B. Traven… Edebiyat dünyasının en büyük gizemlerinden biri. Gerçek kimliği hakkında hâlâ çok az şey bildiğimiz yazar sanki kendi yaşamını kahramanlarına miras bırakmış gibi. Ölüm Gemisi, bu gizemin tam anlamıyla bir yansıması.
Kimliksiz bir denizcinin hayatta kalma mücadelesini anlatan roman aslında modern dünyanın soğuk yüzüne tutulmuş bir aynadır: bürokrasi, kapitalizm, insanın ruhunu öğüten dişliler, göçmenlik, aidiyet duygusu….
Romanın ilk bölümlerinde kimliksiz bir denizcinin dünya üzerindeki varlığını kanıtlama çabasını izliyoruz. Bürokratik engeller karşısında kapıların bir bir yüzüne kapanışı bana Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ındaki Yaşar’ı hatırlattı. Kimliksizliğin ağır yükü, var ile yok arasında sıkışmış bir hayat…
Traven, bu çaresizliği ironik ama bir o kadar da sert bir dille anlatıyor; okuyucuyu, kapitalist düzenin bireyi nasıl yok ettiğini düşünmeye davet ediyor.
Ve sonra Yorikke… Bu hurda gemi sadece kahramanını değil aynı zamanda sistemin trajedisini de taşıyan bir sahneye dönüşüyor. Yorikke’nin karanlık güvertesinde insan hayatının ne kadar kolay değersizleştirildiğine tanık oluyoruz. Traven’in karakterleri birer birey olmaktan öte sistemin çarkları arasında sıkışmış simgeler haline geliyor.
Romanın Türkçe çevirisi ise Adalet Cimcoz’un incelikli ve yetkin dokunuşuyla bir kez daha hayat buluyor.
Ölüm Gemisi, yalnızca bir macera romanı değil; aynı zamanda insanlık için yazılmış bir ağıt, modern dünyanın acımasız yüzüne bir başkaldırı!
Müthişti
#alıntılarım
“Haklı ya da haksız, benim ülkem! Haklı ya da haksız, bu benim vatanım! diye bağırıyorsa, benim de, lanet olsun, hak ve görev bilinciyle “Haklı ya da haksız, benim işçi arkadaşım! Haklı ya da haksız, benim proleter yoldaşım!” diye bağırmaya hakkım var.”
“Severiz köleliği,