Hayatına son vermek isteyen bir adam, onu yaşamaya değer şeyler olduğuna inandırmaya çalışan bir kadın. Elle tutulur bir travma. Arkasında yazdığı gibi ağlayarak en sevdiğinizin şekerlemeyi yediğiniz hissiyatı veren bir kitap. Hem güldüren hem ağlatan, hem sevindiren hem depresyona sokan, hem doğru hem yanlış bir kitap.
Ana erkek karakterimiz hayat dolu biri. Eğlenmeyi, kendince maceralara atılmayı seven biri. Ancak bir gün başına gelen bir motosiklet kazası bütün hayatını değiştiriyor. Göğsünden aşağısını yani kollarını ve bacaklarını kullanamayacak hale geliyor. Artık özgür değildir. Vücudu hassaslaşmış, çok çabuk hastalanır hale gelmiştir. Hayatı hep eğlenceyle ve macerayla geçmiş Will başkasına bağımlı olma fikrine dayanamaz ve ölmek ister. Ve derken ana kadın karakterimiz Lou'yla tanışır. Lou değişik bir giyim tarzına sahip, kendi dünyası, kendi sınırları içine hapsolmuş, paraya ihtiyacı olan bir genç kızdır. Bulabildiği tek iş ise Will'e bakıcılık yapmaktır. İki ana karakterimiz bu şekilde tanışıyor ve bizde tüm kitap boyunca ikilinin arasındaki ilişkiyi ve Lou'nun Will'i yaşamın güzel olduğuna inandırmaya çalışmasını okuyoruz. En azından spoilersız anlatabileceğim kadarıyla konu böyle.
İlk olarak yazarın dili başta beni itse de sayfalar ilerledikçe kitabın içinde kaybolmaya başladım. İlk iki gün neredeyse hiç okumadım ama şu son üç günde gözlerim ağrıyana kadar bu kitabı okudum. İki ana karakter arasındaki o hafif çatışmalı ama eğlenceli ilişkiyi sevdim. Konusu tam benlik zaten. Ana karakterlerden birinin hem duygusal hem de fiziksel olarak yardıma ihtiyacı var ve biz bundan doğan bir aşk hikayesini okuyoruz. İki karakterin birbirine devamlı destek olmaları çok güzeldi.
Buradan sonrası biraz spoiler olabilir:
İlk olarak Patrick Lou ilişkisi bence daha erken