorlar onu bizim geleneğimize göre toprağa gömüyorlar.
Ertuğrul battı haberi istanbula gelince saray burnunda bir yığın kadın görürüz. Onlarca kadın sarayburnun da marmara denizine bakıyorlar. Çünkü 69 kişi kurtuldu 500 kişi kayıp ya o bekleyen kadınlar ertuğrulda ki denizcilerimizin eşleri, anneleri, çocukları. Belki bir umut ne biliyorsun nerden biliyorsun belki baban bir adaya düşmüştür. Belki bir gemi onu bulur kurtarır. Yabancı bandıralı gemiler marmara denizine giriş yaptığı zaman herkes koşuyor tophane limanına belki sevdiklerini o gemi getirmiştir diye. Bakıyorlar kimse yok yeniden sarayburnuna gelip bir başka gemiyi umutla bekliyorlar. Kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir yıl boyunca sarayburnunda yakınlarını ertuğrulda kaybeden kadınlar yabancı bandıralı gemileri bekliyorlar. Bekleyenlerden biri ayşe hanım kaptan ali beyin karısı. Kaptan ali beyin karısı ayşe hanımın 1894 depreminde evi yıkılıyor. Aksaray yangının da evi yanıyor. Çok yoksulluk çekiyor ayşe hanım bir kulübeye sığınıyor. Kızı nire. Ve bir de ali beyin hiç göremediği ikiz çocukları. Ayşe hanım hamileydi kaptan ali bey sefere çıktığında. İkiz çocukları dünyaya geldi ama kaptan ali bey onları hiç öpüp koklayamadı. Kızı nire, babasını hatırlıyor. Şöyle hatırlıyor diyor ki:
-Anne, baba sözcüğü duyduğumda yüzümde hep bir yumuşaklık hissediyorum. Neden?
Ayşe hanım şu yanıtı veriyor:
-Evladım, baban japonya seferine çıkmadan önce sakal bırakmıştı ve her gece seni sabaha kadar öpüp kokluyordu.
Bir kulübeye sığınıyor ayşe hanım çocuklarıyla, eş, dost, yakın akraba para toplayıp getiriyorlar yardım için.
-Ya ayşe sana bir miktar yardım getirdik.
-Ne bunlar?
-Bir miktar para topladık.
-Almam!
-Ya lütfen muhtaçsın.
-Hayır ne muhtacı benim hazinem var.
-Ya ne hazinesi ayşe al şunu.
-Getireyim mi hazinemi?
-E getir hadi.
Ayşe hanım içeri gidiyor. Bir bohça getiriyor. Hani kadınlar ziynet eşyalarını kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini, takılarını bohçaya sararlar ya, bir bohçayla geliyor ayşe hanım. Yardım toplayıp ona acıyıp parayla gelenler diyorlar ki:
-Ya biz para topladık ama ayşede de altın varmış.
Ayşe hanım itinayla bohçayı açıyor. İçinden, kocası kaptan ali beyin japonya seferi sırasında gemisi ertuğrulun uğradığı 32 limandan hiç aksatmadan gönderdiği aşk mektupları çıkıyor. Ayşe hanım diyor ki:
-İşte benim hazinem bunlar. Alın o paralar sizin olsun.
Kaptan ali beyin kızı Nire büyüyüp genç bir kız olur, zaman içerisin de de evlenir ve bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk büyüyecek Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel olacaktır. Ee Hasan Ali Yücel denilince de akla elbette oğlu Can Yücel gelir. Can Yücel neden ertuğrulu yutan dalgalar gibi öfke dolu böyle büyük devasa şiirler yazdı şimdi anlaşıldı mı. Can Yücel’in şiirlerinde ki öfke sanki ertuğrulu yutan o dalgalara gibi gelir bana ne zaman onun şiirlerini okusam.