Kalbi gün geçtikçe ağırlaşıyordu şimdi. Bu öyle bir kalb haline gelmişti ki üzerine düşüldükçe bedeni ödevlerini küçümsüyor, bıçakla açılmış yaralara benzeyen ağızlarından hep bir defalıkmış gibi az az kan kusuyor, en küçük ihmallerde hatırlansın diye duraklıyor ya da hızla çalkalanmaya başlayarak en uzak hücrelerdeki uyuşuk dikkatleri bile korkuyla irkilitiyor, basınçlı kanla tartaklıyordu. -Bir gün geldi ki büyük evin bütün odalarına yerleşen, sahiplerini bahçedeki kulübeye kovan kaprisli, benzeri görülmemiş yepyeni bir uşak gibi biricik efendisi oldu adamın. Hırçınlaşmakta ve istemekteydi bu kalb.
Sayfa 21
hani dersen, uzak dur denizlerden dalgalardan, kıyılardan, yüzümden giderim giderim de yer dibinden kahırla devşirdiğim papatyalar isyan ederler dağlarımıza boyun bükerim; yarılır cihân boyun bükersin; parçalanır gök sesimi dünyanın en güzel bahçesine bıraksam Hicâz nağmeleriyle yanar mı kirpiklerin dudakların, omuzların, ellerin kan tutar bizi gül kıvamında yol tutar, yel tutar sessizlik tutar savurur arzın cehennemine seni bende tutar o kadîm devrân beni ikindi uykusu gibi düşürür sızlayan perçemlerine pusulanın dumanında yitirdim senin çokluğunu, benim azımı zevâl vaktindedir kum saatleri kum dedim de, çöl takıldı dilime vâhaların bedesteninde beyhûde fidanlar, küf çiçekleri
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Aslında bir general kızıyla böyle konuşmamalıyım, aksine meslektaş­larım gibi savaş broşürleri ve makaleleri yazmalıyım. Oysa ben olmayacak bir fikre saplanmışım, savaşın bir suç ve bir aptallık olduğunu düşünüyorum. Sizi etkilemek istemem. Zaten bir gün bu konuşmalarım nedeniyle başımın derde gi­receğini biliyorum. Belki de 'düşmandan,' İngiltere'den yeni geldiğim için mikrop kapmışımdır. Belki de artık net göremi­yorumdur. Belki bir başkasının da oğlu vardır bir Sırpın, bir Rusun. Ancak şimdi her şeyi savaşın penceresinden gör­mek zorundayız. Otuz yıl geçtikten sonra ben bunları değiş­tiremem: Benim için Fransız, Rus ya da Avusturyalı böbrek yoktur, düşman kan hücrelerine bakılarak tespit edilemez; ben yalnızca hasta birinin olduğu ve yardım edebileceğim yerde bulunabilirim. Zafer kazanan insanlık değil, hasta olan kişi doktora ihtiyaç duyar. Başka bir şeyle uğraşamam, uğraşmak da istemiyorum. Ben burada tek bir insana yar­dım edebilmek için kendimi paralarken, öte tarafta ordu altı tümeni tamamen yok ettiği için sevinir. Bir doktor olarak as­ker gibi düşünmek pratik ve yararlı olabilir, ancak ben böy­le düşünemeyecek kadar yorgunum.
Hastane kapısında başçavuşumuz, "asker misin, peşmerge mi?" diye soruyor, "yüzün gözün kan içinde" diyerek dalga geçiyor. "Peşmergeyim" dedim. Adama saldıracağım, tutuyorlar beni. Tırnaklarını sökeceğim, o kadar sinirlendim. Badimi hemen ameliyata aldılar, ayağı kestiler, çıktığında yarı baygındı. Askeri hastanelerde lo kal anestezi yapıyorlar. Uzun bir süre bir şey yiyemedim. Mayın patla dığında badimin ayağından kopan et parçaları yüzüme vurdu, ağzıma doldu. Devamlı tükürdüm. Alışkanlık oldu. "Arkadaşlarım, ae öyle makineli tüfek gibi tükürüyorsun" diyordu. Ben yutkunmaya çalışıyorum. Arkadaşımın ayağından kopan et parçaları hep ağzımda gibi. Ameliyattan çıktı, elimi tuttu, "hiçbirini sağlam bırakma, hepsini gebert" dedi. Sonra onu Diyarbakır'a götürdüler, protez yapmışlar, sevgilisi vardı ayağı koptu diye bırakmış onu, hep "dönünce evleneceğim" derdi. Şimdi çok içki içiyor..
Sayfa 242 - Metis Yayınları·Kitabı okuyor
Anı
"Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zamana dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değerleri sperm ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirleyici bir rol oynadıkları için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip, anayer gibi özgül kurumlar yaratır, yani koca eşinin evinde oturmak zorunda kalır.”
nasıl yapabiliyorsunuz?
"Nasıl yapabiliyorsun tüm bunları; en ufak bir sıkıntı duymadan insanların hayatını mahvediyorsun?" "Nasıl mı yapıyorum?" diye karşılık verdi Abdül gözleri çakmak çakmak. "Asıl siz nasıl yapabiliyorsunuz? Nasıl her şeye bu kadar kolay ikna oluyorsunuz? Anlamadığınız fikirlere tutunuyorsunuz, tanrılara yalvarıyorsunuz, birbirinize sonsuz aşk yeminleri ediyorsunuz... Sonra tüm inançlarınız yerle bir olduğunda, hiçbir şey değişmemiş gibi yolunuza devam ediyorsunuz. Bir de utanmadan buna gelişme deyip aslında hiçbir şeyden ders almıyorsunuz. Sözlerinizin, inançlarınızın kendi gözünüzde bile hiçbir hükmü, değeri yok aslında. Şu ya da bu yol farketmiyor sizin için; yeter ki sefil varlığınızı anlamlı kılacak bir yalan olsun hayatınızda. Ve her zaman söyleyecek ne kadar çok sözünüz var! Bilhassa en ahmak olanlarınızın. İnsan denen şey, doğanın yarattığı en sapkın hayvan türü; milyarlarca kendini ifade etme manyağı hayvan!"
Sayfa 164 - Alfa Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı