The Collector

John Fowles
Tahmini Okuma Süresi:
8 sa. 1 dk.
Sayfa Sayısı:
283
Basım Tarihi:
21 Ekim 1998
İlk Yayın Tarihi:
1963
Yayınevi:
Vintage Classic
Orijinal Adı:
The Collector
Orijinal Dil:
İngilizce
Orijinal Ülke:
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı
ISBN:
9780099470472
Ülke:
Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı
Dil:
İngilizce
Format:
Karton kapak
Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

Seytan
8/10
·283 syf.··
2022 60. kitabı
Fowles'ın Büyücü kitabı favori kitaplarım arasındadır. Beni Koleksiyonucu'yu okumaya iten de bu referans oldu aslında. Baştan söyleyeyim, bence Koleksiyoncu kolay bir kitap değil. Aslında hızlı ve olay örgüsünü merak eden, tüketim odaklı bir okuma yaparsanız keyif alırsınız. Ancak biraz derine inerseniz ve karakter tahlili yapmaya başlarsanız işler değişir. 1960 ların İngiltere toplumunun sınıfsal analizi ve bu sınıfsal ayrışma içinde bir şeytan karakterin ortaya çıkışı, sürecin sizi her sayfada adım adım öfke patlamalarına sürüklemesi romanı çok güçlü kılıyor. Daha da güçlü kılan, çaresizlik karşısında özgürlüğünün savaşından vaz geçmeyen, bunun için her şeyi göze alan ve bence son derece güçlü olan kadın karakter. Roman, gücü elinde tutan zayıf ile zayıf konumdaki güçlünün çatıșması. Hüzünlü ancak çok gerçek ve bu yüzden çok çarpıcı.
Edebiyat
The CollectorJohn Fowles · Vintage Classic · 199811bin okunma
6/10
·283 syf.··
2017 55. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 19 Kasım 2017 00:00
This book by John Fowles was a sensation when it was first published. I read it first in the 70's and I remember enjoying it a lot. Having read it 40 years later, I found it not to be that exciting any more, probably due to the fact that there are lots of - better - books about the relationship between an abductor and abductee from different points of perspective. Miranda, a young artist, is abducted by a man who has recently won a large amount of money in a secluded house. He is in love with her and keeps her as a prisoner with no apparent motive and obviously no chance for a response to her unrequited love. The novel moves to a tragic end and is readable, but I would not put it in the same category as the masterpiece Fowles had later written, namely French Lieutenant's Woman.
The CollectorJohn Fowles · Vintage Classic · 199811bin okunma
Koleksiyonun En Nadir Parçası: Miranda
10/10
·272 syf.··
Beğendi
·
2025 84. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 11 Aralık 2025 20:25
Koleksiyoncu öyle bir roman ki, okurun hangi gözle baktığına göre şekil değiştiriyor; adeta herkesin elinde başka bir kitaba dönüşüyor. Bir kelebek koleksiyoncusunun, âşık olduğu genç bir kızı zindana kapatmasına kadar varan saplantısını okursun önce. Bu kadarı bile tek başına bir hikâye olur. Ama biraz eğilip başka bir açıdan bakarsan mecburi bir ilişkinin, iki uç iradenin, teslim olmakla direniş arasındaki o görünmez düellonun romanına dönüşür. Bakışını bir tık daha kaydırırsın, bu kez bütün safhalarıyla bir psikolojik gerilim çıkar karşına; tutsaklıkla insan ruhunun sınırlarının nasıl açıldığını, nasıl daraldığını gösteren bir metin. İstersen bir işkence metni gibi okursun; fizikselliğiyle, aşağılanmanın katmanlarıyla, ölümün büyük ve sessiz ağırlığıyla. İstersen hapsedilen ve öldürülen bedenler üzerine değil, hapsedilen ve öldürülmek istenen zihinler üzerine yazılmış bir şey gibi okursun. Başka bir okur için bu, bir aydınlanma romanıdır: Karanlığın içinde bile insanın kendine doğru kazmaya başlaması, içerideki ışığı fark etmesi. Sonuçta hangi okur olursan ol, hangi dünyadan gelirsen gel, hikâye bakış açının olduğu yere sızıyor. Koleksiyoncu buna imkân tanıyan bir roman: Seni senin yerinde yakalayan, senin kör noktanı açan, senin bakışını ele geçiren bir roman. Buradan atmosfere doğru genişleyebilirsin. Roman’nın anlatım yapısı tam bir tuzak gibi kurulmuş. İlk bölümde olayları, Frederick’in kendisini gizlemek için uydurduğu “Ferdinand” adıyla, onun ağzından dinliyoruz. Miranda ona Shakespeare’in Caliban’ını yakıştırıyor. Caliban’ın anlatısı ile dikkatli bir okur, Miranda’nın kim olduğunu, ruhunun ve karakterinin nasıl şekillendiğini; Ferdinand’ın —yani Caliban’ın— kim olmadığını bile bu ilk bölümden çıkarabiliyor. Sonra Miranda’nın günlüklerine geçiyoruz.
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
Aşk mı bu, yoksa esaret mi?
Puan vermedi·272 syf.·
2026 5. kitabı
Koleksiyoncu “Ve Tanrı kadını yarattı” dedi; Bu kadın kesinlikle benim olmalı… Varsın beni sevmesin, varsın istemesin. Yeter ki hep gözümün önünde dursun, benimle yaşasın, benimle aynı evde nefes alsın. Ve böylece kolları sıvadı bizim koleksiyoncu… Bu kitabı okurken kaç kez durup derin bir nefes aldığımı, kaç kez sinirden ya da çaresizlikten saç baş yolduğumu hatırlamıyorum. O kadar güçlü, o kadar sahici yazılmış ki… İki karakter de kanlı canlı karşınızda duruyor. Özellikle koleksiyoncu… Kendini her koşulda temize çıkarışı, yaptığı her kötülüğe mutlaka mantıklı bir gerekçe buluşu insanın içini daraltıyor; çünkü bu hâl fazlasıyla tanıdık. Sayfalar ilerledikçe, iki karakteri de anlamaya çalışırken şunu fark ettim: Hiçbiri bütünüyle masum değil, hiçbiri bütünüyle suçlu da değil. İkisi de insani zaaflarıyla, korkularıyla, kırılganlıklarıyla var. Tam da bu yüzden bu kadar gerçekler. Ve en çok da şu vurdu beni: Bizim her gün içinde yaşayıp fark etmeden geçtiğimiz, kıymetini bilmediğimiz şeylere Miranda’nın duyduğu o tarifsiz özlem… Gün ışığına. Özgürlüğe. Sıradan bir nefesin bile ne kadar hayati olabileceğine… Bittiğinde insanın içinde ağır bir sessizlik bırakıyor bu kitap. Hepinize kalbinize dokunacak okumalar diliyorum. Daima sevgiyle kalın.
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
Onu asla iyileştiremem, çünkü hastalığı benim...
7/10
·304 syf.··
2023 4. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 26 Mart 2023 14:54
Romanı anlatmaya nerden başlasam bilmiyorum. Neredeyse ilk 200 sayfası romanın baş karakteri olan halası ve tekerlekli sandalyeye mahkum kız kuzeni ile yaşayan silik kişiliğe sahip kelebek koleksiyoncusu Frederick Clegg adında bir memurun gözünden okuyoruz. Clegg , resim öğrencisi olan hayat dolu Mirandaya uzaktan uzağa tutkundur, ancak ona açılamayacak kadar da antisosyal bir kişiliğe sahiptir. Haliyle Miranda'nın Clegg'in varlığından haberi bile olmaz. Sonra her şey değişir. Bir gün piyangodan yüklüce bir miktar para kazanan Clegg içten içe bastırdığı arzularını gerçeğe kavuşturmak için elinde olan o gücün farkına varır ve planlar yapama başlar. Ücra bir arazida ev satın alır bu evin bir mahzeni vardır orayı düzenler temizler bir sürü yeni eşyalarla dizayn eder sonra kendine bir otobüs alır ve bir gece Miranda eve dönerken planını gerçekleştirip hayatının baharında 20 yaşında ki bu kızı kelebekleri gibi hapsedip kendine muhtaç bırakır. İşte hikayenin ikinci kısmı da Clegg'i anlattığı neredeyse her günü Mirandanın kendi gözünden kendi içsel dünyasıda yazdığı günlüğü oluşturuyor. Bu kitap bence ağır bir psikolojik roman suçlu kişinin gözünden okuduğumda bazen Mirandaya olan sevgisi için yaptığını aslında iyi biri bile olabildiğini Mirandanın her istediğini yaptığı için Mirandanın da nankörlük etmeyip onu sevmeye çalışması gibi saçma bir düşünceye bile kapıldım. Sonra Mirandanın günlüğünde yazdığı kısımları okudum ve onunla empati yapınca içinde olduğu durumun ne kadar korkunç ne kadar katlanılamaz olduğunu bir anda hayatının sadece psikolojisi bozuk bir insan istiyor diye tepetaklak olduğunu hiçbir suçu olmadan hiçbir sebebi olmadan bir kızın hayatını elinden alıp onu gün ışığına bile muhtaç bırakıp onu önlenebilecek çoğu şeyi bilerek izin verip kızın kaderini
1000k
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
İçimdeki Kadın Hiç Dokunulmamış Olarak Kalır
10/10
·272 syf.·
2025 68. kitabı
Bu bir kitap incelemesi değil. Bu, John Fowles’un “Koleksiyoncu”sunda Miranda’nın mahzende fısıldadığı o çığlığı, şimdi burada; 1k'da tüm kadınların ve tüm erkeklerin kulaklarına ulaştırma çabasıdır. Çünkü anladık ki, hapis bazen demir parmaklıklar ardı değil, bazen “aile” adı altında örülmüş duvarlar, “sevgi” maskesi takmış sahiplikler, “normal” denen o amansız kalıplardır. İlk alıntı, bir manifesto gibi çıkıyor karşımıza: “Kadının gücü! Hiç bu kadar gizemli bir güçle dolu olduğumu hissetmemiştim.” Miranda, bedensel zayıflığın ve çaresizliğin ortasında, erkeğinin fiziksel acımasızlığına dayanabilen, içinde dokunulmaz bir öz barındıran bir gücü keşfeder. Peki ya bu ‘dokunulmaz öz’, her gün küçük küçük ihanetlerle, aşağılanmalarla, görmezden gelinmelerle kemirilirse? O zaman ikinci cümle devreye girer: “Onu asla iyileştiremem. Çünkü hastalığı benim.” İşte kadının trajedisi burada yatar: Onu inciten, hasta eden, kendi varlığıdır; seçtiği, boyun eğdiği, “belki düzelir” umuduyla katlandığı. Zulmün kaynağı dışarıda değil, artık içeridedir. Onu iyileştiremezsiniz, çünkü ‘hastalık’, hayatının merkezine yerleşmiş erkeğin ta kendisi olmuştur. Bu, kaçınılmaz olarak üçüncü sahneyi doğurur: “Hınç dolu erkekler ve yaralı kadınlar.” Bu, sadece bir kitap cümlesi değil, evlerimizin, ilişkilerimizin gizli gerçeğidir. Gücü elinde tutamayanın, anlayamayanın, sevemeyenin doluştuğu kin… ve o kinin sivri uçlarıyla her gün biraz daha kanayan, yaraları sarmak yerine onları saklamaya mahkum edilen kadınlar. Peki bu durumda ne yapmalı? Miranda’nın dördüncü çıkışı, bir direnişe dönüşür: “Ben ahlaklı biriyim. Ahlaklı olmaktan da utanç duymuyorum. Caliban’ın
1000Kitap
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
9/10
·304 syf.··
Beğendi
·
2021 90. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 26 Kasım 2021 23:30
İnsanı, yarattığı dehşetle sarıveren bir hikaye Fowles’un kurguladığı. Gencecik bir kızın, ezik bir karakter olan kelebek koleksiyoncusu Ferdinand tarafından kaçırılmasını ve hapsedilmesini konu alan bu hikaye, Fowles’ın sürükleyici anlatımı kadar kurgunun gerçekçiliği nedeniyle de okurunu bir anda çarpıyor. Hele tam da Türkiye’deki kadın taciz ve cinayetlerinin giderek artan bir hızla gözlerimizin önünde gerçekleştiği ve koskoca bir toplum olarak bir avuç sapık adama karşı sanki ellerimiz bağlı, hiçbir şey yapamadığımız utanılası şu günlerde, beni iliklerime kadar titretti. Korku değil titrememin sebebi, Ferdinand benzeri insanların sayısının çokluğu da değil. Fowles’ın Ferdinand üzerinden ustalıkla gösterdiği o tahammül edilemez fütursuzluk ve arsızlık !!! Babası ölmüş, annesi onu terketmiş ve hastalıklı bir ruh haline sahip olduğunu sandığımız halası tarafından büyütülmüş Ferdinand ezik bir karakter; basit bir memuriyet ile hayatını kazanmaya çalışıyor ve kendisi ile çoğunlukla dalga geçen, içine karışamadığı toplumdan uzakta sessiz bir yaşam sürüyor. Kazandığı bir ikramiye, Ferdinand’a bu çemberden çıkması için bir fırsat yaratıyor. O da bu fırsatı uzun süredir gizlice izlediği güzeller güzeli Miranda’yı kaçırmak için kullanıyor. Fowles bize kelebek koleksiyoncusu Ferdinand ile kaçırıp bir mahzene kapattığı genç ve güzel resim öğrencisi Miranda arasında yaşananları anlatıyor ilk bakışta. Ancak ustalıkla kurguladığı diyalogları ve iki kahramanının iç sesleri ile Fowles, insanın kanını donduran gerçeklikleri okurunun durmaksızın yüzüne çarpıyor. Miranda’ya tümüyle bir nesne olarak bakıyor Ferdinand; onun duyguları, aklı, ruhu değil istediği.… Onu sanki kelebeklerinden biriymiş gibi kanatlarından sabitleyip dolaba kaldırmak ve sadece kendi istediği zaman bakmak tüm
Edebiyat
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
Özne ve Nesne Arasında Bir Tutsaklık
Puan vermedi·272 syf.··
Beğendi
·
2026 59. kitabı
“Tutsak zaman. Sonsuz zaman.” Kitap, bir kaçırılma hikâyesini anlatıyor fakat ben metinde bu yönünden ziyade daha çok Miranda’nın tutsaklık içinde geçirdiği içsel dönüşüme odaklandım ve buradan etkilendim. Roman ilerledikçe fiziksel kapatılma, zihinsel bir çözülmeye; sahip olma arzusu ise insanı özne olmaktan çıkaran derin bir şiddet biçimine dönüşüyor. Miranda’nın tutsaklık sürecine ilk baktığımızda net bir bilinç görüyoruz. Kendini toplumdan ayıran, yer yer üstten bakan bir konumda yer alıyor. “Sıradan insan uygarlığın lanetidir.” gibi cümleleri, dünyayı keskin bir ayrımla okuduğunu gösteriyor. Bu bakışın içinde hem haklı bir eleştiri var hem de göz ardı edilemeyecek bir elitizm. “Bu evdeki en şaşırtıcı şeyin ne olduğunu biliyor musun? Hiç kitabın olmaması. Benim için aldıklarının dışında.” Roman ilerledikçe Clegg’in Miranda’ya olan tavrının aslında sevgi merkezli olmadığını fark ediyoruz. Aslında bu bir sahip olma arzusu. Clegg Miranda’yı anlamaya çalışmıyor, sadece elinde tutmak istiyor. Bu yüzden verdiği her şey konfor, düzen, sözde iyilik giderek boğucu hâle geliyor. “Ne söylediğime veya kendimi nasıl hissettiğime… zerre kadar ilgi duymuyor; elindeyim ya, bu ona yetiyor.” Her şeyi verebilen ama özgürlüğü veremeyen bir ilişki söz konusu: “Ne dilersem vermeye hazır… özgürlüğüm dışında.” Miranda’nın tutsaklığı zamanla fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor. Sessizlik, uzayan zaman ve dış dünyayla bağın kopması Miranda’nın zihninde bir çözülme yaratıyor. “Bir zindanda yaşamayan hiç kimse, buradaki mutlak sessizliği anlayamaz.” Artık gerçekliği korumakta ve onu fark edebilmekte sorun yaşamaya başlıyor. Bir noktadan sonra dış dünyanın varlığı bile onun için belirsizleşmeye başlıyor: “Şimdi dünyanın artık var olmadığı duygusuna kapılıyorum.” “Dün gece aklımı
Edebiyat
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
Bir Kadını Sevmek Değil, Saklamak İsteyenlere Dair
9/10
·272 syf.··
2026 2. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 06 Ocak 2026 14:36
Efendimmmm !!! Ne desem neresinden başlasam diye düşünüp dururken kendimi burada buldum bir de baktım ki çok uzun bir inceleme yazmışım aslında daha da yazardım da biraz size ve kitaba birşeyler kalsın istedim hazırsanız birde ᥫ᭡ ÇaLıKuŞu ᥫ᭡ ︎︎ gözünden bakın bu kitaba....(Ufacık spoiler var ) Koleksiyoncu, okurken “onu unutacağımı sandığım da oluyordu ama unutmak insanın yapacağı değil, başına gelecek bir şeydir” cümlesinin neden bu kadar yakıcı olduğunu bana defalarca hissettirdi. Çünkü bu kitap unutulmuyor. Bitmiyor. Kapanmıyor. İnsanın içine yerleşip orada yaşamaya devam ediyor. Bu kitabı okurken Miranda’nın yerinde ben vardım. Yer yer öfkeyle kitabı kapattım; yazara kızdım. “Bunu normal bir aşk gibi anlatamazsın,” dedim içimden. Çünkü bu bir aşk değildi. Bu, sevme kelimesinin içini boşaltan, sahip olmayı sevgi sanan bir karanlıktı. Ve ne acıdır ki Koleksiyoncu, bu psikolojik rahatsızlığı öyle sıradan, öyle gündelik bir dille anlatıyordu ki, insanın asıl ürperdiği yer de tam burasıydı. Kötülük bağırmıyordu. Sessizdi. Normaldi. Tehlikeliydi. Miranda’nın günlüğü… İşte orası kitabın kalbime en sert çarptığı yer oldu. Günlük sayfaları, gerçeği yüzümüze tokat gibi vurdu. Koleksiyoncu’nun tek taraflı, kendini haklı gören anlatısının ardındaki hakikat, Miranda’nın sesiyle kanadı. O sayfalarda bir kadının yalnızca bedeninin değil, düşüncelerinin, hayallerinin, özgürlüğünün nasıl kilitlendiğini gördüm. Ve bu beni çok yaraladı. Evet, bu bir psikolojik rahatsızlıktı. Ama beni asıl sarsan, bunun “olağan” bir şey gibi anlatılmasıydı. Sanki her şey normalmiş gibi. Sanki bir insanı tutsak etmek, onun hayatını elinden almak sıradan bir davranışmış gibi… İşte bu yüzden okurken defalarca yutkundum. Çünkü bu hikâye yalnızca Miranda’nın hikâyesi değildi. Özgürlüğü elinden alınan,
Alıntı
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma
Aşk incelik ister ;hoyrat olmaz
9/10
·272 syf.·
2025 49. kitabı
Spoiler içerebilir Sevgisiz büyüyen insanlar sevgiyi bilmeyen insanlar sanırım en tehlikeli olanlarmış... Bu eser beni ilk başta eğlendırmişti. Aslında Bay F ile Miranda arasındaki kaçma-kovalamaca sarsıcıydı ama aynı zamanda sıcak, samimi bir aşk hayali de kurdurdu bana.Oysa bir günlük ömrü olan kelebekleri hapseden bir adamdan bahsediyoruz.Halasının yanında soğuk bir dünyada büyüyen güç kavramını en büyük erdem sanan bir adamdan bahsediyordu eser. Mahzen; karanlık ve yorucuydu. Her ne kadar Bay F, Miranda için herşeyi düşünse bile; o alıstıgımız düzenın dışında bir kelebek gibi kaldı Kanat çırpışları yüreğimi dağladı.. Aklıma, “Ben karanlıktan korkarım patron” repliği geldi. Miranda çaresiz ve masum bakıslarıyla ;hiç ummadığı bır hayatın içinde başrol olarak kaldı. Zekası ve samimiyetine rağmen zorlandı. Filmi izlediğimde, Miranda’nın çaresiz gözleri ve adı batasıca Bay F’nin boş, bencil bakışları beni derinden üzdü. Kitap bittiğinde yaşadığım o boğulma hissini, filmde bir kez daha yaşadım. Fowles, bu kitabı öyle güzel yazmış ki bazı yerler su gibi akıp gitti. Miranda gerçekten Bay F’den çok korktu. Düşünerek hareket etmeye çalıştı ama aklı ve duyguları birbirine girdi. Ne zaman ki panik hali baş gösterdi, kitap içinden çıkılmaz bir hâl aldı. Miranda günlüğüne umut dolu satırlar yazdı. Hep, başıma bunlar gelmese neler yapardım?” diye düşündü. Ve en çok da “Beni de mi kelebek sandın?” dediği kısımda hüzünlendim. Filmde o sahnedeki kelebek görselleri etkileyiciydi. Filmde Miranda’yı canlandıran aktris öyle naif ve tatlıydı ki, ona yardım etmek istedim. Birçok yerinde hüzünle okudum, hüzünle izledim. Spoiler vermeden duyguları aktarabilmek gerçek bir yetenekmiş. Şu an bile Bay F’nin o derin ve korkunç bakışları aklımda onu anlamaya çalıssam da başarılı
KoleksiyoncuJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 202411bin okunma

Yazar Hakkında

John FowlesYazar · 10 kitap
John Robert Fowles, İngiliz roman ve deneme yazarıydı. Londra yakınlarındaki Essex, Leigh-on-Sea'de doğdu. Oxford Ünivesitesi'nde gördüğü Fransızca eğitiminin ardından Fransa ve Yunanistan'da öğretmenlik yaptı. İlk romanı olan Koleksiyoncu'nun başarı kazanmasının ardından kendini tamamen yazarlığa adadı. 1968 yılından başlarak İngiltere'nin güneyinde küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamını sürdüren ve 1979'da Lyme Regis Müzesi'ne küratör olarak atanan Fowles, 5 Kasım 2005'te ölmüştür. Postmodern romancıların öncülerinden biri olarak kabul edilen Fowles, yayımlanan ilk eseri The Collector (Koleksiyoncu) ile büyük üne kavuşmuş ve ticari başarı kazanmıştır. Aslında Koleksiyoncu, Fowles'un üzerinde çalışmaya başladığı ilk romanı değildir. 1950'li yılların başında yazımına başladığı Büyücü adlı eseri, Fowles'un üzerinde çalıştığı ilk romandır ve ancak 1965 yılında basılabilmiştir. Mitolojik öğelere ve Shakespeare'in ünlü oyunu Fırtına'ya çeşitli göndermelerin bulunduğu metafizik bir eğlence treni olarak nitelendirilen Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını ile birlikte yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir. Fransız Teğmenin Kadını, Harold Pinter'in yazdığı senaryo ile filme de çekilmiş, Karel Reisz yönetimindeki filmin başrollerinde Jeremy Irons ve Meryl Streep oynamıştır. Bu filmin dışında The Collector (1965), The Magus (1968) ve televizyon için The Ebony Tower (1984) adlı eserleri de sinemaya uyarlanmıştır. Eserlerin birçoğu Türkçe'ye de çevrilmiştir. Roman ve denemelerinin dışında, şiirleri (Poem, 1973), çevirileri (Cinderella, Charles Perrault, 1974), senaryoları, adaptasyonları (Lorenzaccio, 1983--Alfred de Musset'nin bir oyunu) ve editörlük yaptığı çalışmalar (Thomas Hardy's England, Jo Draper) da vardır. Ayrıca yazar hakkında yazılmış eserler de mevcuttur.