• Öncelikle herkese Merhabalar…

    Bu site için bir liste hazırlamaya karar verdim. Peki ama ne listesi?
    Kimi okumamak gerektiği listesi :D

    Bu yazıyı daha doğrusu listeyi diyelim neden hazırladım veya hazırlama gereği hissettim?

    Şöyle ki; bu sitede geçirdiğim yaklaşık iki sene sonrasında şunu gözlemledim; birçok kişi tarih okuması yaparken kimi okuyup kimi okumaması gerektiğini bilmiyor.

    Peki kimi okuyup kimi okumamamız gerektiğine kim karar veriyor?
    Şimdilik listeyi düzenleyen ben :D Bu listeye sizler de yorumlarınızla katkı sağlayabilir, unuttuklarımı hatırlatabilirsiniz. Bu listeye sürekli ekleme yaparak güncel tutmaya gayret göstereceğim.

    Böyle bir listede doğal olarak yalnızca tarih üzerine değerlendirmeler yapacağım. Diğer yazarlar ve alanlar hakkında fikir beyan etme haddini kendimde görmüyorum.

    Her neyse uzatmadan listeye geçelim…
    Listemizin bir numarasında meşhur Maraş dondurmacısı kılıklı fesli deli kadir var :D

    1- Kadir Mısıroğlu. (Bunun ne mal olduğunu açıklamaya lüzum görmüyorum, oksijen israfı resmen.)

    Listemizin ikinci sırasında deli kadiri aratmayan bir isim var,
    2- Mustafa Armağan. (Muhtemelen şizofren, tarihçilikle uzaktan yakından alakası yok.)

    Listemizin üçüncü sırasında ise ilk ikiyi aratmayan bir başka isim var,
    3- Ahmet Şimşirgil. (Bunun da akademik unvanına aldanmayın, öğrencisinin tezini çalıp yayınlayan birisi işte, Kadir Popcornoğlu’nun akademisyen versiyonudur.)

    Buraya kadar kesinkes uzak durmanız gereken üç vasıfsız sözde tarihçiyi aldım. Bundan sonra ki sıralamaya seri şekilde devam edeceğim.
    4- Necip Fazıl Kısakürek. (Edebi eserleri hariç tarih hakkında söylediklerini nazarı itibara almayınız.)
    5- Said Nursi. (Diğer eserlerini bilemem ancak tarih hakkında ki yazdıkları önem arz etmiyor.)
    6- Yavuz Bahadıroğlu. (Tam bir kanser. Oldukça fazla kitabıyla bir nesli zehirledi.)
    7- Selman Kayabaşı. (Bu zat tarih mezunu ancak hayal dünyasında yaşıyor.)
    8- Soner Yalçın. (Tarihte olmayan torunları icat eden adam.)
    9- İsmail Bilgin.
    10- Ahmet Haldun Terzioğlu. (Haftada bir kitap yazan bu adam da bir hayli hayalperest.)
    11- Ali Çimen. (Seri halinde bir çok kitabı olsa da, genel geçer hatta yalan yanlış bilgi edinebilirsiniz.)
    12- Mustafa Necati Sepetçioğlu.
    13- Pelin Çift.
    14- Pelin Batu. (Bu hanım abla da Tarihçi güya ama işte yok yok kendisinde maşallah. Uzak durun.)
    15- Cansu Canan Özgen.
    16- Mehmed Niyazi. (Bu vatandaş yazar ve düşünür olarak kendisini tanımlıyor, bence sessizce düşünsün yazmasın.)
    17- Taha Uğurluel. (Bu abimizde hayli romantik bir adam. Gerçeklerden uzak.)
    18- Yavuz Bülent Bakiler. (Şiirleri güzel, tarih işine girmesin bence.)
    19- Taha Akyol. (Çok da kötü değil ama mecbur kalmadıkça tercihiniz olmasın.)
    20- İpek Çalışlar. (Bu ablayı da hiç tavsiye etmiyorum, ama siz bilirsiniz.)
    21- Cemal Kutay. (Tarihçiler pek severler bu abimizi ama sanıldığı gibi güvenilir bir kaynak değildir.)
    22- Hasan Cemal. (Bunun dedesini ne kadar seviyorsam kendisini de bir o kadar sevmem. Bu zat meşhur İttihadçı Cemal Paşa’nın torunudur. Sözde Ermeni Katliamının olduğunu savunan bir zavallı.)

    Not: Burada zikredilen isimler şahsi görüşlerim olup tartışamaya açıktır. Ancak tartışmam orası ayrı :D

    Not 2: Adını yazmaya unuttuklarımı veya sizin tespit ettiğiniz boşları yorumlarda belirtirseniz sevinirim.

    Teşekkürler…
  • Ölümün saati yok
    Yanınızdaki kişiye değer verin ; kormayın onu .
    Durup durup sevdiğinizi söyleyin özel hissetirin
    En ufak bir şeyle biti demeyin , ağlatmayın , üzmeyin
    Nedenmi ? Çünkü ölümün saati yok

    Selam söyle İnek Şaban ‘a
    Selam söyle Damat Ferid ‘e
    Selam söyle Güdük Necmi ‘ye
    Selam söyle Hafıze Ana ‘ya !!!

    🦋😔

    https://youtu.be/IKx4aR4KYn8

    ayşen... şimdi bir gece büromdayım, şiirle meşgulüm. benim bürom esenboğa yolu üzerinde aşağı yukarı. esenboğa’dan yeğenim geliyor. diyo ki amcama da bi uğrayayım bir bakayım, oradaysa oturalım. geldi, açtım kapıyı: “hayırdır oğlum?” dedi “ışığını gördüm geldim amca.” hoşgeldin beşgittin... şimdi çok önemli bir makamda, ayşen’i vermediler fakir çocuğu diye. öğretmen çocuğuydu, onlarsa aristokrat aileydi... şimdi ayşen’in çocuğu inşallah bitirmiştir okulu. avusturalya’da hem garsonluk yapıyor hem okuyor. yeğenimin çocukları da altında birer ciple geziyor. neyse yeğenime dedim sen zengin olmaya çalışıyorsun, bense para ile aşkı takas ettim. “ben aşkı bilmiyor muyum amca?” dedi, gitti arabasından viski getirdi, iki tek attı, açıldı. tam onbeş yaş var yeğenimle aramızda. ortaokulda ayşen ile başlıyor aşkı. ortaokul derken lise, üniversite hukuk fakültesine başlıyor ikisi de. başlıyorlar da bitiremiyorlar. ondan sonra yeğenimin babası celal abim gidiyor istemeye ayşen’i, kibarca reddediyorlar. “kızımızı biz amerika’da okutacağız” falan. ayşen kaçmak istiyor, yapamıyor beceremiyor. ve sonra ilk isteyen adama veriyorlar kızı. yeğenimse avrupa’da takip ediyor devamlı ayşen’i. bir kız çocuğu oluyor ilkten, ayşen özel bir hastanede bir kız çocuğu dünyaya getiriyor, odanın her tarafını kırmızı ve beyaz güllerle süslettiriyor yeğenim. ayşen’in kocası geliyor “ya bu gülleri kim ısmarladı? her taraf gül.” ses çıkarmıyor ayşen. bir de erkek çocuğu oluyor ertesi sene, yine her taraf gül. sonra “sen git” dedim yeğenime, kovdum onu bürodan. bense üç gün eve dönemedim. işte o üç günde çıktı bu şiir.”

    İklimler çileme çare bulmuyor.
    Mevsimler halimi sormuyor Ayşen...
    Sakiler derdime derman olmuyor.
    Şarkılar yaramı sarmıyor Ayşen...

    İlkbahar, yaz derken hazanım soldu.
    Murada ermeden miyadım doldu.
    Kalp gözüm, ellere bakar kör oldu.
    Senden başkasını görmüyor Ayşen...

    Hasretin tüketti bütün varımı,
    Seraba döndürdü hülyalarımı,
    Ne kadar süslesen rüyalarımı,
    Sabahlar hayıra yormuyor Ayşen...

    Ağlarsan, matemin yağar geceme,
    Gülersen, mehtabın doğar geceme, ;
    Lale devri geldi gönül bahçeme,
    Senden gayri çicek girmiyor Ayşen...

    Kapattın gönlümün sevinç yönünü,
    Ümidim görmüyor sensiz önünü,
    Takvimler bilmiyor dönüş gününü,
    Saatler vuslatı vurmuyor, Ayşen...

    Feleğe isyanım arttı gitgide,
    Gençliğim su gibi aktı gitti de,
    Ömrümü ellere sebil etti de,
    Bana bir damlanı vermiyor Ayşen...

    Ardından çilemem, çağlamam diye,
    Yas tutup karalar bağlamam diye,
    Kaç kez and içtiler ağlamam diye,
    Gözlerim sözünde durmuyor Ayşen...

    Ey alev yanaklım, volkan dudaklım,
    Ne bir yalanım var, ne gizlim, ne de saklım,
    Her şeye erdi de zavallı aklım,
    Seni unutmaya ermiyor Ayşen...

    Dostlarım namıma Ferhat dese de,
    Ruhum aşk elinden imdat dese de,
    Kör şeytan resmini yırt at dese de,
    Ellerim bir türlü varmıyor Ayşen.

    Cemal Safi
  • 736 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap bittiğinden beri kaç defa oturdum başına inceleme yazmak amacıyla... Kaç kez tekrar tekrar sayfaları çevirip göz attım işaretlediğim yerlere... Olmuyor dedim yazamayacağım hiçbir şey çıkmayacak yapamıyorum. Oysa ki yazmalıyım. Bilinsin az da olsa okumak isteyenler olsun. Sonunda bir şekilde cümleler çıkmaya başladı işte... Böyle bir yapıta inceleme yazacak kabiliyetim kesinlikle yok. Neden mi? İçinde romanla beraber o kadar çok bilgi var ki... Geçmişten günümüze gelen hepimizin bildiği insan kıyımları var. Soykırımlar işkenceler... Peki ya o caniler o insanlara işkence edenler mi kötü gerçekten yoksa sen mi kötüsün? Evet evet sen! Normal görünen hatta bir melek olan sen! Sen kötüsün insan!

    Bunu sorguluyor işte kitap. Bunu kanıtları ile bir bir seriyor önümüze. İyi ile kötü kavramları birbirine geçiyor. Haliyle kafa da birbirine dolaşıyor. Tamam duruyorum biraz! Nefes alıyoruz. Yazardan bahsedeyim biraz:

    Danimarkalı olan yazar, iletişim ve sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Bununla kalan birisi değil ama. Öyle çok bilgi birimine sahip ki. Bunu kitapta bulunan bazı teorik bölümlerde kendisi bize gösteriyor. Kitapta yer alan en önemli konulardan birisi, insanın çalışma arkadaşları tarafından uğradığı psikolojik baskı ile birlikte taciz... Bu konu yazarın bir dönem çalıştığı iş yerinde yaşadığı sorunlardan birisi... O dönem çok aşırı baskı yaşamadığını söylese bile derinden iz bıraktığı belli baskıların. Çünkü kitaptaki karakterle öyle bütünleşmiş ki... Gerçi yazarın şöyle bir cümlesine de denk geldim:

    “Bu, hayatımın en mutsuz ve en yaratıcı şekilde engellendiği bir dönemdi”

    Nedir bu baskılar?
    Senin gibi olmadığını gördüğün insanı dışlama. En temel şey bu... İşin acı yanı ise bunun farkında olmama... Karşındakine yükleme bu durumu. "Sorunlu olan o! Hasta olan o! Psikolojisi bozuk olan o!"

    İlk işe başladığım zaman 19 yaşındaydım. Bu dönemlerde benden en az on yaş büyük insanlar tarafından meğer bunları yaşamışım. Bu kitapta bunu öğrendim. Elbette onların bana kötü davrandığını biliyordum. Ancak bunun bu kadar net bir durum olduğunu ve taciz boyutunda olduğunu bilmiyordum. O günlerde sakindim çekingendim. Şimdi içimde yatan tahammülsüz bir canavar var. Bu canavar ile genelde iş yerimde karşılaşıyor olmak tam da bu baskının sonucunda olan bir şey değil midir? Çocukken hep sessiz içe kapanık diye şikayet edilirdim aileme. Oysa şimdi... Pek sevilen birisi değilim çalışma yaşamında. Bununla yüzleşiyor olmak inanın kolay bir şey değil. Üstelik bunun ana kaynağını yeni yeni benimserken...

    Biraz da soykırımlara dönelim. Ruslar,Almanlar, Yahudiler, Sırplar, Boşnaklar, Afrikadakiler... Binlerce var belki de. Ha hepimizin rahatsız olacağı bizler de varız elbette. Her ne kadar biz soykırım olduğunu kabul etmesek de yabancılar özellikle de Danimarka'yı biliyorsunuz. Bunların bir önemi yok ama kitapta. Asıl soykırım beklenen/olası olanlarda, askerlerde, savaşlarda değil çünkü. Asıl soykırım aramızdaki insanlarda...

    Sosyal baskı ile oluşan kötülük... Herkes yaptı diye yapılan koyun olma durumu yani. Sokakta gördüğümüz evsize kötü davranma mesela. Ya da Suriyeli olduğu için insanlara iğrenç bir varlık gibi davranma. Ne kadar aşağılık olduğumuzu farkettiniz mi? Bizimki psikolojik canilik... Nelere sebebiyet verdiğini düşündünüz mü? Hiç sanmıyorum. Bu kitapta onu düşünmeye bile gerek yok. Suratına vura vura gösteriyor çünkü... Birine olan davranışlar, kafada kurulan saçma sapan teoriler ile birlikte ortaya çıkan olmayan bir şeyi oluyor gibi düşünerek hareket edip insanı hasta etmek... Hasta kim normal kim? Bu sorunun cevabı kitap bitse de netlik kazanmadı...

    Kitapta Kötülük Psikolojisi başlığı altında birçok güzel bilgi var. Bunlar insanın neler yapabileceğini ve altta yatan sebepleri anlatıyor. Bilinen Miligram Deneyi'de anlatılmış. Bilmeyenler için açıklayıcı ve çok güzel bir video da var araştırırken denk geldiğim:

    https://youtu.be/QDEYkzA6Z3Y

    Peki ne anlatıyor bu deney? Tıpkı geçmişte savaşta öldürmek zorunda olduğunu düşünen askerler gibi "yapmak zorunluluğu" psikolojisi... Otoriteye itaat etmek, kendini bu şekilde rahatlatmak... Birileri istedi diye, otorite istedi diye kötülük yapmak ve bunu mecburi yaptığını varsayarak kendi özünün, benliğinin ya da adına her ne derseniz dışına çıkmak... Hepimiz yapıyoruz. Toplum istedi diye başka başka kimliklere bürünüyoruz. O toplumda olduğumuz için bize benzemeyen kişileri ise dışlamakla kalmayıp ona baskı uyguluyor ve içinde kin ve nefret tohumu ekiyoruz. Ortaya psikopat katiller, cani varlıklar çıkarıyoruz. Sonra ise suçu yine başkasına atıyoruz. Annesine babasına çevresine ya da akıl sağlığına... Oysa ki o aklı yok eden kim? Alttaki sebep bu işte. Biziz!

    Bunların farkında değiliz işte en acısı bu. Yaptığımızı normalleştirdiğimiz için asıl doğruyu farkedemiyoruz. Baştan aşağı hastayız aslında...

    Bakalım yazar ne demiş ropörtajlardan birinde:

    “Bir şekilde bilgisayarlar gibiyiz. Bazılarımız hayatımız boyunca aynı program üzerinde çalışıyor ve asla başka programları başlatan durumlara zorlanmıyoruz. Fakat bir noktada veya diğerinde, çoğumuz, hayal edebileceğimizden daha acımasız davranma deneyimine sahibiz. Bilinmeyen bir programla sonuçlanıyoruz çünkü savaştayız ya da boşanmak üzereyiz ya da işyerimizde bir tür adaletsizliğe maruz kaldık. ”

    İşte böyle bocalayacak durumlar olduğu zaman programda "ERROR" yazısı çıkıyor sanki... Böylelikle her şey yolundan çıkıyor. Bir kere de çıktık mı da geri dönüşü olmuyor. Tıpkı bir domino taşı etkisi ile sonuca kadar birbiri ardına geliyor. Sonucun ne olduğu kişinin karakteri, çevresel etmenler vs. yanı sıra en çok da farkındalık ile alakalı. Ne olduğumuzu neler yaptığımızı farkedip bu farkındalığı korumak. Yapılacak en önemli şey bu.

    Kitapla ilgili yazarın bir diğer yorumuna bakalım:

    “Gerçekte, kötülük, sizin ve benim gibi insanlar tarafından, doğru şeyi yaptığımızı ve yaptığımız işin tamamen makul olduğunu düşünen insanlar tarafından yapılır. Dört kadınla ilgili bu hikayeyle, hepimizin kötülük etmesini mümkün kılan ve yine de kendimizi olmadığımıza ikna eden kişisel aldatmacayı göstermek istiyorum."

    İşte kitapta en çok 'yuh artık, hadi be!' dedirten olay bu. Olaylar durağan ve kadınlar arası çekememezlik gibi bir durumdan sıyrılarak karmakarışık bir hal alıyor. Üstelik karakterlerin birbirini aldatmasının yanında kendilerini aldatmasını sanki yanı başımızda yaşıyormuşcasına beynimize sokuyor. Sanki her karakteri tanıyor gibiyiz. Her gün karşılaştığımız insanlar hepsi. Bu yüzden bu kadar etkileyicidir diye düşünüyorum. İnsanı bir paranoyaya sokuyorken bir yandan da "Hayır paranoyak olmamalıyım. Baksana paranoyak olunca neler oluyormuş ayol!" dedirtip iyice karakter ile bütünleştiriyor. Kitabın sonuna dek nefret ettiğim karakter ise sonunda o kadar nefret edilecek biri değilmiş. İnsan kimden nefret edeceğini kimi haklı bulacağını şaşırır. Suçlular suçsuz suçsuzlar suçlu. Ying yang gibi sanki... İyi kim kötü kim? Herkesin içinde bir kötülük var...Hayatta da buna benzer şeyler çok maalesef...

    Toparlarsam açık ve net: Okuyun!:) Psikoloji, gerilim, sosyoloji, tarih, polisiye... Ne ararsan var diyebilirim.
    İclal e ise en çok benim teşekkür etmem lazım. Aylar önce listesine aldığı bu kitabın rengini görünce tabiki mor hastalığım sebebiyle birlikte okumayı kararlaştırdık. İyiki de yapmışız.:)

    Sevgiler ve saygılar ile...

    Dip notlar: Yazarın kendi sitesinden faydalandım yazarın kendi cümleleri olan kısımlarda
    http://www.christianjungersen.com
  • 396 syf.
    ·16 günde·9/10
    Nereden başlayım, neyi hangi birini anlatayım bilemedim inanın! 1. Dünya Savaşı sürerken ülkemizin yaşadığı dramı mı, yoksa cephede açlıktan, soğuktan inim inim inleyen kahraman askerlerimizi? Bilmiyorum, bildiğim birşey varsa o da Türk Milleti'nin her zaman zorluklarla mücadele ettiği. Diyordu ya merhum Gazi Faik Tonguç: ''Dünyada Türk askerinden daha sabırlı ve güçlü bir ordu yoktur.''

    Yıl 1914, sömürge ve zulüm yapmak isteyen büyük güçler savaş başlatmıştı. Hem de ne savaş! Acı, korku ve sefaletin hiçbir zaman dinmeyeceği büyük bir savaş. Hasta Adam da savaşa girecekti. Girecekti çünkü Yıldız Sarayında işler yolunda gitmiyordu. Son dönem Padişahların saray sefaları gitgide azalıyordu ve 2. Abdülhamit de bunu elinden geldiği kadar değerlendiriyordu. Tabii bu cariyeli akşam sefaları şömine başında devam ederken, Sarıkamış ve Erzurum'dan da bir mesaj vardı Mehmetçikten: ''Paşa'ya söyleyin de düşmana atacak 2-3 bağ fişek, korkunç derecedeki açlığı giderecek bir parça kara ekmek, zatürreden kurtulmak için de bir parça esbap istiyoruz'' diye. Vah anam vah! Vah Mehmedim vah!

    Tabii orada, burada, sarayda, konaklarda devam eden her türlü eğlence ve güya adaleti sağlar gibi yapan büyük komutanlar, büyük büyük padişahlar İngilizleri ağırlarken, ekonominin çöktüğü, eğitim yerle bir olup cahilliğin baş gösterdiği bir zamanda, bu vatanı düşünen aydınlar da vardı, kazması küreğiyle ninelerimiz, dedelerimiz de vardı. Bunlardan biri de Faik Bey'di. Vatan elden gidiyordu. Londra'da ülkesi için eğitim görürken daha büyük bir görev çıktı: Vatana hizmet. Gönüllü olarak yedek subay olarak katıldı bu savaşa. Geldi hemen Erzurum'un gara kışına, soğuğuna. Yılmadı, vazgeçmedi. Ruslara karşı boyun eğmedi. Acı ve ibretlik bir hatırat bıraktı bizlere, düşünüp anlayalım diye!

    Bu kitap Faik Bey'in savaş yıllarında gördüklerini, yaşadıklarını kaleme döktüğü bir eserdir. Erzurum'da Ruslarla kahramanca çarpışırken anlattıklarıdır. Hem de ne çarpışma. Aziz Mehmetçik açlıktan, düşmana nişan almayı geç kuru gürültü yapmak adına mekanizmayı çevirecek bir gücü, dermanı dahi yokmuş. Günümüz insanlarının kucak dolusu nimetlere yüz çevirirken şehitlerimiz ahırda bir yandan sığırlar işerken bir yandan da idrar sıçranan ekmekleri yemek zorunda kalmışlardır. Oy Mehmedim oy! Aylarca banyo yüzü görmeyen, her tarafı bitlerle dolu bir vücut. Ne için, kim için bu sıkıntı! Kahraman askerlerimizin korkusu yoktu fakat cephanesi azdı. Bundan da ziyade açlık, ah o açlık yok mu bitirmiş, kahretmiş Mehmedimizi. O yollar, o Erzurum yolları yok mu her sokak başı 16 -17 yaşlarında boyu boylarından büyük mavzerlerle uzanmış bedenler, ayağında patikleri dahi olmayan yüzü mosmor olmuş bebekler... Ne korkunç manzaralar. Kimse anlamaz diyor merhum Faik Bey. Görmeyen, yaşamayan asla bilemez diyor. Geliyordu ona doğru gözleri yaşlı bir çocuk: '' Efendi Erzurumu gine alabilir miyik aceb?'' Cevap veriyordu asker Padişah'ın Erzurumdan başka güzel şehirleri de var diye. Çocuk cevap verir: '' Nerde Efendi, Erzurum gibi şehir mi ola?'' diye inanmadığını belirtmiş.

    Fakat savaşla bitmiyordu bu durum, bir de esaret yılları vardı ki bu da en kötüsüydü. Her saat açlık, pis kokular ve soğuk. Daha yazacak çok başlıklar var ki anlatmak ve yazmakla bitmez. Sadece ve sadece şunu söyleyebilirim ki bu kitapta da belirtilmek üzere bu Aziz Milleti cahillik perişan etmiş. Her köşede, bucakda bekleyen yazarın da ifade ettiği gibi bir avuç 'cehli mürekkep' insan vatanın her omurgasını inim inim sızlatmış. Yobazlar her zaman işbaşında olmuştur. Bir de yazarın da belirttiği gibi bu ülkeye, devlete Ermeniler ve Araplar kadar zarar veren bir millet olmamış. Ama gel gör ki günümüzde de güya Ensar-Muhacir kavramı altında(ki bunu da anladıklarını sanımıyorum) Canavar suratlı, edepten ahlaktan yoksun insanları soktular bu ülkeye. Çocuğu, yaşlıyı anladı bu millet fakat askeri cephede küffarla savaşırken mahalle sokaklarında pervasızca gezinen boy boy adamları anlamadı. Osmanlı Devleti'nin yaptığı hatayı şimdi de tekrarlıyorlar. Onbinlerce Ermeni Ruslarla beraber askerimize kurşun sıktı. ''Osman Kardeş benim, biziz'' deyip gecenin kör karanlığında askerimizin siperlerine yaklaşırken haince kurşun sıkan bir millet. İngiliz uşağı Arapların da Peygamberimizin kutsal mekanında yaptıkları nankörlükleri saymayacağım bile. Irkçılık ve milliyetçilik kavramının ne olduğunu dahi bilmeyen bir insana ben bunları anlatsam ne fayda.

    Ben demiyorum merhum Gazi Faik Bey diyor. Biz savaşırken açlık, soğukla mücadele ederken ülkenin her tarafını da öyle zannederdim diyor. Fakat sarayda ve saraya bağlı konaklarda verilen ziyafetleri gördükçe düşündüklerinin doğru olmadığını anlıyor. Evet çok uzatmış olabilirim, belki herşeyi anlattınız diyenler de olabilir ki hiçbir şeyi anlatmadım, anlatamadım. Çünkü bu büyük Milletin büyük Ordusu'nun şanlı tarihi anlatmakla bitmez. Ve uzun sürmüyordu bu hasret. Teğmen Faik Bey'in beklediği o Halaskâr geliyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk geliyordu. Gözleri çakmak mavi, duymuştu askerlerin sesini, milletin haykırışını... Doğuyordu bir büyük vatan daha: Türkiye Cumhuriyeti. Başta Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Çanakkale, Sarıkamış, Erzurum ve diğer cephelerde savaşmış Aziz Mehmetçiğimizi, soğuktan, açlıktan şehit düşmüş askerlerimizi saygı ve minnetle anıyorum. Allah mekanlarını pürnur eylesin. Bir büyük kütüphanesi bulunan, bunları kütüphanelere bağış olarak vasiyet eden ve maalesef tamamı düşman tarafından yanan kitaplarıyla Faik Tonguç'u da Saygıyla yad ediyorum...
  • Hz İsa'nın; "insan iyiliğin kölesidir" dediği söylenir. Amenna, insan iyiliğe köledir. Ancak kötülüğe de efendidir. Ve biliyorsun kimse köle olmak istemez. Güçlü olmak ister insanlar, iyi olmak da zayıflık gibi gelir...

    Ha bana sorarsan, benim için iyi de kötü de birdir. Deliye yağmur yağıyor demişler, bana mı yağdı demiş. Banane yani. Benim iyi insan anlayışım metre ile ölçülecek cinstendir: Bir metreye eh! derim, beş metre sıradan bir insana göre iyidir, bir km ise dünyadaki en iyi insandır bana göre. Ne kadar uzak o kadar iyi. Tabi her felsefe ona uygun kafada işlevsel olabilir. Hala insanın, insana ihtiyacı olduğu ilüzyonuna sahipsen zaten; bunlar sana göre değil, ayıkken görülen rüyadan, ancak sille ile uyanılabilir. Sen de uyanırsın umarım.

    Ya bu nasıl felsefe diyen varsa, dur biraz izah edeyim: Şimdi yılanın fıtratı sokmak değil mi. Elini uzatırsan ısırır. Isırılmak istemiyorsan uzak duracaksın. Otur yılanın karşısına on saat izah et, sonra onbirinci saat uzat elini, gene çatal dilini gösterecektir. Fıtratı neyse onu yapıyor yani. Herkes meşrebince davranır. Ve onları değiştiremem. Ne kınarım, ne de severim. Olduğu gibi kabul ederim.

    Neyse işte, kim iyidir? Kim kötüdür? filozof kuruntusudur. İlla her konuda bir fikrimiz mi olması gerekiyor? Ben seyirciyim. Yargıya varmadan seyretmeyi tercih ettim. Bazen, "sen insanları tanıyor musun" diye soruyorlar.
    Cevaben: "tanımamazlıktan" gelmeyi tercih ederim diyorum. Ama sen deme, bozulurum, git kendine tanım bul. :)

    Ee o zaman niye bunları yazdım? Valla kendim için yazdım :) Ben kimim ki insanlara öğüt vereyim. Herkes kendi kemalinden sorumludur. Allah yaşama sevincimizi eksik etmesin yeterli.
  • "Hayat çok muhteşem bir şeydir. "Dedi Dr. Bronom rahip gibi konuşarak .Hayat süreci, insan organizmasının yapısı, bu mucizeleri kim tamamen anlayabilir ki?
  • Aşk ile öyle sarhoş olmuşum ki artık bilmiyorum dünya nedir? Ve bilmiyorum, ben kimim; bana bu içkiyi sunan kim; içki ve kadeh nedir?!.