Ahh… Cennet görünümlü cehennem romanı, Morrison ile tanışma kitabım oldu; iyi ki de tanıştım, hatta geç bile kalmışım. Tasvir ve betimlemeleriyle, büyülü gerçeklik örgüsünde anlatımıyla, surata tokat gibi çarpan sorularıyla dikkatle okunması gereken bir eser. Şunu fark ettim ki olay örgüsünde hiçbir zaman elinizden tutup sizi süreç boyunca yönlendirmiyor; bazen okurken bunun olmasını isteseniz bile…
Hepsi birbirinden eşsiz cümleler arasında, büyük bir keyifle okuduğum bir roman oldu. Kitap; ırk, şiddet ve baskı hakkında çok şey söylüyor ama yine de daha fazlasını söylemesini isterdim.
Gelelim içerik kısmına… “Tadım kaçmasın, ben önce romanı okumak istiyorum,” diyenler okumamakta özgürler!
Roman, özgürleşme vaadiyle yola çıkanların nasıl kendi iktidarlarını kurduklarında zalime dönüştüklerini çarpıcı bir şekilde resmeder. Ruby, safkan siyahilerin kurtuluş hayaliyle kurduğu kasabadır; fakat bu kasaba kısa sürede, özgürlüğün değil dışlamanın ve baskının mekânı hâline gelir. Morrison, ilk cümlesinden itibaren okuru sarsar: “Önce beyaz kızı vuruyorlar, ötekiler için ağırdan alabilirler” Bu tek cümle, romanın tüm ağırlığını ve acımasızlığını yüklenmiş bir manifesto gibidir.
Roman, dokuz bölümde farklı kadınların hikâyelerini anlatır.
Ruby, ideallerin nasıl dogmaya dönüştüğünü gösterir; kurtuluş umudu, beyaz adamın zulmünü kopyalayan yeni bir düzen doğurmuştur.
Mavis, suçlulukla gölgelenmiş bir annedir; onun kaçışı, bireysel özgürleşmenin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.
Grace (Gigi), arzularının izinden giden bir kadındır; Ruby’nin katı ahlaki kodlarının aynasında günahkâr, okurun gözünde ise cesur bir figürdür. Seneca, çocukluğunda yaralanmış, sevgiye aç bir ruhtur; onun hikâyesi, toplumun en kırılgan bireylerinin nasıl sahipsiz bırakıldığını