• Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.

    2. O öyle bir Rab'dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O'nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.

    3. Hâlbuki O, göklerde de Allah'tır, yerde de. Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da. Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir.

    4. Onlara Rablerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirmesinler.

    5. Nitekim hak (Kur'an) kendilerine gelince onu yalanladılar. Fakat alay ettikleri şeyin haberleri kendilerine ilerde gelecektir.(1)

    (1) Hicretten sonra İslâm'ın devlet olması, Bedir zaferi, İslâm'ın fütuhatı ve yayılması, o gün için hayal bile edilmiyor, İslâm alay konusu oluyordu. Âyet, önceden bu tarihî gelişmelerin haberini veriyor, İslâm'la alay edenlerin ahirette beklenmedik şekilde karşılarına çıkacak azaba da işaret ediyor.
    6. Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

    7. (Ey Muhammed!) Eğer sana kâğıda yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, yine o inkâr edenler, "Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir" diyeceklerdi.

    8. Bir de dediler ki: "Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!" Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. (Hemen helâk edilirlerdi.)

    9. Eğer onu (Peygamberi) bir melek kılsaydık yine onu bir adam (suretinde) yapardık(2) ve onları yine içinde bulundukları karmaşaya düşürmüş olurduk.(3)

    (2) Müşrikler, melekleri kadın suretinde hayal edip böyle inanırlardı. Bu inanışın yanlışlığını vurgulamak üzere, onlara melek gönderilse bile bunun kadın suretinde temsil edilemeyeceği ifade edilmiştir. (Bakınız: Zuhruf sûresi, âyet, 19)
    (3) Kâfirlerin ısrarla istedikleri şekilde peygamber bir melek olsaydı, o melek bir insan suretinde gelecekti. Çünkü sıradan insanların meleği asıl şekliyle görmelerine imkân yoktu. Bu defa onların bu husustaki şüpheleri ve müşkülleri aynen sahnelenmiş olacaktı. Zira peygambere dedikleri gibi ona da, "Sen de bizim gibi bir beşersin, melek olamazsın" diyeceklerdi.
    10. (Ey Muhammed!) Andolsun, senden önce de birçok peygamber alaya alınmıştı da onlarla alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıp mahvetmişti.

    11. De ki: "Yeryüzünde gezin dolaşın da (Peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl olmuş bir görün."

    12. De ki: "Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir?" "Allah'ındır" de. O, merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    13. Gece ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    14. De ki: "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan, beslediği hâlde beslenmeye ihtiyacı olmayan Allah'tan başkasını mı dost edineceğim." De ki: "Bana, (Allah'a) teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma (denildi)."

    15. De ki: "Ben Rabbime isyan edersem gerçekten, büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım."

    16. (O günün azabı) kimden savuşturulursa, gerçekten (Allah) ona acımıştır. İşte bu apaçık kurtuluştur.

    17. Şayet Allah sana bir zarar dokundursa, bunu O'ndan başka giderecek yoktur. Fakat sana bir hayır dokunduracak olsa onu da kimse gideremez. Bil ki O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    18. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    19. De ki: "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir.(4) İşte bu Kur'an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?" De ki: "Ben şahitlik etmem." De ki: "O, ancak tek bir ilâhtır ve şüphesiz ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."

    (4) Kureyşliler, "Ey Muhammed! Senin hakkında yahudilere, hıristiyanlara sorduk, peygamberliğine dair bir haber olmadığını söylediler. Bize senin peygamber olduğuna dair bir şahit göster" demişler ve bunun üzerine bu âyet inmişti.
    20. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.(5) Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.

    (5) Çünkü Tevrat'ta ve İncil'de Resûlullah hakkında tanıtıcı bilgiler vardır. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 146)
    21. Kim Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.

    22. Onları tümüyle (mahşere) toplayıp da Allah'a ortak koşanlara, "Nerede, ilâh olduklarını iddia ettiğiniz ortaklarınız?" diyeceğimiz günü hatırla.

    23. Sonunda onların manevraları, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz (O'na) ortak koşanlar değildik" demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

    24. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve iftira edip durdukları şeyler (uydurma ilâhları) onları nasıl yüzüstü bırakıp kayboluverdi?

    25. İçlerinden, (Kur'an okurken) seni dinleyenler de var. Onu anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler (gereriz), kulaklarına ağırlık koyarız.(6) Her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar. Hatta tartışmak üzere sana geldiklerinde inkâr edenler, "Bu (Kur'an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değil" derler.

    (6) Konu ile ilgili olarak bakınız: İsrâ sûresi, âyet, 46.
    26. Onlar başkalarını ondan (Kur'an'dan) alıkoyarlar, hem de kendileri ondan uzak kalırlar. Onlar farkına varmaksızın, ancak kendilerini helâk ediyorlar.

    27. Ateşin karşısında durdurulup da, "Ah, keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve mü'minlerden olsak" dedikleri vakit (hâllerini) bir görsen!

    28. Hayır, (bu yakınmaları) daha önce gizlemekte oldukları şeyler onlara göründü (de ondan). Eğer çevrilselerdi, elbette kendilerine yasaklanan şeylere yine döneceklerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

    29. Derler ki: "Hayat ancak dünya hayatımızdır. Artık biz bir daha diriltilecek de değiliz."

    30. Rab'lerinin huzurunda durduruldukları vakit (hâllerini) bir görsen! (Allah) diyecek ki: "Nasıl, şu (dirilmek) gerçek değil miymiş?" Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki, gerçekmiş" diyecekler. (Allah), "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!" diyecek.

    31. Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara ansızın o saat (kıyamet) gelip çatınca, bütün günahlarını sırtlarına yüklenerek, "Hayatta yaptığımız kusurlardan ötürü vay hâlimize!" diyecekler. Dikkat edin, yüklendikleri günah yükü ne kötüdür!

    32. Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

    33. Ey Muhammed! Biz çok iyi biliyoruz ki söyledikleri elbette seni incitiyor. Onlar gerçekte seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın âyetlerini inadına inkâr ediyorlar.

    34. Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur.(7) Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor.

    (7) Konu ile ilgili olarak bakınız: Sâffât sûresi, âyet, 171-173.
    35. Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

    36. (Davete), ancak (bütün kalpleriyle) kulak verenler uyar. (Kalben) ölüleri ise (yalnızca) Allah diriltir. Sonra da hepsi O'na döndürülürler.

    37. Dediler ki: "Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya!" (Ey Muhammed!) De ki: "Şüphesiz Allah'ın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor."

    38. Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

    39. Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içerisindeki birtakım sağırlar ve dilsizlerdir. Allah, kimi dilerse onu şaşırtır.(8) Kimi de dilerse onu dosdoğru yol üzere kılar.

    (8) İnsan, Allah'ı tanıyacak, iman ve İslâmla bağdaşacak fıtratta yaratılmıştır. Kişi bu fıtratı üzere yürümez; onu bozar, küfür ve sapıklığa kucak açarsa, Allah da onu şaşırtır.
    40. (Ey Muhammed!) De ki: "Söyleyin bakalım. Acaba size Allah'ın azabı gelse veya size kıyamet saati gelip çatsa (böyle bir durumda) siz Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer (putların size yararı dokunduğu iddianızda) doğru söyleyenlerseniz (haydi onları yardıma çağırın).

    41. Hayır! (Bu durumda) yalnız O'na dua edersiniz, O da dilerse (kurtulmak için) dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz o an Allah'a ortak koştuklarınızı unutursunuz."

    42. Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.

    43. Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya.. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.

    44. Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.

    45. Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

    46. De ki: "Ne dersiniz, eğer Allah sizin kulağınızı ve gözlerinizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah'tan başka onu size (geri) getirecek ilâh kimmiş?" Bak, biz âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz, sonra onlar nasıl yüz çeviriyorlar?

    47. De ki: "Ne dersiniz, Allah'ın azabı size beklenmedik bir anda veya açıktan açığa gelse, zalimler toplumundan başkası mı helâk edilecek?"

    48. Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

    49. Âyetlerimizi yalanlayanlara ise, yapmakta oldukları fasıklık sebebiyle azap dokunacaktır.

    50. De ki: "Ben size, 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size 'Ben bir meleğim' de demiyorum. Ben sadece, bana gönderilen vahye uyuyorum." De ki: "Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?"

    51. Kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab'lerinin huzurunda toplanmaktan korkanları, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla (Kur'an ile) uyar.

    52. Rab'lerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.(9)

    (9) Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'e, "Fakir müslümanları yanından kovarsan seninle gelir otururuz" demişlerdi. Hz. Peygamber de "Ben mü'minleri kovamam" buyurmuştu. Onlar, "Bari biz senin yanına geldiğimizde onlar kalkıp gitsinler, biz çıkınca girsinler. Çünkü biz bunlarla oturmayı gururumuza yediremiyoruz," demişlerdi. Resûlullah da bu kişilerin bu sayede müslüman olabileceklerini düşünerek teklifi kabul etmek üzere iken bu âyet-i kerime inmiştir.
    53. Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, "Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?" desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

    54. Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: "Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    55. Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    56. De ki: "Sizin, Allah'tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam."

    57. De ki: "Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah'a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır."

    58. De ki: "Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu." Allah, zalimleri daha iyi bilir.(10)

    (10) Hz. Peygambere karşı çıkanlar, "Seni reddediyoruz, inkâr ediyoruz, ama bize hiçbir şey olmuyor. Gerçekten peygamber olsaydın, başımıza taş yağardı. Hadi hemen böyle bir azap gelsin de görelim," diyorlardı. İslâm'ın ilim ve akıl yoluyla ikna etme prensibini temel ilke olarak aldığını, zorlama ve kaba kuvvete dayanmadığını bilmiyorlardı. Zaten böyle bir azabı istemek, Peygamber'in âlemlere rahmet oluşu ile bağdaşmazdı.
    59. Gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah'ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz'da) olmasın.

    60. O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır). Sonra dönüşünüz yalnız O'nadır. Sonra O, işlemekte olduklarınızı size haber verecektir.

    61. O, kullarının üstünde mutlak hâkimiyet sahibidir. Üzerinize de koruyucu melekler gönderir.(11) Nihayet birinize ölüm geldiği vakit (görevli) elçilerimiz onun canını alır ve onlar görevlerinde asla kusur etmezler.

    (11) Koruyucu melekler, insanların iyi ya da kötü tüm yaptıklarını tespit eden meleklerdir. Konu ile ilgili olarak bakınız: İnfitar sûresi, âyet, 10.
    62. Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah'a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O'nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.

    63. De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"

    64. De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

    65. De ki: "O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir." Bak, anlasınlar diye, âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

    66. O (Kur'an) hak olduğu hâlde, kavmin onu yalanladı. De ki: "Ben size vekil (sizden sorumlu) değilim."(12)

    (12) Âyette şu mesaj verilmektedir: "Ben illa da sizi tasdike zorlayacak, yalanlamanızı engelleyecek, sizi Allah adına cezalandıracak, veya azap geldiği takdirde onu durduracak, sizi ondan koruyacak değilim. Ben, olmuş ve olacakları Allah'ın bana vahyettiği şekilde haber veririm."
    67. Her haberin gerçekleşeceği bir zamanı vardır. İleride bileceksiniz.

    68. Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma.(13)

    (13) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet, 140.
    69. Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

    70. Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur'an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah'tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

    71. De ki: "Allah'ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları 'bize gel!' diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?" De ki: "Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah'ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu."

    72. Bir de, bize, "Namazı dosdoğru kılın ve Allah'a karşı gelmekten sakının" diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah'tır.

    73. O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah'ın "ol" deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O'nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

    74. Hani İbrahim, babası Âzer'e, "Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.

    75. İşte böylece İbrahim'e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı(14) gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.

    (14) Meâldeki "hükümranlık ve nizam" ifadesi, âyetteki "melekût" kelimesinin karşılığıdır. Melekût, Allah'a özgü hükümranlık demektir. "Melekûtu göstermek" de Yüce Allah'ın kâinata koyduğu, hissedilebilen veya hissedilemeyen muazzam nizamı ve tabiat kanunlarını araştırıp anlayabilecek, inceliklerini kavrayabilecek yeteneğin verilmesidir.
    76. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. "İşte Rabbim!" dedi. Yıldız batınca da, "Ben öyle batanları sevmem" dedi.

    77. Ay'ı doğarken görünce de, "İşte Rabbim!" dedi. Ay da batınca, "Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum" dedi.

    78. Güneşi doğarken görünce de, "İşte benim Rabbim! Bu daha büyük" dedi. O da batınca (kavmine dönüp), "Ey kavmim! Ben sizin Allah'a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım" dedi.

    79. "Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."

    80. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: "Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O'na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?"

    81. "Allah'ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin."

    82. İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

    83. İşte kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimiz.. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    84. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh'u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yûsuf'u, Mûsâ'yı ve Hârûn'u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

    85. Zekeriya'yı, Yahya'yı, İsa'yı, İlyas'ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

    86. İsmail'i, Elyasa'ı, Yûnus'u ve Lût'u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.

    87. Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik.

    88. İşte bu, Allah'ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

    89. Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.(15)

    (15) Yani ilâhî kitaplara, onların hükümlerine ve peygamberlerin davetine uyacak mü'minler bulunacaktır.
    90. İşte, o peygamberler, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: "Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur'an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır."

    91. Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler.(16) Çünkü, "Allah, hiç kimseye hiçbir şey indirmedi" dediler.(17) De ki: "Mûsâ'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, parça parça kâğıtlar hâline koyup ortaya çıkardığınız, pek çoğunu ise gizlediğiniz; (kendisiyle) sizin de, babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitab'ı kim indirdi?" (Ey Muhammed!) "Allah" (indirdi) de, sonra bırak onları, içine daldıkları batakta oynayadursunlar.

    (16) Yani Allah'ı, şanına yaraşır şekilde tanımadılar, bilemediler.
    (17) Yahudiler, Peygamberi ve ona indirilen Kur'an'ı inkâr etmek uğruna, kendi peygamberlerini ve kitaplarını inkâr etme durumuna düşmüşlerdi.
    92. İşte bu (Kur'an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke'yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.(18) Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.

    (18) Bu sûrenin 90. âyetinde ifade edildiği üzere, İslâm evrensel bir dindir. Dolayısıyla, Mekke civarındaki insanlar ifadesi tüm dünya insanlığını kapsar.
    93. Allah'a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, "Bana vahyolundu" diyen, ya da "Allah'ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim" diye laf eden kimseden daha zalim kimdir? Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğiniz, ve O'nun âyetlerinden kibirlenerek yüz çevirdiğiniz için bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız" diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!

    94. Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz dünyalık nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hani hakkınızda Allah'ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'ın ortağı olduklarını) iddia ettikleriniz, sizi yüzüstü bırakıp kaybolmuşlardır.

    95. Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte budur Allah! Peki (O'ndan) nasıl çevriliyorsunuz?

    96. O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

    97. O, sayelerinde, kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Bilen bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    98. O, sizi bir tek candan yaratandır. Sizin bir karar kılma yeriniz, bir de emanet bırakılma yeriniz var. Biz anlayan bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıklamışızdır.

    99. O, gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı.(19) Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah'ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

    (19) Bu ifadeyle, meyve ve sebzelerin hayatlarını sürdürme ve gelişme kanunları açısından birbirlerine benzemelerine rağmen tad, renk, koku, yapı ve görüntü olarak birbirlerinden çok farklı oldukları vurgulanmış olabileceği gibi, başka benzerlik ve farklılıklar da kastedilmiş olabilir. Âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın yaratmasındaki muazzam inceliklere bir dikkat çekme vardır.
    100. Bir de cinleri Allah'a birtakım ortaklar yaptılar. Oysa onları O yarattı. Bilgisizce Allah'a oğullar ve kızlar da uydurdular. O, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.

    101. O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O'nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    102. İşte sizin Rabbiniz Allah. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin. O, her şeye vekil (her şeyi yöneten, görüp gözeten)dir.

    103. Gözler O'nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder."(20) O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.

    (20) Allah'ın zatına bu dünya gözüyle ulaşmak, O'nun hakikatini kavramak mümkün değildir. Ahirette ise birçok gözler O'nu görecektir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Kıyâme sûresi, âyet, 23.
    104. Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller(21) geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.

    (21) Basiret, gönül gözü demektir. Kafadaki göze basar denildiği gibi, kalp ve gönül gözüne de basiret denir. Âyetteki "gerçekleri gösteren deliller" ifadesi ile, Allah Teâlâ tarafından Resûlullah'a vahyolunan âyetler ve Allah'ın birliğine, kuvvet ve kudretine delalet eden ve yukarıda geçen âyetlerde dile getirilen ibret alınacak kâinat olayları kastedilmiştir.
    105. Onlar, "Sen iyi ders almışsın" desinler diye ve bir de bilen bir toplum için onu (Kur'an'ı) açıklayalım diye âyetleri değişik biçimlerde işte böylece açıklıyoruz.(22)

    (22) Peygambere gönderilen vahyin karşısında hayretlere düşen müşrikler, "Sen ders almış okumuşsun, yoksa bu okuduğun Kur'an âyetleri ümmî birinin işi değil", diyorlardı.
    106. Ey Muhammed! Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah'a ortak koşanlardan yüz çevir.

    107. Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

    108. Onların, Allah'ı bırakıp tapındıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir.

    109. Eğer kendilerine (başka) bir mucize gelirse, mutlaka ona inanacaklarına dair en güçlü yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: "Mucizeler ancak Allah katındadır. O mucizeler geldiği vakit de inanmayacaklarını siz ne bileceksiniz?"

    110. Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.

    111. Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.

    112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.

    113. Bir de (şeytanlar), ahirete inanmayanların gönülleri bu yaldızlı sözlere meyletsin, onlardan hoşlansınlar ve işleyecekleri günahları işlesinler diye (bu fısıldamayı yaparlar).

    114. "Size Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indiren O iken ben Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde, sakın şüphecilerden olma.(23)

    (23) Kureyş müşrikleri peygamberimize, "Aramızda yahudi veya hıristiyan âlimlerinden bir hakem seçelim. Senin getirdiğin din hakkında onların kitaplarında bulunanı bize haber versinler" demeleri üzerine bu âyetle onlara cevap verilmiştir.
    115. Rabbinin kelimesi (Kur'an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    116. Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.

    117. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı çok iyi bilir ve yine O, doğru yolu bulanları en iyi bilendir.

    118. Artık, âyetlerine inanan kimseler iseniz üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilmiş hayvanlardan yiyin.

    119. Allah, yemek zorunda kaldıklarınız dışında size neleri haram kıldığını tek tek açıklamışken, üzerine adının anıldığı hayvanları yememenizin sebebi nedir.(24) Gerçekten birçokları nefislerinin arzularına uyarak bilmeden (halkı) saptırıyorlar. Şüphesiz senin Rabbin, haddi aşanları çok iyi bilir.

    (24) Yenmesi haram kılınan şeyler için bakınız: Bakara sûresi, âyet, 173; Maide sûresi, âyet, 3; En'âm sûresi, âyet, 145; Nahl sûresi, âyet, 114-115.
    120. Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır.

    121. Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah'a ortak koşmuş olursunuz.(25)

    (25) Müşrikler ölmüş hayvan eti yerler ve aralarında, "Bakın, Muhammed ve ashabı kendi elleriyle kestikleri hayvanların etini yerler de Allah'ın öldürdüğü haramdır, derler" diye dedikodu yaparlardı. Âyet, müşriklerin durumuna düşmemeleri konusunda mü'minleri uyarmaktadır.
    122. Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.

    123. İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.

    124. Onlara bir âyet geldiği zaman, "Allah elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilinceye kadar asla inanmayacağız" derler. Allah, elçilik görevini kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere Allah katından bir aşağılık ve yapmakta oldukları hilekârlık sebebiyle çetin bir azap erişecektir.

    125. Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkıyormuşçasına daraltır, sıkar. Allah, inanmayanlara azap (ve sıkıntıyı) işte böyle verir.

    126. Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Şüphesiz düşünüp öğüt alacak bir toplum için âyetleri ayrı ayrı açıkladık.

    127. Rableri katında selâm yurdu (cennet) onlarındır. Allah, yapmakta oldukları şeylerden dolayı onların dostudur.

    128. Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: "Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız." Onların insanlardan olan dostları, "Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık" diyecekler. Allah da diyecek ki: "Allah'ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir." Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    129. İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.

    130. (O gün Allah, şöyle diyecektir:) "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar şöyle diyecekler: "Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

    131. Bu (peygamberlerin gönderilmesi), Allah'ın, halkları habersizken ülkeleri haksız yere helâk etmeyeceği içindir.

    132. Herkesin amellerine göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.

    133. Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir.

    134. Şüphesiz size va'dedilen şeyler mutlaka gelecektir.(26) Siz bunun önüne geçemezsiniz.

    (26) Âyetteki "va'dedilen şeyler" ile, öldükten sonra dirilme, hesap, cennet, cehennem, iyilere iyi derece, kötülere kötü derece verileceği gibi gerçekler kastediliyor.
    135. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Ama dünya yurdunun sonucunun kimin olacağını yakında öğreneceksiniz. Şüphesiz, zalimler kurtuluşa eremezler.

    136. Allah'ın yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar ve akıllarınca, "Şu, Allah için, şu da bizim ortaklarımız (putlarımız) için" dediler. Ortakları için olan Allah'ınkine eklenmiyor. Allah için olan ise ortaklarınkine ekleniyor.. Ne kötü hükmediyorlar!(27)

    (27) Bu âyet, Cahiliye Araplarının yanlış ve saçma âdetlerinden birini anlatıyor: Hurma, arpa, buğday gibi ziraat ürünleriyle, koyun, keçi, deve, sığırdan Allah için bir pay ayırırlar, misafirlere, fakirlere harcarlar; kendileri bundan yemezlerdi. Bir pay da putlarına ayırır, onu istedikleri gibi putların hizmetlerine harcarlardı. Ayrıca Allah için ayırdıklarından artakalanı putlara ait fona aktarırlar, "Allah zengindir, fazlasına ihtiyacı yok. Putlar ise fakirdir", diye bir de kılıf uydururlardı. Âyette bu akılsızca uygulama kınanıyor.
    137. Yine bunun gibi, Allah'a ortak koşanların çoğuna, koştukları ortaklar, çocuklarını öldürmelerini güzel gösterdi ki; onları helâke sürüklesinler ve dinlerini karıştırıp onları yanıltsınlar. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık sen onları uydurdukları ile baş başa bırak.

    138. Bir de (asılsız iddialarda bulunarak) dediler ki: "Bunlar yasaklanmış hayvanlar ve ekinlerdir. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez. (Şunlar da) sırtları (binilmesi ve yük yüklemesi) haram edilmiş hayvanlardır." Bir kısım hayvanları da keserken üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. (Bütün bunları) Allah'a iftira ederek yaparlar. Bu iftiraları sebebiyle Allah onları cezalandıracaktır.

    139. Bir de dediler ki: "Şu hayvanların karınlarındaki yavrular (canlı olursa) sırf erkeklerimize aittir. Karılarımıza ise haramdır." Eğer ölü olursa, o vakit onda hepsi ortaktırlar. Allah, onların bu tür nitelemelerinin cezasını verecektir.(28) Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

    (28) Arap müşriklerinin batıl inançları çoktu. Bunlardan biri de bir familyadan olan hayvanların bazen erkek bazen dişilerinin eti haram veya helâl sayılır, birtakım isimler altında uydurma helâl haram listeleri yapılırdı. Hâlbuki bu hayvanların deve, sığır, koyun, keçi, erkek, dişi olmaları ya da doğmuş bulunup bulunmamaları, etlerinin haram olmalarının sebebi ve illeti olamazdı. Âyet, bu mantıksızlığı açıklıyor. (Ayrıca bakınız: Mâide sûresi, âyet,103.)
    140. Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah'ın kendilerine verdiği rızkı -Allah'a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.

    141. O, çardaklı-çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri, çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (her biri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı biçimde yaratandır.(29) Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü)(30) verin, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

    (29) Bakınız: En'âm Sûresi, âyet, 99 ve ilgili dipnot.
    (30) Öşür, "onda bir" demektir. Toprak ürünlerinde bu oranda verilen zekâtın özel adıdır.
    142. Yine O, hayvanlardan da irili ufaklı var edendir.(31) Allah'ın size rızık olarak verdiğinden yiyin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

    (31) Âyetin bu kısmı, "O, hayvanlardan yük taşıyanları ve tüylerinden döşek yapılanları yaratandır" şeklinde de tercüme edilebilir.
    143. O, (hayvanlardan) sekiz eşi de yaratandır: (Erkek ve dişi olarak) koyundan iki, keçiden de iki. Ey Muhammed! De ki: "Allah iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Eğer doğru söyleyenler iseniz bana bilerek haber verin."

    144. Yine (erkek ve dişi olarak) deveden iki, sığırdan da iki. De ki: "İki erkeği mi haram kıldı, iki dişiyi mi? Yoksa iki dişinin rahimlerinde bulunan (yavru)ları mı? Yoksa Allah size bunları haram ettiğinde, orada hazır mı idiniz!?" İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kimdir? Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.(32)

    (32) Konu ile ilgili olarak 139. âyetin dipnotuna bakınız.
    145. De ki: "Bana vahyolunan Kur'an'da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah'tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir." Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.(33)

    (33) Darda kalan kimsenin, haram kılınan yiyeceklerden yiyebileceği ile ilgili olarak ayrıca, bu sûrenin 119. ve Bakara sûresi, 173. âyetlerine bakınız.
    146. Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık.(34) Biz elbette doğru söyleyenleriz.

    (34) Konu ile ilgili olarak bakınız: Nisâ sûresi, âyet,160. Aslında bunlar haram şeyler değildi. Yahudiler bir zamanlar bıldırcın eti ve kudret helvasıyla beslenmişlerdi. Sonra saldırganlık, zulüm, hakka karşı başkaldırma, peygamberleri öldürme, faiz alma, insanları öldürmeyi helâl sayma gibi ölçüsüz davranışları sebebiyle birçok temiz rızıklardan mahrum edilmişlerdi. Sığır ve koyun gibi bazı hayvanların yalnızca iç yağlarının kendilerine haram kılındığı ve bu hayvanların onlara haram kılınan tırnaklı hayvanlar kapsamına girmediği âyetin metninden anlaşılmaktadır.
    147. Eğer seni yalanlarlarsa, de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. (Bununla beraber) suçlu bir toplumdan O'nun azabı geri çevrilmez."

    148. Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: "Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz."

    149. De ki: "En üstün delil yalnızca Allah'ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi."(35)

    (35) Bu âyetten Allah'ın; insanların doğru yola ermelerini dilemediği anlamı çıkarılamaz. Burada vurgulanmak istenen nokta, insanların hür iradesine Allah'ın müdahale etmediğidir. İnsanlar doğru, ya da eğri yolu kendi hür iradeleriyle seçerler. Allah da bu tercihlerin aksine bir irade ortaya koymaz. Zira böyle bir şey insan iradesine baskı olurdu ki, bu taktirde insanların sorumlu olmaması gerekirdi. Buna göre Allah'ın, insanları kendi tercihlerine ters düşecek şekilde zorunlu olarak doğru yola getirmek istememiş olması, aslında onların iradelerini bu yönde kullanmadıklarının bir ifadesidir. Kısaca âyet şöyle anlaşılmalıdır: "Siz istemeseniz de Allah sizi doğru yola iletebilirdi. Ama bu sizin hür iradenizi yok saymak olurdu. Bu sebeple Allah sizin tercihinize ters düşecek şekilde doğru yola girmenizi istemedi ki iradenize baskı yapmış olmasın."
    150. De ki: "Haydi, Allah şunu haram kıldı" diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar.

    151. (Ey Muhammed!) De ki: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın.(36) Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin.(37) İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız."

    (36) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 32.
    (37) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsra sûresi, âyet, 33.
    152. Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.(38) Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız.(39) (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

    (38) Yetimin malına en güzel bir şekilde yaklaşmak, onun malının çoğalmasını sağlayacak yolları araştırmak demektir.
    (39) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 286.
    153. İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.

    154. Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler.

    155. Bu (Kur'an) da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

    156,157. "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (yahudilere ve hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik" demeyesiniz, yahut, "Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz, diye bu Kur'an'ı indirdik. İşte size Rabbinizden açıkça bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve (insanları) onlardan çeviren kimseden daha zalim kimdir!? İnsanları âyetlerimizden alıkoymaya kalkışanları, yapmakta oldukları engellemeden dolayı azabın en kötüsü ile cezalandıracağız.

    158. (Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini(40) ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez.(41) De ki: "Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz."

    (40) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Furkân sûresi, âyet, 7,8,21.
    (41) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Mü'min sûresi, âyet, 84,85.
    159. Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.

    160. Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.

    161. De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk'a yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."

    162. Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."

    163. "O'nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim."

    164. De ki: "Her şeyin Rabbi O iken ben başka bir Rab mı arayayım? Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez.(42) Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O size, ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri haber verecektir.

    (42) Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: İsrâ sûresi, âyet,15; Fatır sûresi, âyet, 18; Zümer sûresi, âyet, 7; Necm sûresi, âyet, 38.
    165. O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
  • Sadece sesler onlar; her sabah yedide kafama çakılan yüksek ökçeler, sekizde çocukların ısrarlı ağlamaları, sonra geceleri inlemeler, iç geçirmeler ve ete inen yumruklar… Kaç ay olmuştu, buraya; bu sadece bir koltuk, bir masa, iki sandalye, bir yatak, perde ve halıdan ibaret olan eve taşınalı?

    Böyle söyleyince aklıma takıldı, benim neden iki sandalyem var? Yoksa ufacık da olsa bir umut mu besledim gelip karşıma oturacak diye? Yok yok. Öyle değil, biliyorum. Ben sadece ayaklarımı uzatacak bir sandalyeye daha ihtiyaç duydum.

    Öyle bir ev ki burası tüm odalarının kapısı kapalı, altlarına da kalın çarşaflar tıktım sızmasın soğuk içeri diye. Şimdi içime benzetiyorum o kapıları, içimi de kapadım sızmasın kimse diye!

    Telefon ısrarla çalmaya devam ediyor, susmayacak anlaşıldı. En iyisi tonlarca ağırlığım altında ezilen şu zavallı yataktan kalkmak, kırk beş kilogramlık tonlar… Kim arar beni diye düşünüyorum; ya annem ya ablam. Sanırım hep yok olmamdan korktular. Oysa ben hiç olmadım şu hayatta birkaç rüya ayı hariç.

    Neden aldığımı bilmediğim, muhtemelen ucuzlardı, ucube çizgi film karakterli terlikleri ayağıma geçirip masanın başına gidiyorum.

    Ah tabi annemdi işte! Açıyorum, adlarını ve yüzlerini bile hatırlamadığım, uzun bir akraba dedikodusunun içinde buluyorum kendimi. Cevaplarım ‘haklısın’dan öteye geçmiyor.

    O anlatırken ben şu ikinci sandalyeye uzatıyorum ayaklarımı. Gözlerim bacaklarımda, hani onun çok sevdiği bacaklarımda. Bir ceylanınkine benzetirdi bacaklarımı, elleri ince ince gezinirken, keşfederken beni.

    Oysa bir ceylanın da bacakları vardı, bir aslanın da, domuzun da ve hatta bir ağacın bile vardı bacakları, toprağa sıkıca tutunan. Bu kadar sevecek ne vardı bu kuru et parçalarını?

    Annem sesleniyor “Duyuyor musun Yasemin?” Duymuyordum. Özür diledim hemen, “Bir daha söylesene anne!” dedim. Zaten baştan alacaktı, derdi benimle konuşmak değildi, anlatmaktı.

    En yakınlarımla ilişkim hep böyle oldu. Uzun uzun anlattılar ve ben dinledim. İki metre uzağımda tuttuklarım zaten beni görmüyordu. Kalın bir sis perdesi ile çevriliyim onlar için, görünmüyorum, anlatmıyorlar.

    Yakınlarım öyle mi ya, üzerime monolog halinde akıyorlar. Sanki kaç bin kelime anlatırsak o kadar tutunur sesimize diye yarış halindeler. Bilmiyorlar ki duymuyorum. Ben hep içimde onunla konuşuyorum.

    Annem nihayet telefonu kapatıyor. Ayaklarımla bu çok renkli halıyı eze eze mutfağa geçiyorum. Bir çay suyu koyuyorum; bardağımı, tabağımı ve çatal bıçağımı hazırlıyorum. Kahvaltı yapmayı hala seviyorum mesela, sadece sabahla da sınırlamıyorum. Hem akşam yapılan kahvaltı hep daha doyurucu olmaz mı?

    Sonra hatırlıyorum, bir akşam ona da hazırlamıştım kahvaltı, akşam dediğim de gece on ikiye yakındı. Aç gelmişti o da (o da’ya gerek var mı sizce), gülüşler eşliğinde yapmıştık kahvaltımızı. Saat on ikiyi geçince de “Günaydın!” demiştim ona. “Yine gitti senin kafa” der gibi gülmüştü, günde en az dört beş defa böyle gülerdi bana. Oysa işte yeni güne geçmiştik ve o gülüyordu, tabi ki gün aydın olacaktı.
    Ah, işte kırıldı bardak! Böyle dalıp gitmemeliyim hayallere, hep iş çıkarıyorum kendime. Allah’tan bu defa kesmedim kendimi, kanamadım.

    Yeni bir bardak arıyorum bomboş raflarda, bulamıyorum. Bilinçli mi yaptım bilmiyorum ama her şeyden sadece bir tane almışım. Demek ki o kadar umudum yokmuş. Demek o sandalyeyi de ceylan bacaklarımı uzatmak için almışım.

    Mecbur kahve fincanına dolduruyorum çayımı. Ne fark eder zaten ha cam bardak ha kupa ha fincan, öyle sıkı sıkıya bağlı olduğum alışkanlıklarım yok ki benim. Bir ona alışmıştım, iyi değilmiş ki alışmak…

    Bazıları derler ya rakı tek içilmez; meze ister, sohbet ister, müzik ister. Ben öyle değilim işte. Rakıyı hep tek içerim, masam gibi ıssız olurum.

    Yine daldım bana. Bu ara çok sık dalıyorum kendime, bir eşikteyim artık hissediyorum.

    Aldım çayımı, kırk metrekarelik odama doğru yürüyorum. Bunca hayalden sonra o çok sevdiğim kahvaltıyı bir sigara içimlik ertelemeye karar veriyorum.

    Odam çok büyük, normal bir ailenin salonuymuş burası. Benimse her şeyim oldu bu oda. Üstelik yetiyor da bir oda bir insana. Ah bir de her gece karısını, çocukları duymasın diye, salonda döven o pislik olmasa yan dairede, mutlu bile olurdum belki bu odada.

    Kadın aklıma düşüyor şimdi. Her akşam aynı saatte kapının önüne çöplerimizi çıkarıyoruz ve ben onu bir dakikadan az bir süre görüyorum. O da beni görüyor biliyorum, yarası olanlar görürler birbirlerini, on saniye de yeter onlara. Kadın çok güzel, tüm morlara ve yeşillere rağmen güzel. O yüzden mi onu, benim yan duvarıma çarpıyor hızla o pislik? Güzelliğinin bedelini renklere bürünerek ödüyor!
    Balkonun kapısını açınca denizi görüyorum ve kadın aklımdan silinip gidiyor. Mavi! En sevdiğim renk. E tabi benim de sevdiklerim var, şu hayatta. Derin bir nefes çekiyorum sigaradan, usulca bırakıyorum mavisini sevdiğim gökyüzüne. Sonra külünü silkeyim diye kül tablasına bakıyorum, ağzına kadar dolmuş. Bir küfür savuruyorum kendime, küfür de pek bilmezdim ya, öğreniyorum.

    O sevmezdi tütünü, ne kokusunu ne de bende duruşunu. İyi ki ayrılmamışım sigaradan, sırf o istiyor diye, bir nefes daha çekiyorum şükür niyetine. “Seni öpmek kül tablasını öpmek gibi!” demişti bir defasında, tam da aklımdan dudakları geçerken!

    İçeri geçiyorum balkon kapısını kapatıp. Düzeltecek perdelerim yok, gündüzleri hep baştanbaşa açık camlarım. Yedinci katta oturuyorum, nasıl yok olduğum görülmez karşıdan…

    Güzel bir kahvaltı yapıyorum. Dedim ya seviyorum kahvaltı yapmayı. Peki, bu her lokmanın geçişini tek tek hissetmem normal mi? Gırtlağımda bir yabancının parmakları var sanki, bırakıyorum çatalı elimden.

    O gece üstümde yığılıp kaldıktan hemen sonra “Ben camlarından bakınca deniz görünen bir şehirde yaşamalıyım,” demiştin, ellerin ceylan bacaklarımda gezerken.

    Sonra…

    Sonrası yok! Yok oldum!

    Bak şimdi ben bakıyorum uçsuz bucaksız mavilere…

    Bu yabancının elleri rahat bırakmayacak gırtlağımı, anlaşıldı.

    Giyinmeye başlıyorum telaşla. Ayağım o lanet ikinci sandalyeye takılıyor! Fırlatıp atıyorum komşunun duvarına!

    Güzel kadın geliyor aklıma ayakkabılarımı giyerken. Yediği her yumrukta gölgesi de çarpıyor muydu acaba duvarlara? Hızlı hızlı iniyorum merdivenleri, yetişmem gerek, çok geç olmadan. Apartmanda her katta başka sesler, başka telaşlar, başka gölgeler…

    Mavi uzakta görünüyor, çok uzakta. Ama yürürüm ben. Hep yürürüm. Kimsenin ayağına, taşlarına, gölgesine basmadan…

    Nasıldı coğrafya derslerinde; güneş nerden vurursa gölgemiz nasıl olurdu, boyu bizim kaçta kaçımıza denk gelirdi, kaç katımız olurdu?

    Sonunda denizin kokusu çarpıyor yüzüme. Gırtlağımdaki el gevşiyor. Kayboluyorum mavilerde. Etrafıma bakıyorum. Bir benim gölgem yok!

    Didem Kazan Sol
  • Yazar: Medine T.
    Hikaye Adı : Umut Candır!
    Link: #30165955 - #30656389

    Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım. Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    ----


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım.

    Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    Öykünün devamı için #30656389