Uyanış, Edna Pontellier’in kendi ruhunu bulma hikâyesi; ama bu hikâye, öyle klasik bir “kadın kendi mutluluğunu bulur” masalı değil. Edna, hem anneliği hem de evliliği arasında sıkışmış, toplumun çizdiği sınırlar içinde nefes almakta zorlanan bir kadın. Kitap boyunca gördüğümüz şey basit ama yıkıcı: “Kadın sadece anne ve eş değildir, o bir insandır.” Ve Edna bunu hem bedeninde hem ruhunda hissettikçe, içsel bir uyanış yaşıyor.
Robert var tabii. Ah Robert… Sevgi var ama cesaret yok. Tam bir Behlül kaçışı: “Ben de seni seviyorum ama toplumu karşıma almak mı? Ooo hayır, ben çiçek sulamaya gidiyorum” modunda. Robert’in gitmesi Edna için en büyük darbe ama aynı zamanda onu kendisiyle yüzleşmeye iten kıvılcım.
Léonce, Edna’nın kocası, dönemin prototip erkek modeli: saygın, düzenli, ama ruhsuz bir sahip. Evdeki huzur ve statü önemli, Edna’nın duyguları ise dekoratif bir detay. Bir yanda sevgi eksikliği, diğer yanda sahiplenici ama sevgi yoksunu bir eş… Allah’ın cezaları erkekler
Edna’nın çocukları da cabası. Onları seviyor ama onların uğruna kendi benliğini yok etmeyi reddediyor. Burada duralım: Edna’nın tercihi kurgu trajedisi, gerçek anneler için bir örnek değil. Gerçek hayatta anneler, çocuklarına sevgi verirken kendi varlıklarını da korur. Edna’nın “vazgeçişi” ise dönemin baskısı ve kendi özgürlüğünü seçme ihtiyacıyla alakalı.
Ve doruk nokta: deniz. Edna’nın suya bırakışı, intiharı, hem bir son hem de en saf özgürlük ifadesi. Yaşam ve toplum baskıları arasında sıkışmış bir kadının, kendi ruhunu seçme cesareti.
Kitap, duygusal olarak yıpratıcı ama bir o kadar da zekice. Chopin, dönemin ahlak kurallarını hiçe sayarak, okuyucuya “Kadın da düşünebilir, isteyebilir ve özgür olmalı” mesajını veriyor. Edna’nın trajedisi kurgu, ama bize kendi sınırlarımızı ve özgürlüğümüzü