Selam. Murakami’nin Birinci Tekil Şahıs kitabı, sanki yazarı değil de benim anılarımı okur gibi hissettirdi. Her hikayede, bir insanın hayata dair sorgulamaları, geçmişe dönük özlemleri, kayıpları ve rastlantıların getirdiği içsel çatışmalar var. Okurken, aslında bu hikayelerin sıradanlığında saklanan derinliği fark ettim. Murakami, yine kendi tarzında, gerçekle hayal arasındaki o ince çizgide yürümüş. Bazen bir cümlede kalbimi sıcacık bir hüzünle doldurdu, bazen de “Bu kadar basit bir olay, bu kadar güçlü nasıl anlatılabilir?” diye düşündüm. Özellikle “Birinci Tekil Şahıs” anlatımı, her hikayeyi daha kişisel, daha dokunaklı kılmış. Yazarın, bir insanın en derin ve en karmaşık duygularını sade bir şekilde yansıtması gerçekten etkileyici. Bir yandan, kendi hayatımdan küçük detaylarla karşılaştım. Bir şarkı, bir eski aşk veya anlam veremediğim bir anı, sanki Murakami’nin satırları arasında gizlenmiş gibiydi. Kitabın, her okurun kendi anılarını hatırlayacağı bir ayna görevi gördüğünü düşünüyorum. Belki de Murakami, hepimizin bir “birinci tekil şahıs” olduğumuzu hatırlatmak istemiştir. Kitap bittiğinde, hikayelerden çok kendi içimdeki yankılara odaklandığımı fark ettim. Sanki Murakami, bir şey öğretmek yerine benim kendi sorularımı sormama izin vermişti. Bu kitap, hikayenin değil hislerin peşine düşmek isteyenler için… Bana göre, Murakami okuyucusuysan zaten seversin, ama değilsen bile onun dünyasına adım atmak için güzel bir başlangıç.