Bir Gün ile tanışmam çok yıllar öncesine dayanıyor. Kitap yeni çıkmıştı, ülkemizde hızlıca çevrilmişti ve yanlış hatırlamıyorsam film uyarlaması daha ortada yoktu ya da hemen öncesindeydi. Şirkette bir arkadaşımın elinde görmüştüm kitabı. Bana sadece şunu demişti: “Bu kitap senlik, mutlaka okumalısın. Hem yakında filmi de geliyor.” Başka hiçbir şey anlatmadı. Ben de özellikle filmden önce okumak istediğim için kitabı elime aldım. Ne okuduğumu bilmeden, beklentisiz başladım.
Hikâye, 15 Temmuz 1988 gecesi, Edinburgh Üniversitesi mezuniyetinden sonra başlıyor. Emma Morley ve Dexter Mayhew o gece tanışıyorlar. Dex; yakışıklı, havalı, zengin bir aileden gelen, kızların ilgisini kolayca çeken biri. Emma ise daha sade, daha içine dönük; yazar olma, öğretmenlik yapma, tiyatroyla uğraşma hayalleri olan bir genç kadın. İlk bakışta “uyumsuz” gibi görünen bu iki insan, mezuniyet gecesini birlikte geçiriyor. Aynı eve gidiyorlar ama o gece klasik anlamda bir birliktelik yaşanmıyor. Asıl önemli olan şey, aralarında kurulan bağ oluyor.
Kitabın en etkileyici yanı da burada başlıyor. David Nicholls, bu iki karakterin hayatını her yıl sadece bir gün üzerinden anlatıyor. Her bölümde bir yıl sonrasına gidiyoruz. Emma’nın tutunmaya çalıştığı işler, yazarlık hayalleri, hayal kırıklıkları… Dexter’ın televizyon dünyasında yükselişi, şöhretle kurduğu sorunlu ilişki, savruluşları… Yıllar geçiyor, hayat değişiyor ama Emma ile Dex’in bağı kopmuyor.
Aslında başından beri şunu hissediyorsunuz: Bu dostluğun içinde bastırılmış, ertelenmiş, korkulmuş bir aşk var. Ama ikisi de bu çizgiyi aşmaktan çekiniyor. Çünkü dostluğu kaybetmekten, kırılmaktan, her şeyin bozulmasından korkuyorlar. O yüzden yıllar boyunca birbirlerinin hayatına girip çıkıyorlar; yanlış zamanlar, yanlış insanlar, yanlış seçimler