·
Okunma
·
Beğeni
·
77,5bin
Gösterim
Adı:
Amak-ı Hayal
Baskı tarihi:
2017
Sayfa sayısı:
174
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758602971
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parıltı Yayınları
Fazla dalgın kaldığımı fark eden bir arkadaş: Yine neyin var? dedi. Hiç dedim.Bu "hiç" yalnız şu andaki durumu açıklamak için söylenmemişti. Ağzımdan çıkan bu "hiç" sözü evrenin özelliğiydi. Sessizlik ve hüznümden rahatsız olan arkadaşlar itiraza başladılar. Gerçekten de eğlenceye giden bir adamın cenaze töreninde bulunanlara ait üzüntülü bir yüz göstermesi çekilir şeylerden değildir, özellikle sıkıntı, neşeden fazla bulaşıcıdır. Arkadaşlardan biri: İlâcı unuttuk, dedi. Ve bana ait külah şeklindeki kalın kadehi doldurdu. Bu kadeh beş defa dolup boşaldıktan sonra benden neşeli kimse olamazdı...
194 syf.
·Beğendi
Ve Bir Rüya aleminin daha sonuna geldik.

" Türk edebiyatının ilk felsefi ve gerçeküstü romanı kabul edilen A'mâk - ı Hayal , Filibeli Ahmed Hilmi'nin felsefi ve tasavvufi görüşlerini içermektedir . Romanın kahramani Raci , içindeki şüphe ejderhasını susturmak ve mutlak hakikate ulaşmak için mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba'nın yardımıyla manevi seyahatlere çıkar , Raci bu seyahatlerinde hedefine ulaşmak için Buda'yla Hiçlik Zirvesi'ne , Yunan tanrılarının bulunduğu Olimpos Dağı'na , Hürmüz ile Ehrimen'in savaş meydanına , Simurg'un sırtında Merih gezegenine , Kaf Dağı'na ve daha birçok yere gider . Raci hakikatin peşinde nice âlemde , boyut ve mekânda dolaşırken biz okurlara Ahmet Hilmi'nin Doğu ve Batı felsefesi , tasavvuf , mitoloji , dinler tarihi üzerine kurduğu bu gerçeküstü romanı izlemek düşüyor -şaşkınlıkla , merakla ve zevkle ..." der kitabın arka kapağında.

Kitabı okurken kah İlahi Komedya'yı kah Shadow and Bone' u okuyormuş gibi hissettim başı rüya gibiydi taki sonundaki bir kaç hikaye kadar. Son on-onbeş sayfada bir kopukluk hissettim. Sanırım rüyadan uyanmak o hissi verdi.

Türkiye iş Bankası kültür yayınlarına ve çevirmenimiz Mehmet Kanar 'a çok teşekkür ederim.

Keyifli okumalar dilerim.
192 syf.
·61 günde·7/10 puan
Filibe yada bugünkü adıyla Plovdiv Osmanlı döneminde birçok entelektüel çıkarmış bir şehirdir . Ahmed Hilmi de bunlardan biridir. Onun kitaplarında o dönemi yaşıyormuş gibi hissedersiniz.

Keyifli okumalar dilerim.
204 syf.
·Puan vermedi
I. Bölüm: https://youtu.be/PADubJLQEyU
II. Bölüm: https://youtu.be/_MqrK51TsUg
Selam kitapçokseverler. Türk edebiyatının ilk felsefi ve gerçeküstü romanı kabul edilen, Filibeli Ahmet Hilmi’nin felsefi ve tasavvufi görüşlerini içeren A’mâk-ı Hayal yapıtını konuşuyoruz.

Romanımızın kahramanı Raci’nin, içindeki şüphe ejderhasını susturmak ve mutlak hakikate ulaşmak için mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba’nın yardımıyla çıktığı manevi seyahatleri; Buda’yla Hiçlik Zirvesi, Yunan tanrılarının bulunduğu Olimpos Dağı, Hürmüz ile Ehrimen’in savaş meydanı, Simurg ve Kaf Dağı üzerinden Doğu ve Batı felsefesi, tasavvuf, mitoloji, dinler tarihi üzerine sohbet ediyoruz.

Keyifli dinlemeleriniz olması dileğiyle.

Sevgiler.
160 syf.
·Puan vermedi
Hayal ile gerçek arasında bulunan ince çizgiyi anlatan dini anlatımdır kardeşlerim.Tasavvufun derinliklerine inip içinde şüphe olanların tekrar tekrar okumasını tavsiye edeceğim ilmi yazılar bütünüdür.Eser ; hak yolunu bir çok din yaşamı ile anlatarak bizleri bilgi ve olayları kavrama yönünden kendine hayran bırakıyor.Kısa ve öz olarak kitap iki karekter arasında geçen manevi yolculuğu aktarıyor.Kendine bir hak inancı bulup , içindeki batılı yok etmeye çalışan bir fani kendisine bu konuda yoldaş bir alim bulur.Tasavvuf ve ilim yolundaki bu adımlar bizlere hakkı bulmaya çalışan karakterin rüyada gördükleriyle akılda kalıcı olaracak şekilde aktarılır.Daha bir çok yazılacaklar var ama amaç uzun uzun kitabı anlatmak değil , kısa ve özü geçirebilmek sizlere.Okuma notu sizin olsun...
204 syf.
·4 günde·10/10 puan
Hayat da zamanın oyuncağıdır.
Ama tüm dünyaya hükmeden zamanın da
Er ya da geç bir sonu olmak zorundadır.
(William Shakespeare, Kral IV. Henry - 1, s. 128)

İlk olarak 1925 yılında, Raci’nin Hatıraları adıyla yayımlanan A’mâk-ı Hayal, Batılı bir anlayış içeren romanlardan farklı bir kurguda yazılmasıyla dikkat çeker. Nesir olarak kaleme alınan, birbirinden bağımsız kısa öykülerden oluşan A’mâk-ı Hayal, başkarakter olan Raci’nin başından geçen alegorik olayları konu edinmesiyle bir bütünlük arz eder.

Raci, aslında rücu eden kişidir, bir başka ifadeyle hayatını dünyevi zevklerle sürdürmesine rağmen, Aynalı Baba’yla karşılaşması ile nefis mücadelesi vererek dünyevi zevklerden arınır.

Filibeli söz konusu romanında dönemin pozitivizm, materyalizm gibi maddi fikirlerine karşılık tevhid/vahdet-i vücûd¹ anlayışını savunur. Romanın başkarakteri Raci, ilim sahibi bir gençken varlık, ruh, hakikat gibi konularda cevaplayamadığı sorularla şüpheye düşer. Raci eğitimini genişletme çabalarına, ispiritizma, manyetizma toplantılarına katılmasına rağmen bir kara leke gibi bütün benliğini kaplayan şüpheyi gideremez. Bu yönüyle bir arayış romanı olan “A’mâk-ı Hayal”, Raci’nin yüce bir insan olan Aynalı Baba rehberliğinde gelişimini tamamlayarak vahdet-i vücûda erişmesini konu alır.*

Filibeli'nin romanı, sınırları aşmış, ''hayalin derinliklerine'' dalmış muhteşem bir romandır. Roman o kadar üst düzey bir romandır ki, sadece zamanının dışına çıkıp ''iyi'' bir eser olmayı değil, bir ''şaheser'' olmayı hak ediyor. Romanda Filibeli, bireyin manevi devinimlerini, ''hayalin derinliklerine'' inerek anlatıyor. Bunu anlatırken de varlık, yokluk, varoluşsal acılar, hayatın tatlılığı gibi birçok konuyu işliyor. Ayrıca mitoloji, felsefe, politika, eğitim gibi birçok daldan da yardım alıyor. Okur da edebi hazzın doruklarında, ''hayalinin derinliklerinde'' gezintiye çıkıyor.

Bilirsiniz, kurgu oluşturmak kolay değildir, hele ki gerçeküstü bir roman kurgulamak hiç kolay değildir. Homeros'tan bu yana gerçeküstü kurmacalara alışkınız. Ama bu kurmacaları incelemek ve oluşturmakta oldukça zorlanırız; çünkü bu kurmacaları hem oluşturmak zordur, hem de oluşturduktan sonra içini doldurmak zordur. Bu açıdan gerçeküstü roman yazmak oldukça külfetli bir iştir.

Hele ki o dönemde, gerçeküstü romanların ve genel olarak romanların çok az olduğu dönemde, bu türde yazmak hiç kolay değildi. Filibeli'yse kendi felsefi yetkinliğine ve ''hayalinin derinliklerine'' güvenmiş olmalı ki, böyle bir roman yazsın. Gerçekten de Filibeli, bir Tanzimat Dönemi romanının çok üstünde bir eser vermiş.

Bir Tanzimat Dönemi romanına göre Amâk-ı Hayal çok üst düzey; çünkü Tanzimat Dönemi romanlarında tasavvuf, insanın içi ve maneviyatı konuları çok işlenmiyor. Genellikle aşk, acı, keder, kadın-erkek ve cariye ilişkileri, kıskançlık, köşkte gelişen olaylar gibi konular belirleniyor bu dönemde. Servet-i Fünûn Dönemi'nde de konular çok farklı olmuyor. Filibeli'yse farklı konular seçmiş, kaliteli karakterler yaratmış, romanını muhteşem bir kurguyla bezemiş, felsefi niteliği en üst seviyede tutmuş ve böylece tüm diğer Tanzimat romanlarından, hatta genel olarak romanlardan ayrılmış. Bu ''yenilikçiliği'' de takdir edilesi.

Romanın iyi olan bir diğer tarafı da, düşünsel açıdan oldukça esnek olması. Dostoyevski romanlarının bazı alıntılarında, Shakespeare'de ve Goethe'de de görülen bu durum A'mâk-ı Hayal romanında da var. Çoğu alıntısı ve çoğu öyküsü esnek, edebi ve oldukça felsefi. Bu da okuru düşünmeye ve kendi hayal âleminde gezmeye itiyor. Filibeli, insanları düşünmeye iterek onları hakikati aramaya, ''yalanlara'' karşı biraz olsun mücadele etmeye teşvik ediyor. Bu da kitabın niteliğini daha da artırıyor.

Romanın karakterlerinden Aynalı Baba'nın çaldığı neyin sesleri bize de geliyor, Raci'nin hayallerine biz de dalıyoruz ve uyanınca da Aynalı Baba'nın tebessümünü, hayat derslerini biz de duyuyoruz. Birçok insanın Raci olduğunu, Aynalı Baba'sının tebessümünü gördüğünü ve içindeki kuşku ejderhasını susturması için yolculuklar yaptığını Filibeli de öne sürüyor.

Onun da dediği gibi, biz her zaman kendimize sorular sorup, hayaller âleminde, kitaplar âleminde, filmler âleminde ve daha birçok âlemde bu sorulara cevap arıyoruz. Cevap aradığımız sorular yeni soruları doğurduğu için, bu arayış hiçbir zaman bitmiyor; tıpkı kitap okumanın da bir süreç olduğu gibi, bu sorular âlemi de bir süreç mekanizmasıyla işliyor, onu özel kılan da bu oluyor. İşte bu ''süreç mekanizması''nın en muhteşem örneğini A'mâk-ı Hayal'de Filibeli Ahmet Hilmi veriyor. Roman üzerine söylenecek, içselleştirecek, anlatılamayacak çok şey var, ben de birkaç alıntıyı ve durumu yorumlamak istiyorum, elimden geldiğince...

Zavallı beynimin içi sürekli bir savaş meydanıydı. Karışık düşünce dalgaları hiç durmadan birbiriyle çarpışarak beynimi uğultuyla, gürültüyle dolduruyordu.
(s. 5)

Gerçekten de çoğu zaman insanın beyni bir ''savaş meydanı''dır. Bir şey düşünürsünüz, sonra başka bir şeye geçersiniz ve daha sonra düşünceler dağılmaya başlar. Bir şeye ya odaklanırsınız, ya odaklanamazsınız. Zihin çok hızlı işlediği için ve bir anda süzgecinden birçok şey geçirdiği için insan, bu ''işleyişten'' çoğu zaman rahatsız olur; çünkü bu kadar çok şeyi düşünmeye, bu kadar çok farkındalık kazanmaya alışkın değildir insan. ''Bilgelik kederi getirir. Bilgisini artıran kişi kederini de artırır,'' der Tolstoy. İnsan düşününce farkındalık, dolayısıyla bilgelik kazandığı için kederlenir, bu kederden dolayı da içinde ''gürültüler'' oluşur. Raci'nin de, hepimizin de rahatsız olduğu durum budur. Jean-Paul Sartre'ın da ''Düşünmek istemiyorum. Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek,''² demesinin sebebi tam da budur.

''İnsanların gözü hakikatleri görmekte arpacık soğanı kıymet ve nispetindedir.''
(s. 54)

Hürmüz ve Ehrimen öyküsü de muhteşem olan romanın (Hiçlik Zirvesi), ''gözünde arpacık olan insanlar'' öyküsü de çok iyiydi. Gerçekten de, bir insan neyi bilebilir? Bu kadar çok bilgi yığını olan dünyada insanın gözü arpacıklarla kaplı değil midir? Bazı insanlar bu arpacıkları kaldırmak, gerçekleri az da olsa görmek, ''hayalin derinliklerine'' dalmak isterler. Ama bazı insanlar da gözlerinde bir arpacıkla, ''mutluluk perdesiyle'' yaşarlar. Raci'ye de (bu öyküde) ''oğlum çıldırmış'' diyen babası, asıl çıldırmış olanın kendisi olduğunu bilmiyordur. İnsanlar gerçeği görmek istemez, gerçeklerden kaçarlar. Gerçeklerden kaçmayan bilge insanları da her zaman aşağılamak isterler ve ''çıldırmış'' addederler. Bu, bilge insanlar için trajik olan durumlardan sadece biridir.

İnsanın bu dünyada var olan bilgilerin hepsini bilemeyecek olması bir kenara, insan ''hakikati'' de tam olarak bilemez. Zaten Raci de ''Ben niyet ettim ki bu hayatı, dünyaya niye geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi göndereni anlamadan terk etmeyeyim. Ah, ne olurdu bu suallere olumlu veya olumsuz birer cevap verebilsem!''³ der bu konu hakkında. Felsefe bir bilim olmadığı için kesin değildir, dolayısıyla herkesin düşüncesi kendinedir. Bu açıdan insan, doğaüstü şeyleri asla kesin olarak bilemez.

Hep içinde bir şüphe ya da umut barındırır. ''Acaba?'' ve ''Belki de?'' der çoğu zaman insan, bu açıdan hiçbir zaman ''tamamlanmış'' bir varlık değildir. ''Bu tekâmüle muhtaç âlemler, bu dönmeye mâhkum kervan hayalin benzersiz sırrına, güzelliğin cezbedici nuruna koşup gidiyor,''⁴ der Filibeli. Bu alıntı da buna örnektir. İnsan ve dünya her zaman gelişir, dönüşür ve değişir. Değişmeyen tek şey değişimdir. İnsan, sorgular, süzgecinden geçirir, kafasında ''gürültüler'' olur ve sonunda da hakikatin ''cezbedici nuruna'' doğru koşar, tıpkı Raci gibi.

- Ruhu hâlâ anlamadın mı?
- Hayır, lütfedip anlatırsanız...
- Anlatmak... Anlatmak mı?
(s. 84)

Bu alıntı herhalde Filibeli'nin felsefi yetkinliğinin ne kadar üst düzey olduğunun kanıtıdır; çünkü insan, ruhu anlatamaz. Anlatamamasının sebebi dil ile iletişim kurmasıdır. Dilin işlevleri sınırlıdır, önemli olan ruhu anlatmaktır ve ruh da dil ile tam olarak anlatılamaz. Bu yüzden insan her zaman ''tek ve anlaşılmaz'' bir varlık olarak yaşar. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ''Fakat neyi anlatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz,”⁵ derken anlatmaya çalıştığı budur. Lermontov da Filibeli'ye ''Ruhu anlatmak olanaklı mı?''⁶ diye sorar. Filibeli de ''Anlatmak... Anlatmak mı?'' diye cevap verir ve olanaksızlığını kanıtlar.

Romanın filozoflar ve varoluşsal sorular üzerinden gitmesi de ayrı bir güzel. Örneğin Filibeli bize bir sayfada ''Yoklukla varlığın tek şey olduğunu kim ispat edebilir?''⁷ diye sorarken, diğer bir sayfada ''Sana bunu sorarım, bu hayatta ne var?''⁸ diye sorar. Varlık-yokluk sorununu, saadetin ne olduğunu, hakikatin ne olduğunu, dinlerin bunun hakkında ne dediğini ve daha birçok şeyi irdeler. Raci'nin ''deliliğine'' kanaat getirmeleri de insanların birbirlerini anlayamayacağına, ruhun anlatılmayacağına bir delildir. Raci hiç sorgulanmadan ''tımarhanelik bir deli'' olur. İnsanlar onu anlamak istemezler, hemen bir köşeye atarlar. Bu çoğu zaman böyledir. İnsanlar, tıpkı Raci'ye yaptıkları gibi, bir kişi düşüncesini belirttiğinde hemen saldırıya geçerler ve yargılarlar.

Bu ahlaki açıdan da yanlıştır; çünkü insan karşıdakinin neden böyle bir şey düşündüğünü, bunu düşünmesine nelerin sebep olduğunu bilemez, dolayısıyla her ne söylerse söylesin, yanlış olur. Bu açıdan bir insan düşüncesini beyan edince direk saldırmaktansa onu ''anlamaya çalışmak'' ve akıl süzgecinden geçirmek önemlidir. ''Yargılamaktan sakın; hepimiz günahkârız,''⁹ sözünde Shakespeare'in anlatmak istediği de budur.

Bu iki alıntı da insanın intihara meyilli olduğunu fakat hayat ne kadar acı olursa olsun insanı hayata bağlayan bir kuvvet bulunduğunu kanıtlıyor. Hayatın ''tatlı''lığı insanı cezbediyor ve etkiliyor. Bu alıntılar Dostoyevski'nin İnsancıklar'ındaki ''İnsan, hayat şartları ne derece olumsuz olsa da benimsediği yerde mutlu oluyor'' alıntısını da kapsıyor.

''Yarabbi! Hayattaki bu lezzet nedir?
Nedir bu hayata bağlayan garip kuvvet?
Hayat kalıcı değil, dert, keder dolu
Yine emel o; nedir bunun sebebi?''
(s. 89)

''Hayat o kadar tatlı ki!
Her an ölüm acısıyla bin kez ölürüz de,
Göze alamayız hemen ölmeyi!''
(William Shakespeare, Kral Lear, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 155)

''Kim haklı, kim suçlu? Hiç kimse. Yaşıyorsan, yaşamana bak: Yarın öleceksin, benim bir saat önce ölmüş olabileceğim gibi. Ve insan yaşamı sonsuzlukla karşılaştırıldığında sadece bir an olduğuna göre onu da zehir etmeye değer mi?''¹⁰ der Tolstoy. Yaşamımızı zehir etmememizi öğütler. Aynı şeyi Montaigne de yapar. Hayat, gerçekten de bir andan ibarettir; hiçbir önemi yoktur. İnsan nedir ki? Bir anda doğan, bir diğer anda ölen, kısacık ömürlü bir varlık. Önemli olan bu kısacık zamanı güzelce değerlendirmektir. Önemli olan bu anın değerini anlamak, kısacık zaman aralığında sıkışmış bireyler olduğumuzu kavrayıp ona göre hareket etmektir. Filibeli de bunu vurgular.

''Hayatımız nedir? Ebediliğe nispetle bir hiç; uzun zamanlara nispetle bir an.''
(s. 111)

''Her şeyi sona erdirecek veya bugün ya da yarın mutlaka gelecek olan ölüm, sonsuzlukla karşılaştırıldığında sadece bir andan ibaret.''
(Lev Tolstoy, Savaş ve Barış, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 59, I. cilt)

''Gaflet ve cehalet. İşte varlığın iki saadet imkânı,''¹¹ der Buda, ''Ebedi Hayalet'' bölümünde. İnsan, düşünen bir varlıktır, ''Düşünmek ruhun gerçek zaferidir,''¹² der Victor Hugo. İnsan düşününce farkındalık kazanır ve kazandığı farkındalıklar onu saadetten uzaklaştırıp, kedere sürükler. Dostoyevski'nin de ''Aptal adam mutlu adamdır''¹³ demesinin sebebi budur. Ayrıca düşünmek insanı hakikate sürükler, hakikat de mutlak olmadığı için insanı yorar, üzer ve çıldırtır. Zaten Raci'nin ve Aynalı Baba'nın ''deli'' olarak sınıflandırılmasının sebebi de bu değil midir? Onlar, hakikati aramak için, ruhsal devinimlerinden bunaldıkları için ve düşündükleri için ''deli'' olarak sınıflandırılırlar; onlar manevi huzursuzlukla uğraşırken, düşünmeyen insanlar da maddi bir ''mutluluk perdesi''yle, sahte bir maddi huzurla uğraşırlar. Amaç düşüncelere karşı zafer kazanmaktır. İnsan düşünmeyince sahte bir huzurla dolar; fakat düşünen insanlar da çoğu zaman bu sahte huzurla dolmayı sever, herhalde bu ikilik, düşünen insanlar için en karmaşık ikiliktir.

Romanın kötü tarafları yok mudur? Tabii ki de vardır. Örneğin Aynalı Baba'nın hatıraları tam bir bütünlük içinde değildir. Ayrıca bazı öyküler de tamamlanmamış hissi verir, bazı bağlantılar da zayıfır. Bazı öykülerdeki durumlar da ilginçtir (Örneğin ejderhanın içinden bir kadın çıkar, Aşk, ejderhasıyla absürt bir ilginçlikle gelir vs.). Bunlar göz ardı edilebilecek şeylerdir, romanın akışını ciddi bir şekilde etkilemez. Bu açıdan da, her ne kadar kötü yanları olsa da, A'mâk-ı Hayal, iyi nitelikleri çok daha üstün çıkan bir roman.

Ayrıca, Filibeli Ahmet Hilmi'nin dini görüşünden biraz bahsetmek istiyorum; çünkü onun dini görüşü romanın işleyişi açısından oldukça önemli.

Filibeli Ahmet Hilmi, yazılarında her şeyin bilimle çözüleceğine dair inancı ve metafiziği “üfürükçü” olarak nitelendiren anlayışı eleştirir. A’mâk-ı Hayal’in de tam da bu konuda bir işlevinin olduğu söylenmelidir. Romanda, her şeyi tecrübe ve deneyle açıklamaya çalışan tabii bilimler uzmanına yönelik eleştirilerde bulunulur ve bakış açısının kısıtlı oluşunun onun gerçeği anlamasına engel olduğu vurgulanır.

"Benim düşünceme göre bu milleti ilerlemekten geri koyacak sebepler iki önemli kısma ayrılabilir:
1) Durgunluk, ilerlemeye düşmanlık, gelişme fikrine karşı cahilane taassup, zamana göre gerekli ihtiyaçları anlamamak. 2) Basit bilgilerle yetinmek, sığ bir taklit..."
(Allah'ı İnkâr Mümkün Mü?, s. 14)

Filibeli'nin belirttiği din tanımlarından biri de şudur: "Din, öyle bir idrâk hâssesidir ki, muhtelif şekiller ve isimler altında insan onunla 'mutlak sonsuz'u hisseder veya anlar. Bu yetenek olmasaydı, yani insanların yaratılışında böyle bir istidat bulunmasaydı, din meçhul ve imkânsız bir şey olurdu.'' Onun verdiği diğer bir din tanımı şöyledir: "İnsanın bilinmesi imkânsız olan mutlak zâlı bilmek arzu ve aşkı dindir."**

Filibeli Ahmet Hilmi kaliteli bir kişilik ve, dediğim gibi, A'mâk-ı Hayal oldukça esnek bir roman. Herkes birçok şey çıkarabilir bu romandan. Ben de romandan içselleştirdiğim kısımlardan bazılarını paylaşmaya çalıştım, umarım başarılı olabilmişimdir. Eminim siz de okursanız içinizde farklı rüzgârlar, farklı düşünce ''gürültüleri'' ve farklı hayaller oluşacaktır. Tanzimat Dönemi'nde son durağım olan A'mâk-ı Hayal romanı, hem benim Tanzimat Dönemi romanlarına bakış açımı, hem de genel olarak roman türüne bakış açımı değiştirdi. Türk edebiyatından da böyle değerli bir eserin çıkması beni ayrıca mutlu etti. Umarım bu kitap daha fazla okunur ve değeri belli olur. Hayallere, düşüncelere ve maneviyatınızın derinliklerine dalmanız dileğiyle...

Son olarak, küçük bir Tanzimat Dönemi ''ödül töreni'' bölümü yapmak istiyorum:
En iyi roman ödülü: Filibeli Ahmet Hilmi, A'mâk-ı Hayal
Bireyi en iyi anlatan roman ödülü: Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası
En iyi polisiye roman ödülü (başka roman yok zaten): Ahmet Mithat, Esrâr-ı Cinâyât
En iyi oyun ödülü: Âli Bey, Ayyar Hamza - Kokona Yatıyor
En iyi dram çizgisi ödülü: Şemsettin Sami, Taaşuk-ı Talat ve Fitnat
Kadınları en iyi anlatan roman ödülü: Fatma Aliye, Refet
En iyi öykü kitabı ödülü: Samipaşazade Sezai, Küçük Şeyler
Toplumsal ve politik konuları en iyi anlatan roman ödülü: Mizancı Murat, Turfanda mı Yoksa Turfa mı?
En cesur roman ödülü: Ahmet Mithat, Henüz 17 Yaşında
Gönlümüzün romanı ödülü: Namık Kemal, İntibah
En içten roman ödülü: Muallim Naci, Ömer'in Çocukluğu
En kötü roman ödülü: Nabizade Nâzım, Zehra

Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.

KAYNAKÇA:
*https://dergipark.org.tr/...d/issue/49095/624688
**https://dergipark.org.tr/...ilah/issue/968/10919
¹Vahdet-i vücûd düşüncesi varlığı (vücûd), mümkün ve zorunlu kısımlarına ayrılmadan önce kendinde bir hakikat şeklinde ele alıp zorunlu ve mümkünü onun iki kutbu saymak suretiyle Hak ile halkı (yaratılmışlar) izâfet ilişkisiyle birbirine bağlar. Böylece Tanrı-insan ilişkileri başta olmak üzere birlik-çokluk sorunu, insan iradesi ve özgürlüğü, âlemdeki kötülük problemi, sebeplilik vb. metafizik konularla iman ve akîdenin anlamı, ahlâk konuları ve çeşitli dinî bahisler hakkında kapsamlı ve sistematik bir düşünce ortaya koyar. Bu düşünceyi kabul edenlere vahdet-i vücûd ehli, vücûdiyye denir.
²(Jean-Paul Sartre, Bulantı, Can Yayınları, s. 151)
³(s. 97)
⁴(s. 71)
⁵(Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yayınları, s. 112 )
⁶(Lermontov, Hançer, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 114)
⁷(s. 86)
⁸(s. 110)
⁹(William Shakespeare, Kral VI. Henry - 2, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 85)
¹⁰(Lev Tolstoy, Savaş ve Barış, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 475, I. cilt)
¹¹(s. 111)
¹²(Victor Hugo, Sefiller, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Cilt, s. 610)
¹³(Dostoyevski, Ezilenler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 285)
192 syf.
·Beğendi·10/10 puan
"İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar." Hadis-i Şerif'i hikmeti mucibince kaleme alınmış bir eser olarak gördüğüm bu şaheserle tanışmamı nazarımda gömülü bir hazinenin zuhur edişi olarak kabul ediyorum. Filibeli Ahmet Hilmi tarafından kaleme alınmış olan bu eseri okurken apışıp kalmış ve küçük dilimi yutmuş bulundum. Böylesine ustaca hazırlanmış, ince elenip sık dokunmuş bir eserle daha önce tesadüf etmemiştim. Eser evvela dergilerde tefrika edilmiş, lâkin işin nihayetinde A'mak-ı Hayal olarak dimağımızda bir karışıklığa sebebiyet vermeden bâblar bir bütün olarak vücud bulmuştur.
Bazı eserleri okurken farklı bir haz duyarım, bunu da hikmetlerin vuzuh edişiyle ortaya çıkan sırlı hakikat rüzgarlarına bağlarım... İşte bu eser tamı tamına böyle bir eser... Eseri okur iken gelecek olan bir sonraki cümleyi duymak için sabırsızlanıyor ve bana ne tür hikmetler fısıldayacağının meraklı bekleyişiyle kalbimi ritminde tutamıyordum.
Filibeli Ahmet Hilmi (ö. 1914) bizden uzakta olmayan bir yüzyılda yaşamış ve görülüyor ki gençleri zehirleyen dertlerden muzdarip olmuş bir zât. Çağı iyi tanıdığı eserinden aşikar olan - "Çağı tanıyıp tanımadığını ilan etmiş"(Y.Kaplan) - Filibeli Ahmet Hilmi Bey, bu kıymetli eserinin girişinde şöyle buyuruyor: "Bu kitabı hakikat arayışına aşina vicdanlar, sona dair bahisleri seven insanlar zevkle okuyabilir. Bir asırdır bu muhit ve bu millet hayli Raciler yetiştirdi ve daha birçokları yetişecektir."

Ahmet Hilmi'nin bahsettiği Raci, iyi aile terbiyesi görmüş, dini tamam biri ancak içine düştüğü şüphe vahasından sorularına bir cevap bulamayan, her bulduğuna şüpheyle bakan, kendisini boğan düşünce ummanından işrete sığınan bir genç. Günlerden birgün, gelip geçtiği mezarlığın kapısının açık olduğunu görerek içeri giriyor ve orada Aynalı Dede'yle tanışıyor ve hayalin derinliklerine olan yolculuğu böylece başlıyor.

Roman vahdeti vucud akidesinin etrafında şekilleniyor; varlık, hiçlik, yaşamın amacı, ruhun gizemi, kainatın sırları… gibi felsefi ve tasavvufi konuların yanında bir çok tasavvufi ve felsefi mefhumla sizi tanıştırıyor. Mitolojiden, dinler tarihinden tutun divan ve halk şiirine kadar oldukça zengin bir dünyayı içerisinde barındıran bu nadide eser, günümüz insanına sanki bir bilimkurguyu anımsatır türden. Amma Türk işi bilimkurgu, hikmetane düzenlenmiş, işlenmiş...

Kanaatimce bu eser uzun uzun şerh edilmeyi hak ediyor esasen Raci'nin Aynalı Dede'nin yanındayken daldığı hayaller o kadar esrarlı ve ince düşünülmüş ki, yazarın filan kelimeyi, filanca objeyi öylece alelade seçmediğini görünce hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Kesinlikle okunup geçilecek bir kitap değil, uzun uzun tefekkür edilecek bir kitap.


Bu kitabı çağın Raci'lerine hediye edip, onlarla birlikte şerh edebilmeniz dileğiyle... Kitapla kalın efendim...



"Sen o rüyadasın ki ismi hayattır."
204 syf.
·1 günde·8/10 puan
Çok merak ettiğim bir kitaptı. Beklentimi karşıladı. Masalımsı fantastik öğeler barındıyor. Eğlendiriyor, düşündürüyor. Gerçekten çok güzel bir eser. Kahramanımız her seferinde ruhsal bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuklarda ya bir karar vermesi, ya da zorlu bir görevi yerine getirmesi gerekiyor. Okuyun derim. 8/10
192 syf.
·5 günde·7/10 puan
İkinci Meşrutiyet döneminde yazılmış bir eserin bugüne yansıması nasıl olabilir merakıyla kitaba başladım. Kitabın önsözünde “bu kitabı hakikat endişesi ile dolu vicdanlar, sonu olmayan bahisleri seven insanlar zevkle okuyabilirler” demişti yazarımız.
Kitabın 1.bölümünde kahramanımız varlık ve yokluğu sorgularken Matrix filmini hatırlattı bana. Daha sonra yazarımız Raci’yi anlatırken bize, Tutunamayanlar’daki Turgut geldi aklıma. Şüphe, eğitim, alkol-eğlence ve felsefe yönüyle Raci’nin arayışıyla, Turgut ve Selim’in arayışının ortak bir çıkış noktasından beslendiğini düşündüm. Bir farkla ki, Raci’nin hayatında onu “Hayalin Derinliklerine” götürebilecek bir Aynalı Baba vardı.
Aynalı Baba bir kahve içilebilecek kadar bir zaman diliminde Raci’yi Buda, Zerdüşt, Brahmanizm’den başlayarak derin bir hayal dünyasında dolaştırıyor, bölümün sonunda tekrar Kainatın Efendisi’yle buluşturuyor ve bütün inanç ve dinler hakkındaki derin bilgisiyle okuyucuyu şaşırtabiliyor.
Yedinci Günde Aynalı Baba’nın bir kedi yavrusunun doğmasından dolayı sevincini anlatırken özellikle bir kralın oğlunun doğmasıyla karşılaştırmasını, “kralın oğlunun nasıl birisi olacağı belli değilken, hatta kral oğlu olduğu için kibirli ve bencil olma ihtimali yüksekken” zararsız bir kedi yavrusunun dünyaya gelmesinin sevinmeye daha layık oluşunu anlattığı bölümü çok beğendim.
İkinci bölümde ise Raci’nin Manisa Tımarhanesinde geçirdiği dönem ve buradaki hatıraları anlatılırken “delilik” ve “akıllılık” kavramları sorgulanıyor. Gerçek aklın bizi mutlak hakikate ve ebedi hayata götürmesi ile anlaşılabileceğine dair en çarpıcı önermeyi Taine’den aktarıyor; “İnsanlar yaratılış ve terbiye bakımından delidirler. Kazara akıllı bulundukları zaman çok kısadır!”
Raci’nin Aynalı Baba’yla çıkmış olduğu bu masalsı yolculuğu ve felsefi derinliği yazarın çok etkili bir şekilde aktarabildiğini düşünüyorum. Keşke biraz daha uzun olsa, yazarla ve kahramanıyla birlikte biraz daha seyahat edebilseydik daha güzel olurmuş, çabucak dünyamıza döndük ve “hafif delileri eğleyecek kadar zevk bulunan” hayatımıza devam ediyoruz!
192 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Aynalı Baba ile bir yolculuğa hazır mısınız? Ama bu yolculuğa çıkmaya karar verirseniz bildiğiniz, değer verdiğiniz ve hatta taptığınız ne varsa sarsılacak. Şimdi tekrar düşünün ve öyle okuyun bu kitabı derim. Şeriat ile yaşayan bir canlının Tarikat'a girmesi, Hakikat ile sarsılıp Marifette yok olmasıdır bu kitap.
204 syf.
·4 günde
Ben sevemedim. Kitap okumak da bir zevk işi, herkes aynı tarzdan hoşlanacak diye bir şey yok. Veya biri çok beğendi diye bir kitabın aslında şaheser kabul edilmediği gibi; öteki beğenmedi diye de bir kitabı listenizden çıkarmamalısınız. Ben sevemedim çünkü gerçekten böyle doğa üstü kurgulardan pek hoşlanmıyorum. Benim için filmlerde de hakeza aynı olay mevcut.

İsmi "Hayalin Derinliklerinde"olan kitabin derinliklerine ben pek inemedim. Paçaları sıvadım, içerisinde iki üç adım ilerledim, bir kuyuyla karşılaştım, az eğildim, başımı aşağı sarkıttım ama yok ancak bu kadar oldu. Dilerim diğer okuyucular kitabın derinliklerine inip vay be ne kitaptı ya diyebilirler. Çünkü ben güzel olduğuna inanıyorum ve kendimi bu konuda eksik görüyorum. Anlamamak değil benim zorum, mantığa aykırı bulmak. Çok mu gerçekçi bir insanım acaba?

Kitaptan biraz bahsetme konusuna gelirsek Raci isimli ana karakterimiz mezarlıkta aynalı diye bir zat ile tanışıyor. Ardından manevi alemlerde gezintiler başlıyor. Kitabı okuyacakları çok şey bekliyor. Buda'lar, Zerdüşt'ler, Hürmüz Ehrimen'ler, Kaf Dağları oo neler neler. Her manevi gezintide farklı mesajlar var, anlayabilene. Felsefi bir boyut, tasavvufi bakış açısı... Okuyun bence, ben okuduğuma pişman olmadım ama biraz zor bitirdim çünkü beni sarmadı. Eğer bir kitabı yarım bırakma fobiniz varsa sarmayan kitabın size neler hissettirdiğini az çok bilirsiniz. Bu sebeple ben bu kitabı bir süre gözümün göremeyeceği yere kaldırmak istiyorum. Ama sonra söz, barışacağız. Keyifli okumalar :)
Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun, ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bilgisi nedir? Zevk ve kibirlerinin ihtiyacı olan sanayiye ait olanları diyelim ki bir şeydir. Lakin hak ve hakikate dair ne bilirler? Hiç! Akıl denklemiyle hakkı itiraf mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü?
Düşününüz ki hayatı bir makineden, ruhu bir hayaletten vicdanı adi bir ırsiyetten ibaret gören o yaşamanın manasını anlayan olgun insanlar(!) yanında fazilet, fedakarlık, vazife gibi kelimelerin iddia ettiği maksattan daha gülünç ne olabilir?
Yürü ey boş gezen, yürü, durma yürü.
Koymasın rah-ı visalden seni ezvak-ı misal.
Bu bedayi', bu letaif, heme rü'ya vü hayal
Yürü ey zair-i biçare yürü, durma yürü.

Yürü ki nüzhet-i vuslatta teali göresin.
Yürü, aslında fena bul, budur etvar-ı kemal.
Yürü, alayişi terk et içesin ke's-i visal.
Yürü ki saha-i hiçide tecelli göresin.
– Yoklukla varlığın bir tek şey olduğunu kim ispat edebilir? Böyle bir söz bile deliliktir. Bunu kim ispat edebilir?
– Kim mi? dedi Aynalı Baba. Bilmekle bilmemeyi bir tutan deliler!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Amak-ı Hayal
Baskı tarihi:
2017
Sayfa sayısı:
174
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758602971
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parıltı Yayınları
Fazla dalgın kaldığımı fark eden bir arkadaş: Yine neyin var? dedi. Hiç dedim.Bu "hiç" yalnız şu andaki durumu açıklamak için söylenmemişti. Ağzımdan çıkan bu "hiç" sözü evrenin özelliğiydi. Sessizlik ve hüznümden rahatsız olan arkadaşlar itiraza başladılar. Gerçekten de eğlenceye giden bir adamın cenaze töreninde bulunanlara ait üzüntülü bir yüz göstermesi çekilir şeylerden değildir, özellikle sıkıntı, neşeden fazla bulaşıcıdır. Arkadaşlardan biri: İlâcı unuttuk, dedi. Ve bana ait külah şeklindeki kalın kadehi doldurdu. Bu kadeh beş defa dolup boşaldıktan sonra benden neşeli kimse olamazdı...

Kitabı okuyanlar 9,2bin okur

  • Büşra Yıldız
  • zeyneb
  • Şeyma Ergin
  • MuhammedBurak
  • niluferinkitapligi
  • Hatice Esin
  • Rahman Çalışkan
  • Mehmet Kolayca
  • Merve oz
  • Dilara Aslan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (1)
9
%0
8
%0 (1)
7
%0 (1)
6
%0 (1)
5
%0
4
%0 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları