Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Efsuncu Baba”sı, ilk bakışta mizahi ve absürt öğelerle dolu, yer yer eğlenceli bir roman gibi görünse de, satır aralarında okura toplumsal bir aynadan yansıyan derin bir eleştiri sunuyor. Kitabı okurken, yazarın mizahı bir kalkan gibi kullanıp, aslında toplumun en temel yaralarına ne kadar cesurca parmak bastığını fark etmemek imkânsız. Gürpınar, kendi döneminin insanlarını anlatırken, sanki bugünün insanına da hitap ediyor gibi; çünkü “kötüler daha kurnazlaştı, birbirine zarar verme ilerledi, fenalık büyüdü” cümlesi, ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor. Kötülüğün ve bencilliğin giderek arttığı, insanların birbirine olan güveninin azaldığı bir dünyada, Gürpınar’ın topluma tuttuğu bu ayna, insanı hem düşündürüyor hem de biraz sarsıyor.
Roman boyunca, karakterlerin saflığı ve kolayca aldanabilirliği, aslında hayatın özünü kavrayamamış bir toplumun portresini çiziyor. “Henüz çoğumuz hayatın özünü anlayamayacak havada saadet, kuyu dibinde cennet arayan, birbirimizden keramet bekleyen, boş şeylere kapılan vaatlere aldanan saf kimseleriz.” diyor Gürpınar; bu cümle bana, insanların umutlarını ne kadar kolayca yanlış ellere teslim ettiğini, gerçek mutluluğu ve huzuru hep yanlış yerlerde aradığını gösteriyor. Efsuncu Baba karakteriyle simgelenen sahte kurtarıcılara inanmak, toplumsal bir zaaf olarak karşımıza çıkıyor ve Gürpınar da bunu ustalıkla eleştiriyor.
Bir başka vurucu alıntı ise, “Her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. Mesele böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.” Burada yazar, toplumun zaaflarına, kolayca kandırılabilirliğine dikkat çekiyor. Herkesin kendine göre bir zaafı var ve bu zaaflar üzerinden toplum kolayca yönlendirilebiliyor. Asıl mesele, bu zaaflara karşı dirençli olabilmek,