• 2 ay içinde ilik bulunmazsa ölecek!

    Sonat Emre Özcan 14 yaşında A.L.L (Akut Lenfoblastik Lösemi) hastası. Acilen 2 ay içinde uygun ilik bulunması gerekiyor. Antalya Lara MedicalPark Hastanesi'nde yatıyor.

    Lütfen hangi ilde olursanız olun. Kızılay Kan Merkezine gidin, gönüllü kan bağışçısı olmak istiyorum demeniz yeterli.

    Sonat'ın adını vererek bağış yapamıyorsunuz ama doku uyumu nadir ve kişiye özel olduğu için en kısa sürede Sonat'a ulaşacaktır. Eğer sizi Antalya Lara MedicalPark Hastanesi'ne yönlendiriyorlarsa yüksek ihtimal Sonat içindir.

    Eğer hastalığınız varsa veya ilaç kullanıyorsanız gitmemezlik yapmayın. Çünkü her hastalık ya da ilaç kullanımı engel teşkil etmiyor, bunu Kızılay size orada açıklıyor.

    Sizden 3 tüp kan alıp kontrol ediyorlar ve uyumluysanız sizinle iletişime geçiyorlar ve sizi yönlendiriyorlar. Kabul ederseniz iş izninizi, konaklamanızı, yol masraflarınızı Sağlık Bakanlığı karşılıyor.

    Donör olan kişiye 5 gün aşı yapılıyor ve ardından kan alınıyor. İliği makine ayrıştırıyor, narkoz yok. O gün işiniz bitiyor, yatmanıza bile gerek kalmıyor, çok basit bir işlem.

    LÜTFEN DUYARLI OLUN!
    SONAT EMRE ÖZCAN DESTEKLERİNİZİ BEKLİYOR. EN YAKIN KIZILAY KAN MERKEZİNE GİDEREK İLİK TESTİ YAPTIRABİLİRSİNİZ.

    İletişim için Anne Sinem Güney Kuru
    0530 788 03 62
  • Cahillik hastalığı, öğrenmekle tedavi olunur.
    Cimrilik hastalığı cömertlikle, gurur hastalığı tevâzu ile, oburluk hastalığı zoraki bir şekilde yemeği kesmekle tedavi olunur. Nasıl ki ilacın acılığına ve iştahın çektiği şeylere sabretmenin şiddetine, hasta bedenleri tedavi etmek için katlanmak gerekiyorsa, tıpkı onun gibi hasta kal-bin tedavisi için de sabır ve mücâhedenin acılığına katlanmak lâzımdır.
  • Arkadaşlar iyi akşamlar yardımınıza ihtiyacımız var.
    Henüz iki yaşında küçük bir çocuk...
    Çocuğun adı Hamza Tırabzon, Hassa/Hatay'da yaşıyor.
    https://hizliresim.com/P1NjLb
    Çocuğun doğuştan işitme problemi var. Bunun için de beyin sapı ameliyatı olması gerekiyor. Babasının sigortası olmadığı için ameliyat masrafı karşılanamıyor. Ve bu ameliyat için ailenin yeterli bütçesi yok...
    Buradaki bir okur arkadaşımın okulu bu çocuk için bir kampanya başlatmış. Yapacakları şey Cimer'e ortak bir mail atmak, bu şekilde etkili olacağı düşünülmüş. Ben de bu bilgileri ondan aldım. Detayları öğrendikten sonra mail metni vb. gerekli bilgileri yazacağım. Lütfen destek olur musunuz? Bu minik yüreğin iyileşmesi için, yapacağınız tek şey bir mail atmak. Bu iletiyi daha çok insanın görüp destek olması için paylaşırsanız sevinirim. Duyarsız kalmayalım nolur. Rahatsızlık verdiysem üzgünüm gerçekten. Dilerim ki tebessümle kalın ama birinin tebessümünün altında yatan sebeplerden biri de siz olsanız daha güzel olmaz mı? Örneğin 2 yaşında minik bir çocuğun...
    Cimer'e şu mailin atılması kararını almışlar:
    "SAYIN CUMHURBAŞKANIM,
    İşitme engelli yakınım HAMZA TIRABZON şuanda 2 yaşında. Hamza doğar doğmaz işitme engelli olduğunu öğrendik ve ilk günden beri ameliyat olabilmesi için elimizden gelen çabayı gösterdik. Hamza'daki problem iç kulağın hiç oluşmamış olması ve bu durumda beyin sapı ameliyatı olması gerektiği doktor tarafından kesinleştirildi. Fakat şöyle bir sorun var ki devlet ameliyat masrafını karşılamıyor. Bu ameliyat masrafı en az 110.000 TL ve ailenin bu ücreti karşılayacak durumu yok. Babası günü birlik işlerde çalışıyor, o da olursa tabii. 2 yıldır bu ameliyatı olabilmesi için elimizden geleni yaptık fakat bir türlü gücümüz yetmedi ve Hamza bu şekilde büyümeye devam ediyor. Eğitim alabilmesi, engelini aşabilmesi ve en önemlisi bu ameliyatı olabilmesi için sizden yardım bekliyoruz. Lütfen minik Hamza'ya ses olalım..

    İletişim numarası: 0531 500 54 61"

    Bu bilgileri benimle paylaşan sevgili arkadaşım, Arzunalbant'a çok teşekkür ederim. Umarım minik Hamza'ya bir umut bir ses olabiliriz...
  • Hacettepe üniversitesi çocuk bölümünde yatan henüz bir aylık bebeğin kan grubu fark etmeksizin kan ihtiyacı vardır. Bebeğin ismi Ahmet Gençbay. Durumu kritik
    İletişim numarası:
    0539 349 35 69
    İhtiyaç acilmiş. 60 ünite kana ihtiyacı varmış ama sadece 6 kişiden alınmış ve bebek sadece 20 günlük. Lütfen verebilecek durumdaysanız duyarsız kalmayın, en olmadı duyurun.
  • 215 syf.
    ·Beğendi
    İlk sigaramı 13-14 yaşlarında anneannemlerde herkes balkonda püfür püfür sigaralarını içip neşeli sohbetlerini yaparken, gizlice oturma odasına giderek içmiştim. Daha ilk çekişte boğulacak gibi olmuş, bunu içenler bundan ne zevk alıyor diye düşünerek çabucak söndürmüştüm. Şanslıydım, kimse görmemişti.

    Asıl sigaraya başlamam ise 18 yaşında kuzenimle beraber gittiğim dersanede ikimizinde sevdiği bir kız arkadaşımızın bize "için için çok zevkli oluyor. Tut bakalım eline yakışıyor mu, bir fırt çek, ha işte öyle, bak, ne kadar zevkli oluyor değil mi" diye özendirmesiyle oldu. Tam da yazarımızın kitapta dikkat çektiği duruma düşerek başlamış olduğumu kitabı okurken fark ettim. Arkadaşlarımızdan kaynaklanan sosyal baskı.

    Bir zamanlar sigara içmek toplum tarafından hoş görülüyordu diyor yazarımız. Bugün ise sigara içenler tarafından bile anti sosyal bir davranış olarak görülüyor. Sigarayı içerken yalnız kendimize değil, çevremizdekilere de zarar veriyoruz.

    24 yaşında evlendiğimde, eşimin sigara içmemesi sebebiyle sigarayı bırakmıştım. Arada bir iki kere kısa dönemlerde içmelerimi saymazsak yaklaşık 15 yıl boyunca sigarasız sağlıklı bir yaşam sürerken, geçen sene kendime göre bir sebepten tekrar içmeye başladım. Bıraktığım dönemlerde bile bana sigarasızlığa nasıl dayanıyorsun diye sorduklarında "sigara içmekten keyif alıyordum ama zararlarını düşündükçe içmediğime seviniyorum" diyordum. İşte bu da kitabı okurken uzun süreden sonra neden tekrar sigara içmeye başladığımı fark etmemi sağlayan ikinci unsurdu. Bilinçaltımıza sigaranın keyif veren bir şey olduğu aşılanmıştı. Sigara keyif veren bir şey olsaydı onu 13-14 yaşımda ilk içmeyi denediğim zamanlarda içmeye devam ederdim. Halbuki iğrenmiştim. Aslında sigaranın keyif verdiği kocaman bir yalandı. Televizyon, sokaklardaki afişler, tüm medya kurumu sigara içmeyi özendirecek şekilde hazırlanmıştı. Yazar kitapta bunu şöyle açıklıyor:

    "Yaşamımızın %99 'u önceden belirlenmiştir. Biz içinde yaşadığımız toplumun ürünüyüz. Nasıl giyineceğimizi, ne tür evlerde oturacağımızı, yaşam tarzımızı, değişik olduğumuz yönleri bile toplum belirler. Reklamcılar, bilinçaltının yönlendirme gücünü çok iyi bilirler, bu yüzden yollar bizi adım adım takip eden büyük posterlerle doludurlar. O kadar para boşuna mı harcanıyor sanıyorsunuz? O reklamlar size sigara aldırtmıyor mu sanki?
    Yanılıyorsunuz! Kendiniz deneyin! Soğuk bir günde bir bara yada restorana gittiğinizde yanınızdaki kişi ne içmek istediğinizi sorduğunda “bir viski” (yada herhangi başka bir şey) yerine “canım bugün ne istiyor biliyor musun? Bir viskinin o yumuşacık sıcaklığını.” deyin. Viski sevmeyen birinin bile size katıldığını göreceksiniz.
    Çocukluğumuzdan beri her gün sigaranın bizi rahatlattığına, bize cesaret ve güven verdiğine ve dünyadaki en değerli şeyin sigara olduğuna dair mesajlar alırız.
    Abarttığımı mı sanıyorsunuz? Filmlerdeki bütün idam sahnelerinde idam edilecek kişilerin en son arzuları bir sigaradır. Bunun bizde bıraktığı etki çok derindir. Bilincimiz fark etmese de “uyuyan partnerimiz” mesajı alacak zamanı bulur."


    Sürekli canımızın sigara istemesinin nedenini vücudumuzdaki nikotin miktarının düşmesi olarak tanımlayan yazarımız, eğer bu ihtiyacı gidermezsek kendimizi bir şeylerden yoksun bırakılmış, çaresiz hissedeceğimizi ve bu duyguyu bastırmak için sigara içmeye devam edeceğimizi vurguluyor. Aslında o anda bu duyguyla başa çıkabilmenin çok kolay olduğunu çünkü nikotinsiz kalmanın acı verici bir durum olmadığını idrak edip, hayatımız boyunca sigaranın esiri olmaktansa ona hayır diyebilmeyi öğrenirsek sigaradan sonsuza kadar kurtulacağımızı söylüyor.

    Sigara içmenin hiçbir avantajı yokken sigara içerek kaybettiklerimizi şöyle sıralayabiliriz. SAĞLIK, ENERJİ, PARA, ÖZ GÜVEN, ÖZ SAYGI, İÇ HUZUR, CESARET VE SAKİNLİK...

    Beni kitapta en çok etkileyen şey yazarın sigaranın zararlarını anlatırken özellikle sigaranın yıllar geçtikçe sistemli bir şekilde enerjimizi ve cesaretimizi çaldığını anlattığı kısımlardı. Daha öncede belirttiğim gibi uzunca bir süre sigara içmeye ara verip tekrar başladığımda sigaranın enerjimden çaldığını bizzat fark ettim. Daha önce beni yormayan aktiviteleri yaparken kendimi güçsüz hissetmeye ve çabucak yorulmaya başladım.

    Tiryakilerin sigaraya asla toz kondurmadıklarını sürekli duyarız. Neden öksürdüklerini sorsak üşüttüklerini söylerler. Bizi rahatlattığını sandığımız sigaranın aslında bizi diken üstünde tuttuğunu idrak edebilsek belki bırakmamız daha kolay olacak. Düşünsenize hayatınız boyunca gittiğiniz eğlencelerde herkes ortamın tadını çıkartırken sizi dürten sigara içme isteği size o ortamı bıraktırıp dışarı çıkıp sigara içmeye zorlar. Peki içtiğimizde rahatlamış mı oluyoruz? Hayır...Sadece içimizdeki nikotin canavarını beslemiş oluyoruz. Bizi strese sokan aslında sigara içme isteğinin ta kendisi, sigara içmeyenler bu stresi asla yaşamıyorlar..

    Harcadığımız milyonlarca lira, yaşam boyu kurtulamadığımız uyuşukluk, öksürük, nefes darlığı vb.. Gözlerimizi açmanın artık vakti gelmedi mi?
    Sigara içmenin insanı kendine ömür boyu esir eden zincirleme bir reaksiyon olduğunu daha ne kadar görmezlikten geleceğiz. O zinciri kırmazsak yaşamımız boyunca bir tiryaki olarak kalacağız. Ben artık sigaranın kölesi olmak istemiyorum ve size bu kitabın sigarayı bırakmada tabii ilk şart olarak istemeniz ve kendinize güvenmemiz koşuluyla yardımcı olabileceğini söylüyorum. Okursanız kaybedecek hiçbir şeyiniz yok. Sigarayı bırakmaktan korkmayın lütfen..Sigara içerek sadece kendimizi cezalandırıyoruz.
  • Sanırım ifşa sırası bana geldi. Bu iki insanı buradan herkese ifşa etmem gerek artık. Herkes bilmeli, tanımalı. Bu devirde nasıl olur??? görmeli herkes…

    Müsadenizle;
    Birkaç gün önce, sevgili Mete Özgür’ ün incelemesini (#26941855) okurken aklıma geldi. Hatıralarımı yokladım, bu güzel iki insanı herkese ifşa etmem gerek diye düşündüm. Bu devirde sevgiyi nasıl koruyabilmeyi becerebildiklerini sorgulasın istedim herkes. Tanısınlar, bilsinler diye...

    2009 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Yaklaşık 24 saattir uykusuzdu 73 yaşındaki Mehmet Amca. Muhterem eşi Sultan Teyze’ye koroner anjıografi yapılmıştı, çoklu stent takıldığı için de yakın takibi gerekiyordu. Mehmet Amca ne dese, ne anlatsa gene de hafifçe homurdanıyor, bırakmıyordu eşini gitsin bir yere. Nazlı yeni gelin gibi; korkudan mı heyecandan mı bilinmez, al al olmuş yanakları gülmedi bir kere. Ağrısı da vardı muhtemel, nazının geçtiği O’ydu işte.

    Önce dedim kendime; ‘’ Muhtemel başka yakınları gelir birazdan, gelmeli illa ki!’’ Saatler geçince merak ettim iyice. Kimseler de yoktu yanlarında. Hastane yemeğini beğenmeyince Sultan Teyze, Mehmet Amca kayboldu birden. Anladım ki yemek getirecek dışarıdan. 4 kat inecek, çıkacak, yürüyecek biraz bu uykusuzlukta. Normalde hiç konuşmayan Sultan Teyze o yarım saatte belki on kere sordu nereye gitti diye.

    Yeni çömezdi o zamanlar Kemal, yeni evliliğinde olduğu gibi; biraz panik, biraz cahil, biraz bencil…
    İsyan edercesine ‘’ Be teyzem, adam buradayken bir kere gülmezsin, gidince ne bu hasret, on oldu sorduğun, gelecek işte….yaw tüm kadınlar aynı mıdır ya? Hem başka refakatçin yok mu teyzem senin, ben bu yaşta zor dayanıyorum bir geceye, amca nasıl dayansın?? Bugün ikinci gün , arasan ya birilerini..???’’ diye sorsa da SULTAN Teyze vermedi tek cevap.

    Döndü bana ‘’ çok uzak mı gittiği yer ‘’diye sordu usulca. Bu yaşta, bu gözlerde, bu merak, bu endişe… Eğildim yanına, uzunca baktım o gözlere. Kendisi için değildi de, merakı sevdasındandı. Merak galiba sevginin en şeffaf, en latif, en şefkatli haliydi. Panikti o gözler ya… Muhtemel her panik halinde yanıbaşındaydı yoldaşı, gitmemişti bir yere.

    Usulca sordum; ’’ Sultan Hanım, başka yakınlarınız varsa arayayım ben, bu gece kalacak refakatçi için, oğlun, kızın, gelinin yok mu?? ‘’ dedim.

    ‘’ Yok’’ dedi. ‘’Bizim hiç çocuğumuz olmadı... Benim bitek eşim var.!!!’ ....

    Çoklarının her şeyi varken, yanıbaşındayken, kimsesiz olduğunu bilebilir miydi acaba Sultan Teyze, bu koca sevginin içinde?? Birtek eşi vardı da kocaman dünya kadardı.

    Sonra nefes nefese girdi içeriye elinde döner-ayran poşeti Mehmet Amcam. Kendini bırakıverdi sandalyeye. Nasıl da yorulmuş, zorlamıştı kendini.
    Dedim ’’ Mehmet Amca diyeydin bana, buraya söylerdİk siparişi, niye zahmet ettin sen??..’’

    Acelece poşeti açmaya çalışırken telefonu çaldı, arayan apartman komşusuydu; ziyaret için adres istiyordu da ne güzel komşular vardı..:))

    ‘’ Mor menekşe diyorum… mor olan.. pencerenin dışında.. geleceksen zahmet olmasın Ahmet oğlum, onu da bir getiriver.. Sultan Teyzen çok sever onu.. benden iyi bakar ona.. unutma ha..’’
    İşitmesi azalmıştı ki baya, konuşurken tüm servis inledi de inledi: ’ mor menekşe.. o değil.. mor olan..’’ ....

    İçeride epikriz yazarken birden kapı açıldı, o yorgun nefessiz Mehmet amca, can havliyle içeri atladı pehlivan gibi.
    ‘’SULtan....Sultan diyorum… çabuk olun be..’’
    Ben tutarken Mehmet amcayı, Kemal koştu odaya. Şükür tansiyonu düşmüştü biraz, ciddi tehlikesi yoktu. O an öyle bir baktı ki Mehmet amca gözlerime;
    ‘’Gönlümün sultanına bir şey olursa , gözlerini oyarım, bilesin’’ der gibi… O gözlerde de vardı aynı endişe, aynı panik de belli etmiyordu her yerde.
    Elleri titriyordu, heyecan zorladı kalbini biraz da, oturdu kanepeye kötü bişey olmadığını öğrenince. Bence Mehmet Amca’ya da bir anjıo yapılsa... gerekti....

    Dedim; ‘’Mehmet Amca olmaz böyle! Bir hasta bakıcı ayarlayalım, bu gece sen kalamazsın daha.’’

    ‘’Gitmem biyere’’ dedi. ‘’Şurdan şura adım atmam.. kovsanız da…Gitmem hiçbir yere ..O yapamaz bensiz" dedi.

    Bizim çömez Kemal dayanamadı başladı söylenmeye; ‘’Amcam be… Bu kadar üstüne düşme hatunun, şımarıyorlar sonra. Kıymet bilseler keşke.??
    Bu kadar belli etme, çıtayı yükseltiyosun valla.. Benimki uğrayacak birazdan… Bari o gelince yapma..
    Sultan teyze ikinci baharın mı yoksa?? Genelde öyle olur, ilkinin kıymetini bilmezler de, sonrakine kul köle..’’

    Mehmet amca uzun uzun inceledi Kemal'i'i ilk defa gördüğü bir yaratığa bakar gibi;
    ‘’Oğlum.. bir de kalp doktoru olacan sen, de mi??.. yazık sana .. yazık… Sevginin hesabını yaparsan olmaz ki.. bina mı bu çıta hesaplıyon?? Kadın şımaracak ki gonca gül açsın..gülsün..
    Hesabını tuttuğun, ederini karşılaştırdığın, kıymet biçtiğin sevgi midir??.. Bakkalda hesap mı tutuyon sen???’’’
    Ekg kağıdını beynine kaydeder gibi, sevginin formülünü not etmeye çalışıyordu Kemal kafasını sallayıp gülerken hesaplar eşliğinde ...

    Anladım ki onların ilk baharı hiç solmamış, rengarenk çiçek bahçeleri ile… İki mıknatıs gibi yapışmışlar sımsıkı birbirine, girememiş ne kar ne kış senelerce.

    Ertesi gün; sevgi de bulaşıcıydı muhtemel de, bizim Kemal, netten en pahalı çiçeği sipariş ederken gece tartıştığı eşine;
    Mehmet Amcam ve gönlünün sultanı kol kola, eve gitmek için metroya doğru yürüdüler sevgiyle, merhametle, vefayla, sadakatle…

    Bizim sevgilerimiz mi yapmacık, çıçeklerimiz mi hormonlu bilemem de; geçen ay boşandığını duyduğum Kemal, kardiyolojı doçentik sınavına girecekti yılların tecrübesiyle...

    Kendilerinin de izniyle çektiğimiz hatıra fotoğrafı durdu günlerce servisin panosunda, yanında mor menekşesı ile…

    https://cdn.1000kitap.com/...ju2ZH_1517933115.jpg

    https://cdn.1000kitap.com/...ewrGV_1517933159.jpg

    Son olarak; dün oğluma dedim ki..
    ‘’ Oğlum seni çok seviyorum’’
    Dedi ki; ‘’ Anne öyle demiyceksin ya.. olmadı bu’’
    ‘’ Nasıl diyeceğim ??’’
    ‘’ Seni çok, daha çok, çok çok seviyorum benim oğlum ‘’ diyeceksin dedi..

    İşte çok, daha çok, çok çok sevip, sevilmeniz dileklerimle…

    Şunu da bırakayım şuraya:))
    https://www.youtube.com/watch?v=cIqqZcDCwaA
  • Ben bundan 6 sene önce lösemi hastalığına yakalandım. Ankara'da LÖSEV'in LÖSANTE Hastanesi'nde çok zor olan tedavim başladı, iki sene sürdü tam "iyileştim" derken hastalığım tekrarladı. Tekrar başa döndük ve 3 yıllık tedaviye başladık. Hiç yıkılmadım, "Ben bu hastalığı yeneceğim" diye anneme, kardeşlerime söz verdim. Ama lösemi canavarı beni 3'üncü kez pençesine alıp lösemi tekrarlayınca tam umudum kırılmak üzereyken LÖSEV'in doktorları yine imdadıma yetişti ve "Artık sana kemik iliği nakli yapacağız ve yaşatacağız" dediler.
    3'üncü defa uzunca bir kemoterapi aldım, yine saçlarım döküldü, ateşler içinde yandım ama sonunda Kemik İliği Nakli Servisi'ne geçmeyi başardım. LÖSEV LÖSANTE Hastanesi'nin Kemik İliği Nakli Servisi tıpkı bir uzay üssü. Her tarafı havadaki gözle görülmeyen en küçük tozları, mikropları süzen hepafiltrelerle kaplı. Doktorlar, hemşireler içeri girerken özel solüsyonlarla yıkanıyorlar, çok özel kıyafetler giyiyorlar. Annemden başka kimse içeri giremiyor, o da dışarı çıkamıyor. Adeta fanusta yaşıyordum. Kapıların birisi kapanmadan diğeri açılmıyor. Anlayacağınız, sağlığımız için dünyanın en steril Kemik İliği Nakil Merkezi'ndeydim.
    Bir gün hematoloji uzmanı profesör doktor odamıza geldi ve "Artık radyoterapi (ışın tedavisi) alacaksın, sonra da kemik iliği naklini gercekleştireceğiz. Ama radyoterapi için başka hastaneye gideceksin" dedi. Hemen, "Bizim hastanemizde yok mu" dedim.
    - Var, hem de dünyanın en iyi radyoterapi cihazları var ama kullanamıyoruz, dedi.
    - Neden, diye sordum.
    - Çünkü Sağlık Bakanlığı ruhsat vermiyor, yani çalıştırmamız yasak.
    - Neden kötü bir şey mi yaptınız?
    - Hayır, her şey yönetmeliklere uygun. Hatta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'ndan (TAEK) ruhsat da alındı ama kullanamıyoruz.

    Bağışıklık sistemim çökmüşken ve bu servisten dışarı adım atmamam gerekirken hem sabah hem de akşam (günde iki defa) başka bir hastanede radyoterapi almak için dışarı çıktım ve ışın aldım. Düşünebiliyor musunuz, hem milletin tuğla bağışlarıyla satın alınmış dünyanın en mükemmel, 5 milyon dolarlık aleti LÖSANTE Hastanesi'nde çürüyor hem de ben aynı hastanede 2 kat aşağıdaki bu özel merkezde ışın tedavisi alabilecekken dışarıya yani mikrop dolu ortama çıkıp hayatımı tehlikeye atıyorum.

    En son olarak size şunu itiraf etmek istiyorum:
    "Beni lösemi hastalığı öldürmedi ama bürokrasi canavarı öldürebilecek." Belki de sayılı günlerim kaldı. Ben görmedim ama bu mektubu herkese iletirseniz, sizin sayenizde başka lösemili çocuklar bu cihazın çalıştığını görebilirler.

    Saygı ve sevgilerimle...
    Kaan Özelçam

    "Kaan 16 yaşında bir çocuktu. Lösemi ile mücadele eden milli bir dansçıydı o. Maaalesef Kaan LÖSANTE'nin radyoterapi cihazının çalıştığını, hastaları iyileştirdiğini göremedi. 22.02.2019 tarihinde bir cuma günü kaybettik onu. Onun adına hem İzmir'de hem Ankara'da ormanlar yapılacak. Umarız radyoterapi ruhsatı verilir de başka Kaanlar, Merveler, Ayşeler kaybedilmez."