Şef Bol Darbe, geçmişte yerli hikâyelerini çarpıtan beyaz adamlara karşı duyduğu derin güvensizliği aşarak nihayet konuşur. Anlattığı şey, sadece bir kültürün bitişi değil, kendi hayatının da nasıl bir "hiçliğe" gömüldüğüdür.
Şef, çocukluğunda ve gençliğinde Büyük Düzlükler'de özgürce at koşturan Karga halkının o görkemli dünyasını anlatır. Hayat; avlanmak ve savaşmak gibi iki kutsal amaç üzerine kuruludur. İsimlerinden pişirdikleri yemeğe kadar her şey bu düzene hizmet eder. Ahlaklarının merkezinde ise toprağa çaktıkları ve sınırlarını, onurlarını koruyan oyma tahta kazıklar vardır. Şef, en az Avrupa uygarlıkları kadar karmaşık ve derin metaforlarla örülü bu muazzam medeniyeti bizzat yaşar.
Ancak bu medeniyet, beyaz adamın gelişiyle kökünden sarsılır. Beyaz adamlar yerlilerin topraklarını ellerinden alır ve onları rezervasyonlara (sınırlı kamplara) kapatır. İşte trajedi tam bu noktada başlar: Şef, hayatının belki de sadece ilk 10-15 yılında bu özgür ve anlamlı dünyayı yaşamıştır. Şu an yaşlı bir adam olarak bu hikâyeyi anlatırken, hayatının geriye kalan o koskoca 40-50 yıllık dönemini tamamen yok sayar. Çünkü beyaz adamın gelişiyle ne avlanacak bir alan ne de uğruna savaşılacak bir onur kalmıştır.
Şef, ömrünün neredeyse tamamını kaplayan o uzun, sessiz ve esaret altındaki yılları tarihe gömen şu kahredici sözü söyler:
"Ondan sonra hiçbir şey olmadı."
Çünkü onun gözünde, beyaz adamın gelişiyle halkını var eden o kadim dünya ölmüştür ve dünyası ölen bir insanın, sonrasında geçen onlarca yıllık ömrü de yaşanmış sayılmaz.
Ama kuşkunun baskın anları var. İçini kaplama, onu endişeden, hasretten, üzüntüden perişan etme anları. Soluksuz kalıyor o baskınlarda. Sanki yüzlerce karga içinin dallarından aynı anda havalanıp birbirine çarpa çarpa başka dallara konuyor.
Bütün gerçek filozofların gözleri hep açık olmalı. Hiç beyaz karga görmemiş olsak da, aramayı sürdürmeliyiz. Günün birinde benim gibi bir şüpheci bile daha önce inanmak istemediği bir olguyu kabul etmek zorunda kalabilir. Bu olasılığın kapısını açık tutmasam, dogmatik biri olurdum. Gerçek bir filozof olmazdım o zaman.
Günümüzde “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini sıkça duyuyoruz.
Ancak köleliğin tarihine dair bu satırlar, gerçek köleliğin ne anlama geldiğini acı bir şekilde hatırlatıyor: Zincirler, damgalanmış insanlar, açlık, zorla çalıştırma ve ölüm…
Çalışma hayatındaki sorunları konuşmak elbette önemli. Ama tarihsel kavramları kullanırken, onların gerçek ağırlığını da unutmamak gerekiyor.
Bu nedenle, “beyaz yakalı kölelik” benzetmesini yapanların bu satırları okumasını tavsiye ederim. Bazen tarih, kullandığımız kelimeleri yeniden düşünmemizi sağlar.
Tzvetan Todorov, Amerika’nın Fethi adlı kitabından, İspanyolların Meksika halkına yaptığı zulüm üzerine kısa bir alıntı;
Sekizinci bela, İspanyolların maden ocaklarında çalıştırmak için köle almalarıydı. Öncelikle, daha önce Azteklerin kölesi olanları aldılar; sonra boyun eğmeyi kabul edenler, son olarak da yakalananlar alındı. İstiladan sonraki ilk yıllarda köle trafiği arttı, kölelerin efendileri sık sık değişti. Kölelerin yüzlerine kraliyet alametine ilave olarak o kadar çok işaret koydular ki yüzleri kimin alıp kimin sattığını gösteren harflerle doldu.
Dokuzuncu bela, Yerlilerin erzak taşımak için sırtlarında ağır yüklerle altmış league (5km) yol gittikleri maden ocaklarında çalışmaktı… Yiyecekleri bittiğinde, maden ocaklarında veya yollarda ölüyorlardı, çünkü yiyecek satın alacak paraları yoktu ve kendilerine yiyecek verecek kimse de yoktu. Eve dönenlerin çoğu öyle kötü bir durumdaydı ki kısa süre sonra öldüler. Maden ocaklarında, özellikle Oaxaca’dakilerde ölen Yerlilerin cesetlerinden çıkan kötü koku salgın hastalıklara yol açtı. Maden ocaklarının etrafındaki yarım league mesafede ve yolun büyük bir kısmında cesetlere veya kemiklere basmadan yürümek zordu, cesetleri yemek için doluşan kuş ve karga sürüleri öyle çoktu ki