• 108 syf.
    ·4/10
    Kitap Adem ile Havva’nın hikayesi ile başlıyor. İşledikleri ilk günahın yani “her şeyi bilme isteğinin” sonucunda cennetten kovulmalarıyla ve bunun yanında Havva’nın Adem’i ikna etmek için dişiliğini kullanmasına değiniyor. Bilinenin aksine İlk günahın seks olmadığını vurguluyor. Cennette birbirleri için yaratılmış iki kişinin ve her şeyin serbest olduğu bir ortamda birbirlerine yasak olmadıklarını #kitap vurguluyor. #boyutkitapları’nın birçok kitabı gibi sıradışı olan bu eser #seksinyenidendoğuşu adıyla ön yargıları üzerinde toplasada; aslında içinde yaradılış, tarihin ilk çizimleri, #yunanmitolojisi ve ilk düşünce şekillerini anlatıyor. Dönemim ressamlarının yaptığı tablolar; o dönemin sekse bakış açısını bize aktararak, ressamlar hakkında da bilgi veriyor. Ressamlara ve düşünürlere, eserleriyle birlikte bolca yer verilmiş kitapta.
  • 240 syf.
    ·6/10
    #karıncayayınları’nın #eskitürklerdeüçdin kitabının alt başlığı #şamanizm , #budizm , #maniheizm .. Tabiki de Budizm yazdığını görünce okuma listeme ekledim. 230 sayfalık ince sayılabilecek bir eser olan #kitap ; din nedir, inanç nedir sorularıyla başlıyor. #şaman -lar hakkında o kadar detaylı bir tarihsel bilgiyle başlıyorki; Şamanlar ve Şamanizm ile ilgili her konuya değinilmiş, hatta en ince ayrıntılarına kadar. 180 sayfalık bir kısmı bu konuya ayrıldığını gördükçe; açıkcası üzüldüm, üç inanca yazarın eşit bakmadığı görüşünü edindim. Akabinde ikinci bölümde; sadece 25 sayfaya sığdırılmış bir budizm ve #budist yaşamını (okumaya başlamadan önce merak edip KAÇ SAYFA DİYE baktım) görünce kızdım ve üzüldüm. Ama bu 25 sayfada; budizm ve amacı, #buda ve hayatı (öğretileriyle birlikte), Budizm’in 3 okulu (ve bu okulların inanç ve görüş sistemi), Budizmin on kuralı, #zenbudizmi , Zen Budizmi ve Budizmin farkı, #zazen ve #meditasyon arasındaki fark, Zen Budizminin amacı, Budizm din midir sorusunun cevabı ve #nirvana konularına değinildiğini gördüğümde şaşırdım. Bu kadar az sayfada, bu kadar yalın bir şekilde, bu kadar çok bilgi paylaşımı yapılabilmesi ve akıcı bir şekilde ilerlemesi beni büyüledi. Ama tabiki bu yazarımıza olan tepkimi arttırdı, “daha çok bilgi, daha akıcı bir şekilde anlatılabilecekken; Şamanizme daha çok yer ayrılmış!” dedim. Üçüncü bölümde Maniheizm’e sadece 8 sayfa ayırması; #maniinancını anlayamama sebep olurken, Budizme ayrılan 25 sayfaya sükretmemi sağladı . Kesinlikle akıcı, kolay okunan ve çok bilgi birikimi aktaran bir eser, kesinlikle tavsiye ederim.
  • 1008 syf.
    ·36 günde·Beğendi·10/10
    Ne yazabilirim diye düşünüyorum. Ne yazarak anlatılabilir acaba bu kitap? Bin küsür değil on bin küsur de olsa okunur ve hiç sıkılmadan yaşanırdı zihinlerimizde yaşattığı mekânlarda. O kadar içine alan, o kadar derinden yaşatan bir kitap ki bu kitap, sadece okumak istiyorsunuz, sadece okumak… Ama bitmesin istiyorsunuz.

    Sadece bir öykü üzerinden değil, kitapta olan hemen her karakterin bir öyküsü vardı. Sadece tek bir konudan değil bir kaç konudan ilerleyerek anlatılmak istenenleri anlattı üstad. Çok büyük bir eser. Değil bir kere, bir kaç kere okunması gerek. Elden bırakamadan okunan eşsiz çeviriyi de unutmamak gerek. Eğer Karamazov Kardeşler okumak ise niyetiniz Nihal Yalaza Taluy çevirisi olmalı. Yıllar evvel farklı bir çeviriyi okumuştum bu yüzden farkı çok iyi görebiliyorum.

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğimle yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin okuduğum en iyi romanı diyebileceğim bir eseri. Herhangi bir şekilde sıralama yapma ihtiyacı duyulursa en başa alınması gereken eşsiz bir kitap. Kitapta sadece insanlarıni hayatlarına girişiniz değil, aynı zamanda insan psikolojisine, hayatın etiklerine, yazıldığı dönem Rusya’sına, ilişki ağlarına, inanca daha doğrusu yaşamda karşınıza çıkabilecek her tür olguya girmiş oluyorsunuz. Bunu yaparken ne bir sıkılma ne bir daralma ne de bir ders alıyormuş tadı alıyorsunuz. Dostoyevski size sadece bir gezinti temenni eder gibi dolaştırıyor. Sadece bir gezinti, hepsi bu. Sonrasında ne çıkartırsın ne düşünürsün bunlar sana kalmış…

    Belki de Dostoyevski eserlerinin en sevdiğim yanı budur. Kitabı yazıyor, bizlere okutuyor sonrasında herhangi bir yere bağlamıyor ve ipin ucunu bize bırakıyor. “Artık sen buradan ne yaparsan yap” der gibi bırakıyor hem de. Klasik ve saçma bir karşılaştırma olan Dostoyevski mi Tolstoy mu karşılaştırmasını görüyorsunuzdur mutlaka. İşte bu karşılaştırmada en büyük fark. Tolstoy konuyu mutlaka ama mutlaka bir yere bağlar. Bu ya inanç olur ya din olur ya da aile olur vs. Ama bir yere mutlaka bağlar, bize bırakmaz. Gogol’den örnek verecek olursak -hem farklı bir şey olsun- Gogol eserlerinde sonu tahmin etmek ya da bir yerlere bağlanmasını ümit etmek imkânlı değil. Ne son bellidir ne bağlanacağı yer. Okursunuz ve gözleriniz açılır, ağzınızdan bir sürü a harfi çıkar.

    Karamazov Kardeşler, uzun bir kitap olmasına karşın sürükleyiciliği ve akıcı çevirisi sayesinde su gibi akıyor. Kitabı okumuyor sanki içiyorsunuz. Hatta sonlara doğru ara vermek istiyorsunuz bu güzel kitap bitmesin diye. Belki abartı gelecek ama on cilt daha olsa bu konu üzerinde okumaya devam ederdim. Sadece bu ciltten bile Dostoyevski belki on kitap çıkartabilirdi. Ama bunu tek bir kitapta toplayarak bizleri mest etmeyi tercih etmiş.

    Kitabın herhangi bir özetini yapmak istemiyorum. Kabaca değinmek istiyorum sadece. Sizlere konu hakkında üstün körü bir bilgi vermek ve ilginizi çekmek adına. Adından da anlaşılacağı üzere kardeşlerin hikâyesi bu kitap. Birde baba var tabi. Her ne kadar baba desek de siz bakmayın tam olarak babalık gereklerini yapmayan bir baba. Kardeşlerden biri babası gibi kadın düşkünü, bir diğeri nihilist, en küçük kardeş ise dini bütün bir insan. Bir kardeş daha var esasında ama bu konuya girmiyorum. Çünkü o gayrimeşru bir çocuk. Fakat hikâyede yeri çok büyük.

    Sadece kardeşler değil elbette daha birçok karakter daha var. Kardeşlerin âşık olduğu kadınlar, kitabın çıkış noktası olduğunu düşündüğüm İlyuşa, çiftlikteki kâhya, handaki kumarbaz Polonyalılar ve küçük kardeşin keşiş hocası… Çok geniş bir karakterler zinciri ve bu zincirin tüm halkaları bir şekilde birbirleri ile bağlı. İşte kitabın en sevdiğim yeri de bu oldu. Bu karakterlerin hepsinin bir hayatı var ve biz bu hayatlara tek tek değiniyoruz kitabı okurken. Üzerinden bir betimleme ustalığı ile geçmek yerine, derinlemesine bir karakter analizine giriyoruz.

    Kitabı okurken bu karakter neden böyle yaptı şimdi? Diye sorduğum çok yer oldu. Tam bu soruyu sorduğumda Dostoyevski, “şimdi siz soruyorsunuz neden böyle bir davranış sergiledi, çok hatalı bir hareket bu diye. Ama bir bakalım neden böyle yapmış” diyerek o karaktere giriyor ve bir bakıyoruz konunun bizim tahmin dahi edemeyeceğimiz bir yönü varmış. İşte bu kitapta en fazla etkilendiğim bu oldu. Kitabın yazılışına olan hayranlığımı belki on misli kuvvetlendiren bu durum, kitabı okurken büyük bir keyif verdi.

    Çok fazla uzatılabilecek bir konu ama dediğim gibi burada zaman kaybetmeden hemen alın ve okumaya başlayın. Ama unutmayın herhangi bir çeviri değil bu çeviriyi tavsiye ediyorum. Çünkü inanın çeviri çok ama çok önemli. Özellikle klasik eserlerde buna dikkat etmek size bir klasik eseri sevdirir ve güzel bir okuma yapmanızı sağlar.

    İyi okumalar.

    Metin Yılmaz duygularımızın tercümanı olmuş.
  • 736 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki Gülün Adı okumayı çok istediğim ama korktuğum bir eserdi. Okuduğum yorumlarda hep zor bir eser olduğunu, kimi insanların yarıda bıraktığını kimisinin çok sevdiğini biliyordum ve korktuğum bir eserdi. Fakat finallerden sonra uzunca bir tatilim olunca dedim ki fırsat bu fırsat başladım ve 6 gün içinde bitirdim eğer araya zaman girseydi, okuma sürem artsaydı, başka kitaplarla beraber okumaya devam etsem asla bitmeyecek bir eserdi. Tamamen zihnim boşken kendimi vererek altını bol bol çizerek okudum çünkü okuduğumuz eser bir cinayet romanı diyerek geçiştirilemeyecek derecede incelikli bir kitap.
    Kitabın konusu, 1327 yılında İtalya'da bir manastırda geçiyor. Manastırda işlenen cinayetleri çözmek ve bu olayı aydınlatmak için sorgucu rahip William ve yardımcısı Adso görevlendiriliyor. Willam ve Adso manastıra geldikten sonra da bu cinayetler devam ediyor. Rahip William kendine has yöntemlerle cinayetleri ve gizemli olayları çözmeye çalışıyor. Hristiyanlık inancı detaylarıyla anlatılıyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor,', Hristiyan tarikatlarını, papayı, imparatoru aralarındaki ayrımı hepsini bize veriyor okurken işte bu noktada zorlandım belki ön bilgiye sahip olmadığım için zorlanmışımdır ama o sayfaları okumak gerçekten kolay değildi. Üstüne düşünülecek bir kitap kesinlikle üstünkörü okunup geçileceğini sanmıyorum. Ben okuyup sonunda bilgi sahibi olduğum için mutluyum :)
  • Giambattista Toderini’nin “Hacı Kalfa az bulunur yeteneklerini seyahat ederek, Doğu ve Batı dillerini öğrenerek, en usta hocalardan ders alarak, her türlü ilim ve edebiyat dalından sayılamayacak kadar çok kitabı okuyarak geliştirdi. Üç yüz ilim dışında sayısız Arap, Acem ve Türk yazarın eserlerini okudu, Fransızca, Latince, İtalyanca biliyordu”1 diyerek övgüyle yere göğe sığdıramadığı Katip Çelebi acaba bu üç yüz ilmi hangi kaynaklardan okumuştu, on beş bini aşkın kişi hakkında bilgi verdiği o muazzam eseri Keşfu’z-Zunûn’unu acaba nasıl yazmıştı?

    O sayısız kitapları okuyan bu adamın acaba kitaplar hakkındaki düşüncesi nelerdi? Toderini’nin “Osmanlıların elinde, Aristoteles’in eserlerinin Arapçaları vardır ve bu büyük öğretmenin öğrencisi İskender için yazdığı cumhuriyet, monarşi, yenen ve yenilen konularındaki o eşsiz eserleri öğrenirler. İstanbul kütüphanelerinde bu konularda Farsça, Arapça ve Türkçe yazılmış başka değerli kitaplar da mevcuttur”2 dediği ve kitabında yüzlercesinin adını zikrettiği o başka eserler ve onları okuyanlar, çevirenler hakkında neler biliyoruz acaba?

    Toderini’nin bu kitabında İstanbul kütüphaneleri, bu kütüphanelerdeki eserler, o eserleri okuyan,sınıflandıran, başka dillere çeviren kişiler ve divan şairlerinin kitap üretimi ve şiir sanatındaki rolü üzerine söylediklerine o kadar yabancıyız ki…
  • 651 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Merak duygusunun etkili bir şekilde kullanıldığı ,oldukça sürükleyici fantastik bir kurgu içinde olayların anlatıldığı ,kahramanların bolca müzik,felsefe, psikolojiden beslendiği,Murakami’nin 2005 te yazdığı ve yılın en iyi on romanı arasında seçilmiş, Franz Kafka ödülüne layık görülmüş okunası bir kitap..

    Romanı okurken okuyucu olarak en çok kitabın başlarında II.Dünya Savaşı yıllarında yaşanmış dağda mantar toplarken bilinmeyen bir sebeple bilinçleri kapanan 16 çocuğun başına gelen gizemli ve olağanüstü olayı okumanın etkisiyle anlayabilmek için hikayeyi sonuna kadar götürmek istiyorsunuz..

    Öğrenebildim mi gizemi çözebildim mi, romandaki tüm kahramanların yaşadığı gizemli olayların nasıl ve neden öyle sonuçlandığı ile ilgili kesin bir bilgiye erişemiyorsunuz sadece neden ve nasıl olmuş olabileceği ile ilgili sezgiler veriliyor okuyucuya...Benim için kesin yargılardan hoşlanmayan biri olduğum için olabilir kitap belirsizlikler içinde sonlanmadı bir okuyucu olarak hayal dünyamda onlarca şekilde yorumlayabileceğim olaylar okudum.

    Bu kitabı daha iyi anlayabilmek ve neden yılın en iyi on romanı arasında olduğunu öğrenebilmek için kitap öncesinde Freud ve Jung’ ın bilinç, bilinçaltı, rüyalar, Oedipus felsefesi,eşzamanlılık kuramları hakkında bir iki makale okumakta yarar görüyorum..

    Kitabın konusu; 15 yaşında Kafka Tamura heykeltraş babasının kendisi hakkında Oedipus felsefesi temelli bir kehanet öne sürmesi ile evden kaçmasını konu alıyor..

    Kafka Tamura daha 4 yaşında iken annesi tarafından terkedilmiş ve aklı oldukça karışık cinsellik duyguları ergen olması sebebiyle had safhada bir genç.

    Kehanete göre annesi ve ablası ile birgün karşılaşacak ve ikisiyle de çiftleşecektir.
    Kafka bu kehanetten kaçmak için doğum gününde bir sırt çantası ile evden kaçar.

    Roman içerisinde özellikle Nakata isimli 60 yaşında her sözüne -Bendeniz Nakata akıllı biri değilimdir diyerek başlayan bir ihtiyarcık var ve okuyucu olarak hikmetli davranışları ve çok açık sözlü olması sizi rahatlatıyor tıpkı ona eşlik eden tır şoförü Hoşino gibi Nakata’ın bölümlerini okumaktan hiç sıkılmıyorsunuz.

    Nakata ,bilincini kaybeden ve uzun süre uyanmayan o on altı çocuktan biridir uyandığında birtakım yeteneklerini kaybettiği gibi normal insanlarda olmayan bazı yeteneklerde kazanmış bir kişidir.

    Şimdiki zamanı yaşayan,hayatında çok belirgin olaylar dışında anı biriktirmeyen, ne zaman ne yapması ve nereye gitmesi gerektiğine içinde sebebini bilmediği yol gösterici bir bilgi ile karar veren günümüzde böyle biriyle karşılaşsak velî diyebileceğimiz bir adam Nakata.

    Gökyüzünden sülük, istavrit, sardalye yağdırabilen ve korunmak için daime şemsiyesi işe gezen hikmetli bir adam.

    Kitabın kahramanları bilinç hallerinde karşılaşmasalarda bilinç dışı bir zaman ve mekanda aralarında bir bağ var ve tanışıyorlar aslında..

    Kitap, öz itibariyle korkunç bir kehaneti yaşayacağı ve bundan kaçamayacağını bildiği halde kendini bulma çabasındaki bir gencin hikayesi.
    Kitabı okurken en çok düşündüğüm şey biz türkler gerçekten asabi insanlarız dedirtecek derecede roman kahramanları nezdinde Japonların belirgin bir biçimde metanetli ve sabırlı olduklarını gözlemledim,

    Kitabı okurken pamuk gibi yumuşuyorsunuz ve her şey olacağına varır teslimiyeti bir duyguya bürünüyorsunuz..

    Keyifli bir kitap,İyi okumalar dilerim...
  • 256 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kâbenin içinde doğmuş, Pazartesi Efendimize(s.a.v) peygamberlik gelmiş, o salı günü ilk müslüman erkek çocuk olmuş, Efendimizin yanından hiç ayrılmamış, hayatındaki tüm cihat hareketlerine katılmış, savaşlardaki cesareti ve başarısı ile "Allahın aslanı" diye nam salmış, krdeşlik akdinde Efendimiz(s.a.v) onu kendisine kardeş olarak seçmiş, insanların en alimi, en zahitlerinden biri, Efendimizin Vekili ve Kâtibi, ilk üç halifenin başdanışmanı, Hz. Ömer'in; "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu dediği kişi". Efendimizin "Seni ancak müm'in olan sevecek ve sana ancak münafık olan buğzedecektir" diyerek ahid verdiği nadide kişi. Ensar cemaatinin münafıkları ancak ona besledikleri kin ve nefret nisbetiyle tanıdıkları emin şahsiyet. Peygamber soyunun şereflisi; Hz. Ali kerremullahu vecheh. Mekke-i Mükerreme bahsinde daha on yaşında, islâmın ikinci gününde iman edip kâinatın efendisinin ardında sadakatle namaz kıldığından bahsedilir. Hicret esnasındaki emanetçisi ve kamufile edici koruyucusu. Tek başına o genç yaşında hicret etmiş yürekli. Medine-i Münevvere bahsinde Efendimizin yanından hiç ayrılmadığından, dolayısıyla çocukluğundan vefatına kadar onun en yakınında olanların başında geldiği ifade edilir. Bu bölümdeki bahislerde rivayetlerin önemli bir kısmı savaşlardaki öne çıkan yaşadığı cengaverlikleriyle süslenmiş. Efendimiz aleyhissalâtü vesselam kendisini şehadetle, cennetle müjdelemiş, kendisi için Hz. Musaya nisbetle Hz. Hârun aleyisselâm gibi olduğunu, şu farkla ki kendisinden sonra peygamber olmadığını söylemiştir. Bir sonraki bölümde ise kendisinden önceki üç halifeye olan sadakatine ve övgü dolu sözlerine ait rivayetler yer almakta. Hilafet Devresine ait olan son bölümde ise kendisinin halifeliği süresinde ilmin kapısı diye övülen erdemli şahsiyetiyle rivayet ettiği bir takım uyarıcı ve müjdeleyici rivayetler mevcut. Bu rivayetler sayesinde kendisi hakkında bir çok kimselerin uydurduğu söylemlere karşı onun gerçek ihlaslı tutumunun ne olduğunu net bir şekilde öğrenmiş oluyoruz. En sonda ise birkaç sayfa kaynaklarıyla birlikte kendisine nisbet edilen hikmetli sözler mevcut. Bu kitapla birlikte dört raşid halifeye ait çok iyi bir kitap serisini tamamlamış bulunuyoruz. Bu kitap serisini özellikle kısa ve öz rivayetlerle, kişiyi yeterli sayılabilecek genel düzeyde bir bilgi sahibi kılması bakımından herkese tavsiye ediyorum. Özellikle çocuklara ve gençlere okuyup okutarak, onların gelişim süreçlerinde kendilerinde gerçek anlamda islâmi bir şahsiyet inşâ etmeleri adına yardımcı olabilirsiniz. Bizlerin faydasına olacak seçkin kitaplardan birinin bir sonraki kitap tanıtım makalesinde buluşana dek Allah'a emanetsiniz. Daima okuyarak, öğrenerek, amel edip ihlasa ve Allah rızasına kavuşmak arzusuyla yaşama temennisi ile, vesselâm.
  • Dilara B
    Dilara B Kral Arthur, Merlin ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'ni inceledi.
    193 syf.
    ·7/10
    Sir Thomas Malory’nin yazdığı Morte d’Arthur kitabından alınınan bazı serüvenlerin düzenlenmesiyle oluşturulmuş bu kitap daha çok basit anlatımlı bir destan olmuş diyebilirim sanırım. Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyelerinin maceralarını anlatan kitapta her bölümde farklı bir macera anlatılsa da Arthur’u bilenlerin ve okuyanların anlayacağı gibi çok fazla değinilmemiş ve eksik konu var ki zaten uyarlayan ön sözde gerekli görmediği ayrıntıları atladığını dile getirmiş.
    Varmak istediğim noktaya gelirsek, okuması güzel, akıcı, Arthur hakkında ön bilgi almak için iyi bir kitap. Uyarlamada okurun işini kolaylaştırmak için uğraşılmış ve başarılı da olunmuş. Ancak daha önce konu hakkında bazı araştırmalar yapmış, hakim değilse de bilgi sahibi olan, başka kitaplarını okumuş, filmlerini izlemiş ve bir Kral Arthur’u hayranı olarak fazla uyarlamanın fazla basite indirgenmiş olduğunu düşünüyorum. Kitabı okurken, kitap beni mutlu etti ancak aradığım bazı şeyleri en azından temel noktaları bulamamak tatminsizlik yarattı. Yine de güzel bir kitaptı. Merak edenlere tavsiye ederim.