• Kahvemi alıp oturdum pencerenin önündeki çekyata. Dışarıda güzel bir hava vardı, öğle saatleriydi. Gökyüzü açık mavi ve bulutlar üzerine serpilen pamuklar gibi o kadar canlı ve güzel ki tıpkı üç boyutlu bir tablo gibi. Şöyle bir süzdüm görebildiğim her evi, orta yaşlı şalvarlı teyzeler bahçedeki sebzeleri topluyor, bahçesini suluyor, inek ve koyun besleyen teyzeler ise hemen evlerin arkasındaki küçük tepecikte hayvanlarını otlatıyor. Bir an aklım memleketime gitti bizimkiler ne yapıyordur diye düşündüm ve hayal ettim.

    Şimdi Balıklıgöl yine kalabalıktır, dışarıdan gelenlerden ziyade bizimkiler vardır. Girişte kaynamış mısır, simit tezgahı önünde toplanan insanlar kimi simit kimi mısır alıp göle doğru yürüyor, üçe ayrılan yolun birincisinden gidenler mutlaka değirmenin önünde resim çeker, çocuklar değirmene el uzatmasın diye anneler kollarından tutup çekiştirerek götürür. Turistler yer yer toplanmış, hepsi kendi tercümanının anlattığı Ayn Zeliha gölünün ve Hz. İbrahim’in ateşe atılma kıssalarını dinliyor. Kalenin üzerindeki iki uzun sütunu göstererk hz. İbrahim’i oradan salladıklarını anlatıyor, o anlatırken turistler caminin arkasında kalan kaleye, üzerindeki iki uzun sütuna bakıyor. Bakın şu ufaklıklar da bizim Urfalı uyanıklar, turistlerin etrafında dolanıp ‘’Size türkü söyleyeyim mi?’’, ‘’Hz. İbrahim’in ateşe atılmasını anlatayım mı?’’ diyerek harçlık alma peşinde. Ha birde bu göldeki balık cinsinin dünyada henüz bir başka eşi olduğunu kimse görmemiş. Gölün yanında fotoğraf çeken gençler yem satan kulübelerin önünde sıra bekleyen çocuklar…

    Yukarıya doğru çıkıyorum, burası Urfa’nın eski sokakları en eski yapılarının bulunduğu yer, halamın evi buradaydı şimdi yıkıp yerine park yaptılar. Halamın evinde geniş bir avlu vardı, içinde kocaman bir dut ağacı, tam karşıda yukarı çıkan bir merdiven, sol tarafta ise iki oda vardı. Odaların ortasından bir merdiven aşağı iner. Burada banyo, tuvalet ve mutfak vardı, tabiî bunlar küçük mağaracıklardı hatta halam mutfağın karşı duvarının arkasında da bir mağara olduğunu ama çok büyük ve diğer komşunun evine ulaştığından kapattıklarını söylemişti. Burada birçok evin altında mağaralar vardı ve bu eski döküntü evlerin damı yazın müthiş bir manzaraya sahipti. Balıklıgöl aşağıda kalıyor kırmızı ışıklandırmalar ile kale ve gölün etrafını izlemek insanı dinlendiriyordu. Evet bizim sahilimiz yoktu, kayalarına oturabileceğimiz yahut sahil boyu yürüyebileceğimiz ama uzun merdivenleri ve geri dönüşü tünelden olan bir kalemiz ve içindeki özel balıkları ile hikayesiyle eşsiz bir gölümüz var.

    Bu eski evlerin arasında dolaşırken burnum sızlamaya başlıyor evet evet yakında bir yerde isot temizliyolar kesin, aşağı sokağa iniyorum ve kokunun geldiği adresteyim. Ellerine eldiven geçirmiş büyük leğenleri önlerinde, koca çuvallar etraflarında kırmızı isotlar yığılmış. Bir teyze tokmakla isotun tohum kısmına vurup seri şekilde diğer teyzelere atıyor onlar da tohumunu temizledikleri biberleri ikiye üçe bölüp leğene atıyor. İsot kokusunu bile özlediğimi hissediyorum ve kokluyorum bol bol. Selam verip kolay gelsin diyerek uzaklaşıyorum. Oradan ana caddeye çıktığımda güneş tam tepedeydi sanırım hava 40 derece falandır. Yürüyerek dönmek istiyorum eve ama biri bana sesleniyor sanki kapı sesi nerden geliyor…
    ‘’Deryaaa, mari korkuttun beni gızım nie ses vermiyon bea sesleniyorum ne zamandır sana’’
    ‘’Kusura bakma Elif abla yaa dalmışım öyle memleketi düşünüyordum’’
    ‘’Abe Allah senin iyiliğini versin bişi oldu sandım saa beaa’’

    https://youtu.be/hnTjvCiYyYQ
  • -kaynamış süt mısır!
    gözlerinin baktığı yerde bir bülbül
    gülüne şarkı söyler şimdi,
    ve sana tüm bakan gözlerin,
    bulunduğu bedenlerinin,
    taşıdığı kalplerin içinden
    en güzel salavatlar
    huzuru üfler aynı güzellikteki
    vicdanlara..

    -kaynamış süt mısır!
    sigaramın izmariti
    parmağımı yakma hinliğinde,
    sarı saçlı dudağını çekiğe büzmüş
    nükleer başlığı konuşurlar
    dünyayı yakmaya yeten hinlikleriyle..
    bana yol ver kalbinde
    dediğim günlerdeyim halen,
    kabul edilmiş bir kader,
    içinden çıkılamaz bir keder,
    terden akan umutlar..
    benim daracık dünyamın
    çıkmaz sokağında kilit bir trafik,
    mısırcıya yol vermiyorlar,
    azar yemekte garibim üstelik..
    bir sevgili
    sevgilisinin dondurmasından
    "-bir ısırık al aşkım",
    sıcakta ne güzel giderdin sen,
    hatta bence
    şimdi,
    arkanda bıraktığın soğuk bir esinti
    ki müsebbibi dalgalanan kokun..
    açar yolları tüm gönüllere
    mısırcı bile onlardan hariç değil..

    -kaynamış süt mısır!
    mısırcının bakışında
    akşamki yemeğin acabası,
    yarın ne olacağım diyen
    bir şirket sermayesi,
    yarın cennetteki nehirleri göreceğim
    diyen çöl hayatının son deminde
    ölüm döşeğindeki zenci,
    çocuk uyumuşken ütü yapan bir anne,
    bir telaş tüm yüreklerde,
    bir garip ve hazin öykü,
    ve sana giden yollarım şairde kapalı
    ben de var bile olamıyorken,
    önündeki yola bakan
    bir garip ben..
    içimde sana yürüyormuşum gibi,
    bana sarılıyormuşsun gibi,
    sevişiyormuşuz gibi,
    beraber ölecekmişiz gibi sanki,
    hani hep dediğim gibi sana..
    önce ben..

    Kâtip abi
  • Basit hastalıklar evde tedavi edilirdi. Bilinen basit tedavi yöntemlerinin çoğu yanlıştı. Doktorların bütün itirazlarına rağmen yanıklara diş macunu sürülürdü. Bazıları sulandırılmış mısır unu, yoğurt sürer veya ortadan kesilmiş bir domatesi yanık yerin üstüne yapıştırırlardı. Eziklerde, kas zedelenmelerinde zeytin, çekirdeğiyle birlikte, soğan da eklenerek havanda dövülür, ezik yere konup üstüne bez bağlanırdı. Küçük çocuklar sağa sola başlarını çarptıklarında oluşan şişliklere ağızda çiğnenmiş ekmek içi konur, kesiklere tütün bastırılırdı. Düşüp dizini yaralayan çocukların yaraları, çocuğun çığlıkları arasında oksijenli suyla silinir, tentürdiyot veya kolonya sürülürdü. Çarpma sonucu oluşan morluklara taze et konur, sırt ağrılarını gidermek için sırta bardak çekilirdi. Bardak çekmek herkesin elinden gelen bir iş değildi. Bardağın içinde ispirtolu pamuk yakılıp sırta kapatılırdı. Bardaktaki oksijen bitince ispirtolu pamuk söner, sırtın derisi şişip bardağın içine adeta dolardı. Bir süre böyle durduktan sonra bardakların ucu hafifçe kaldırılır, içi hava dolan bardak deriden hemen ayrılırdı. Üşütmekten kaynaklanan inatçı öksürüklerde balla karabiber karıştırılır, sırta sürülür, üzerine bir havlu konduktan sonra hasta sıkıca giydirilirdi. Üşütmüş, ateşli hasta terletilirdi. Üzeri iyice örtülür, sıcak çay ve çorba içirilir, terleyince çamaşırları değiştirilirdi. O yıllarda soğuk algınlıklarında en sık kullanılan ilaç Viks’ti. Viks ağır mentollü bir tür kremdi. Şeffaf, griye çalan bir rengi vardı. Üşütmüş olan hastanın sırtına sürülür, hasta buram buram Viks kokardı. Eğer burun tıkanıklığı da söz konusuysa kaynamış suya bir çorba kaşığı Viks konur, buharı burundan iyice çekilirdi.

    Terlemiş çocukların sırtına havlu ya da tülbent koymak akıllıca bir koruma yöntemiydi. Bazı anneler buna çok dikkat ederlerdi. Cereyanda kalındığı takdirde üşütüleceği ve terli terli su içilmeyeceği çocuklara öğretilirdi. Mide bulantısına nane-limon birebir gelirdi. Bir cezve suya bir çorba kaşığı kuru nane atılır, yarım limon sıkılır, bu karışım kaynayınca bardağa süzülüp içilirdi. Üşütmelerde ıhlamur kaynatılırdı. Ihlamur bazı evlerde sevilen bir içecekti. İçine kabuk tarçın, elma kabuğu, hatta tane karanfil katılarak kaynatılır, keskin aromalı ıhlamur çayı sevilirdi. Kabızlığa karşı sinameki kaynatılır, tadı hiç de iyi olmayan bu bitkinin suyu her sabah bir kahve fincanı içilirdi. İshal olan çocuğa pirinç lapası ve haşlanmış patates yedirilir, koyu, şekersiz çay içirilirdi. Zehirlenmeye neden olacağı gerekçesiyle balıkla birlikte yoğurt yenmez, ama her türlü zehirlenme durumunda sarmısaklı yoğurt yenirdi.
  • İskelede bir kadın vardı, denizde tekne. Daha uzaklarda batmamak için direnen güneş. Bir de martı olmayan kuşlar vardı başımın üstünde. Bir kaç delikanlı şezlongları topluyordu. Ve arkamda erkenden yemeğe oturmuş insan sürüsü, güneş batmadan doymak için acele ediyorlardı. İskelede bir kadın vardı, denizde tekne. Birde kaynamış mısır satan kapkara bir adam. Rüzgarı söylemiyorum bir de kameram vardı. Ben mi? Ben asla hiç bir yerde olmadım ki!

    (ihtiyar - geçici insan masalları)