Orhan Veli, çok sevdiğim şairlerin başında gelmektedir. Üslup, işlediği konular ve Türk şiirine getirdiği yenilikçi havayla ayrı bir konumdadır. Bugün konusunu edineceğimiz düzyazılarında da bu tavrını sürdürür. Öykülerini yazarken, onun temel odaklandığı nokta, olaydır. Bu olayın bir başı ve sonu olmalıdır. Küçük burjuvayı eleştirirken; onların hayatı, heyecanları, aksiyonları ve kahramanlıklarından gına geldiğini ifade eder. Benimsediği öykücülük tarzı, durum öykücülüğüdür. Yani Çehov'un, Sait Faik'in yanındadır. Aynı şiirinde olduğu gibi, öykülerinde de konusunu hayatın ve toplumun içinden seçmiştir. İnsanların sıradan günlük hayatını metinlerine taşımıştır. Öykülerinde izlenimlerinin çok güçlü olduğunu gördüm, duyguları da bir sensör gibi öykülerinin en hareketli, can alıcı parçasını oluşturuyor. Şiirindeki o samimi havası, öykücülüğünde de devam ediyor. Onun okuduğum bu öykülerinde sanki onunla meyhaneyi keşfediyor, taraçada oturuyor, rakı-balık yapıyor, denizi özlüyor gibi hissettim kendimi... Yani o cümleleri kurarken sanki onun yanındasınız, bazen iki adım geride kalıp onu izliyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Orhan Veli, bu duyguyu başarıyla nakledebilmiş. Bu kitabında, çeşitli yazılı basın organlarında yayımlanmış yedi adet öyküsü bulunmaktadır.
"Hoşgör Köftecisi" adlı hikayesinde şairimiz, zor bir durumda kaldığında ortaya çıkan ve her geçen gün müdavimi olduğu üç masalı, samimi bir balıkçı meyhanesini betimliyor. "Kan"da, şairimiz bir köy düğünü için yaptığı yolculuğu ve belalı bir adam olan Kara Hüsnü hakkındaki izlenimlerini aktarıyor."Baharın Ettikleri"nde, yazarımız kaldığı otelin taraçasında bir yandan baharın gelişini müjdelerken; diğer yandan taraçadan gördüklerini ve realizm konusundaki düşüncelerini ifade ediyor. "Öğleden Sonra"da