Tabiattan uzak kaldığınızda, mesela birisi size evrimden bahsettiğinde bunu “görüşlerden bir görüş”, yahut “sadece bir teori” olarak dinlememeyi ve anlamamayı seçebilirsiniz. Fakat tabiatla haşır neşir iseniz, evrim denen şeyin reddedilemez ve açık bir yasa olduğunu, teorilerin ise sadece o gerçeği açıklamak için gösterilen insanî ve bilimsel çabalar olduğunu kolayca anlarsınız. Ne fark eder peki? Bir tanesinde kendinizi her şeyden ayrı, gökten düşmüş bir varlık olarak konumlayıp kendinizce bir yaşam kurmaya ve kaçınılmaz olarak da sizi tabiatınızdan kopmaya götüren bir yola girmiş olursunuz. İnsanın binlerce yıllık serencamı bunun örnekleri ile doludur.
İkincisinde ise sistemin bir parçası olarak kendinizi yeniden konumlandırmaya başlar ve kültürünüzdeki “doğal ve doğru olmayan” kısımları kolayca ayıklama bilgeliğine ulaşma yolunda emin adımlarla ilerlersiniz. Çevrenizdeki her şeyin sizden bir parça taşıdığını ve sizin her şeyle derinden bağlantıda olduğunuzu anladığınızda, kendinize ve her şeye bakışınız kökten değişmeye başlar. Neticede insan olmanın pervasız ve gaddar bir komutan olmak değil, sisteme hizmeti esas alan bir lider olmak demek olduğunu kavramaya başlarsınız. İşte ilk bakış açısı bizi “egoist” bir noktaya sürüklerken, ikincisi “ekolojik” bir anlayışı yeşertebilmemizi sağlar.
İnternet çalışmalarında lider olan, Stanford Üniversitesi Nicel Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün direktörü Norman Nie’nin söylediği gibi, “İnternette birisiyle ne kucaklaşabilir, ne de öpüşebilirsiniz.”