• Fotoğraf makinesi, Tanrı'nın gözünün yerini mi almıştır? Dinin çöküşü, fotoğrafın yükselişiyle çakışır. Kapitalizm kültürü, Tanrı'yı fotoğrafın içine mi yerleştirmiştir?

    Bu dönüşüm, başlangıçta göründüğü ölçüde şaşırtıcı gelmeyecektir bize.
    Bellek yetisi, her yerde insanları, kendilerinin belli olayları unutulmaktan korumaları gibi, tanıksız yok olup gidecek olayları yakalayan ve kaydeden başka gözlerin de bulunup bulunamayacağı sorusunu sormaya götürmüştür. Sonra da insanlar bu tür gözleri atalarına, ruhlara, tanrılara ya da taptıkları tek tanrıya atfetmişlerdir. Bu doğaüstü gözün gördüğü, adalet ilkesiyle ayrılamayacak ölçüde bütünleş­tirilmiştir. İnsanların adaletinden kaçmak olasıydı; ama kendisinden hiçbir şey saklanamayan ya da çok az şey saklanabilen bu yüce adaletin elinden kimse kurtulamazdı.
    John Berger
    Sayfa 79 - Metis
  • 148 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Müslüman insanın şahsiyeti neydi? Ne oldu?

    Gül yetiştiren, masal anlatan, dede-torun kuşak farkını naifliğiyle anlatan dedelerinin zamanına gıpta ile bakan bir gençlik vardı. Hani şu eve giriş saatinin akşam ezanı ile olan bir zaman. Sonra Şehir hayatımız oldu, şehrin gece hayatı oldu, gecenin ve gündüzün iki farklı insanı oldu, Değişim istedik. Önce rahat, refah bir hayat sonra özgür.

    Değişimi arzularken taklit bir millet olduk....

    İnsan neyi arar? İnsan hayattan neyi bekler? İnsanın sınırları var mıdır?....
    İnsanın kendini aramasında Doğu-Batı çatışmasının olduğu bir eser. İnsanlar çabuk alışıyor, her şeye....(her şey ne?) Belli sınırları olmalı milletlerin, insanların bir şeyleri körü körüne kabullenmek taklittir, düşünmeden yoksun olmaktır. Düşünce özde yenilikleri var olan düzenine katma değil var olan düzene uygun bir biçimde katmadır. İnce çizgilerin hep diğer tartafında kalmış bir millet olmak düşüncede yanlış olmaktır.

    "...kendisi gibi yaşamasını öğütlemez ama kimseyi de kendi yaşamına karıştırmaz."

    Biz beğendiğimiz bir kültürü kendi kültürümüzün önüne koyuyoruz, bunun eleştirisi olan bir eserdir. Önce oryantalist bir hayatın konuğu oluyoruz; Yavuz, Sitare, Zelda, Çarli... ile, sonra iç hesaplaşmaları olan gül yetiştiren adamın hayatına. Bahsettiğimiz ince çizgi iki hayat arasında gidip gelen bir anlatımla farklı açılardan insan ruhunun iç yaşantısına değişimine tanıklık etmenizi sağlayan bir eser.

    ---spoiler---

    Gül yetiştiren adam savaş yıllarında birçok arkadaşını kaybetmiş bunu çokta önemli olmadığını, kayıpların oluşturduğu boşluğun yerini hiçbir şeyin almadığını anlaması ile sadece evde kalarak hiç çıkmayarak kendi çapında bir eylemle bir duruş sergilemiştir. Fakat sonradan fark etemiştir ki insan eve kapanıp kalmakla değiştirmek isteği bir dünyayı değiştiremez. 50 yıl evden çıkmamış, çeşitli tohumlarla gül yetiştirmiş yaşadığı yörede gizemli bir hava sergilemiş tuhaf kaderli bir adamdır. İçindeki duygu arayışından mistik bir arayışın içinde olduğunu görüyoruz. İnsan duygularının her kapısının dini bir yan taşıdığını, ağlamaya verdiği tanımdan anlamak mümkün.


    "Ağlamak...
    ...yalnız gözyaşı dökebilen insan anlayabilir bazı şeylerin hikmetini.
    Biz, hüzün peygamberinin (svs) ümmetiyiz, ağlayabilenler ağlar, ağlayamayanlar ağlar gibi yapar."

    Savaşı anlatma tabirleri ise tepit gibi tespittir.

    "Savaşarak neyi ortadan kaldırmak istemişlerse, savaştan sonra o gelmiştir."

    Savaşın belli amaçlar gösterilerek yaşanması sonrasında kaldırılmak istenen davranışı hayatın merkezine konulması kaçınılmazdır. Gül yetiştiren adam bunu fark ettiğinde ölümün iki yüzü olduğunu düşünür. Kendisinin hareket eden bir ölüden farkı olmadığını söyler.

    Yıllar sonra bir gün dışarı çıktığında hayatın hiçte bıraktığı gibi kalmadığını anlar. Hayat tüm detayları ile değişmiş ve insanlar bu değişime hemen alışmışlardır, yadırgama yok yadırganacak bir şey yoktur. İnsanoğlu her şeye alışabiliyor. Camide imamın sakalsız oluşu, insanalrın kılık kıyafeti, fötr şapka takmaları.... namazdan sonra sorar gül yetiştiren adam;

    Ey insanalar siz nasrani (Hristiyan) misiniz?
    Siz mecusi (Zerdüştçü) misiniz?
    Siz hangi milletsiniz?

    Diye sorular sorması dehşet verici sorulardır. Batının ahlak ve fiziki yapımıza bu kadar işlemesi, kültürümüze güzellikleri alacağımıza başka kültürlerin taklidi olmamız acınası bir durumdur.

    Başka bir hayat daha anlatır yazar. Batının tüm yaşamını ahlakını almış hayatların yansıması Sitare... Özgür ruhlu, gecelerin ve rahat hayatların insan psikolojisindeki etkilerni. İnsanlar değişmiştir, şehir değişmiştir ve ahlak yıkılmaya yüz tutmuştur. Yanlışın yaşama sindiği bir ortamda doğrunun eğrelti durduğu bir çağdaş anlayış oluşmuştur. İnsanlar birbirini tanımıyor, herkes sadece birbirini görmeye aşina. Kimin ne zaman nerede karşınıza çıkacağını kestiremiyorsunuz, bu yapmaz diye bir tabiri hiçbir şekilde kullanamıyorsunuz. Herkes kafasında yarattığı insan profilinde size bakıyor, siz o profile ayak uydurma zorunluluğu hissediyorsunuz. Psikolojinin temelinde var olan benlik duygusu sahte duyguların eşiğinde insanları uçurumlara sürüklüyor.

    "Aslında hepimiz dağılıp gideceğiz, sen de, ben de, hepimiz. Hiçbirimiz kendimize ait yerlerde gezinmiyoruz."

    Gül Yetiştiren Adam yazarın ilk ve son romanıdır. Gazetede şidilerde Yeni Şafak'ta köşe yazarlığı yapan yazar, deneme ve hikayeleri ile bilinir. Ölüm temalı kitapları, insanlara kulluk bilincini hatırlatma üzerine müslümanca yaşama dair eserler vermiştir. Yedi güzel adam dediğimiz edebiyatımızda dostluklarıyla da bambaşka bir soluk olan yazarlardan biridir.

    Adil Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Alaaddin Özdenören, Rasim Özdenören. Alaaddin Özdenören ile ikiz kardeştirler. Üretken bir sanat gurubununda birlikte üyesi olmuşlardır. Rasim Bey bu romanı 1979 yazmasına rağmen günümüz toplumunu anlatmaktadır bu da sanatın geleceğe karşı doğru tespitlerinin kanıtıdır. Ders çıkarılacak güzel bir eser. Okunmalı.

    Keyifli okumalar!
  • 172 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Ayfer tunç'tan ilk defa bir kitap okuyorum. Yazarı hiç tanımıyorum. O yüzden de yazar hakkında olumlu ya da olumsuz bir düşünceye sahip değilim. Bir arkadaş önerdi ve o doğrultuda okudum. Tarzını bilmediğim için belki yazacaklarım ters karşılanabilir ama gördüğümü yazdım.

    Aziz Bey Hadisesi, bir dönemi, tarihi, coğrafyayı anlatan hikaye değil. Bir kişinin iç dünyasına giriyor. Aziz Bey kitabın her yanında. Bir meyhanede başlıyor ve orada ölüme gidişin son anlarını okuyoruz. Çocukluktan gençliğine, oradan okul hayatına ve yakışıklı olmasından dolayı da etrafında pervane olan güzeller geçidine kadar çeşitli bilgiler kısa bir şekilde arzı endam edilir. Ama esas unsur tambur. Tamburla Aziz Beyi buluşturan ise çocukken çıkardığı o sese duyduğu hayranlık . Bir müzik aleti olan tamburun dededen toruna geçen kısa hikayesi esas parçayı oluşturur.

    Zaman belirsiz. Bir gece diyerek başlar. Belirli tarih içinde sınırlandırmaz. Okuyucu bilmez, sadece anlatıcının anlattığı kadar hikayeye dahil olur.

    Aziz Bey ve Maryam adlı bir kızın yaşantısına uzanır hikaye. Herşey anlatıcı tarafından anlatılır. Diğer karakterler isimleriyle hikayeye dahil olduğu halde, Aziz, Bey olarak anlatılır. Aziz olarak anılmaz, konuşmaz.

    Aziz Bey, memurluğu okul gibi hiç sevmez. Kendini daha rahat ifade edecek iş arayışına girer ve işsiz kalır. Babası tarafından dışlanır ve bu dışlanmışlık hayatına eşlik eder.

    Maryam, Aziz Bey in gençlik aşkıdır ve ailece başka bir ülkeye göç eder. Aziz Bey ise bir aşk uğruna oraya gider. Hayatın gerçekleri ile Maryam'ın gerçekleri çatışır. Maryam ailesiyle, Aziz Bey ise tek başına yeni yaşamlarına başlar. Ama alışamaz uzak diyarlara, İstanbul'a tekrar döner. Hüznün kol gezdiği sokaklarda, dışlanmışlığının müsebbibi babası da yok artık.

    Yeni hayatına başlar. Ünlü, ünsüz gazinolarda çalar; para da, itibar da kazanır. Evlenir ama karısını tamburu ve bulunduğu ortamlar kadar sevemez. Tam sevecekken o da sonsuzluğa uçar. Yine tek kalır Aziz Bey. Zaman ilerlemiş, gazino, meyhane kültürü bitmiş, eski işler olmaz, kimse aramaz olmuş. Yine hüzün, yine dert, yine elem. Artık genç insanlar anlamaz Aziz Bey in dilini. Zamana direnemezse bile gamlı şarkılarında direnir.

    Ayfer Tunç, anlatım olarak sizi yormaz, kasmaz ve zorlamaz. Önce bize sonu bildirir ve sonra o sona giden yolun aşamalarını anlatır. Aziz Bey hiç konuşmaz ve neden Aziz değil de Aziz Bey olduğundan da bahsedilmez.

    Hep Aziz Bey in dışarıya yansıyan yüzünü görürüz. O da anlatıcının bize anlattığı kadar. İlk aşkı Maryam var ama o da dışlanmışlık neticesinde ortaya çıkan geçici bir durumdur. Aziz Bey gece hayatında tamburuyla kendini bulur ve hep bu şekilde hayat gidecek düşüncesiyle a'nı düşünen geleceği olmayan bir hayat yaşar. Aziz Bey ve hüzün beraber gider her yere.

    Ya da benim anladığım bu kadar. Güzel bir hikaye, tavsiye ederim.

    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim.

    Not: Anlamadığım konu ise niye Aziz Bey, Bey olarak kitabın içinde yer alır. Niye anlatıcı sadece ona Bey der. İkinci olarak ve daha önemlisi ise sürekli Aziz Bey., Aziz Bey olarak her paragrafta ismin geçmesi. Bu kadar sıklıkla bu isim niye geçer anlamadım. Anlatıcı zaten o kişiyi yani kitaptaki tabirle Aziz Bey'i anlatıyor. Daha bunun sürekli sürekli, Aziz Bey aşağı Aziz Bey yukarı olarak yazılmasının sebebini anlamadım. (Bunun sebebi postmodern romana ait bir özellik olabilir ama itici bir durum)
  • “Tüm insanlar, doğaları gereği bilmeyi arzular.”
    -Aristoteles, Metafizik
    Aristoteles’in (MÖ 384-322) felsefe ve Batı kültürü üzerindeki etkileri anlatmakla bitmez. Yunanistan’ın kuzeyinde, Makedonya’da doğan Aristoteles, Platon’un okulu Akademi’de öğrenim görmek üzere Atina’ya gitmiştir. Platon’un ölümünden sonra da kendi okulu Lyceum’u kurmuştur.
    V. yüzyıl Atina’sında felsefe çalışmaları retorik, doğa bilimi, biyoloji ve diğer araştırma alanlarını kapsıyordu. Dolayısıyla Aristoteles, bilimin neredeyse her dalına önemli katkılarda bulunmuştur.
    Aristoteles, felsefenin belli bir sırayla araştırılması gerektiğine inanmıştır. Kişi önce mantığı öğrenmelidir çünkü mantık dünyaya dair olguları bir diğeri ile nasıl ilişkilendireceğimizi açıklar. Aristoteles, tümdengelimsel akıl yürütme (tasım), yani mantıksal olarak geçerli çıkarımlarda bulunma kuramını geliştirmiştir. Temel akıl yürütme formlarını listelemiş ve karmaşık düşünceleri bu formlardan birine indirgemek için kurallar çıkarmıştır. Aristoteles’in en ünlü tümdengelimsel akıl yürütmesi şudur:
    Tüm insanlar ölümlüdür.
    Sokrates, bir insandır.
    O halde Sokrates de ölümlüdür.

    Aristoteles, öğrencilerin mantıktan sonra somut doğa olaylarını araştırması gerektiğine inanmıştır. Bu konu üzerine pek çok eser yazmıştır: Fizik, Hayvanların Kısımları Üzerine, Hayvanların Oluşumu üzerine, Hayvanların Hareketleri Üzerine, Meteoroloji, Oluş ve Bozuluş Üzerine.
     

    Ayrıca dünyayı fiziksel olarak açıklamak için genel ilkeler ortaya koymuştur.
    Aristoteles’e göre son araştırma konusu, ahlak ve siyaseti de içine alan pratik felsefedir. Bu konuları Nikomakhos’a Etik ve Politika’da ele almıştır. Aristoteles’e göre, ahlak çoğunlukla iyi eğitimle ilgilidir. İnsanların genellikle doğru davranış şeklini bildiklerine ve bu bilgiye uygun hareket etmek için sadece ahlaki olarak yeterince güçlü olmaları gerektiğine inanır. İyi bir insan olmak, doğru şeyi yapma eğilimine sahip olmak anlamına gelir ve bu eğilim içimizde yetiştirilebilir. Siyasi açıdan da Aristoteles, devletin amacının, yurttaşlarının mutlu ve kendi kendilerine yetecek şekilde yaşamaları için gerekli ortamı sağlamak olduğuna inanmıştır. Kısmen demokratik yönetim taraftarı olmasına rağmen, zaman zaman bir monarşinin daha uygun olabileceğini kabul etmiştir.
  • Halihazırda bulduğumuz ve kullanım alanını geniş tuttuğumuz küfürler, bizim asıl ötekileştirme dediğimiz alana tekabül eder. Birine hakaret etmek istediğimiz de aptal diye niteleriz. Aptal:  mantığını, aklını kullanmakta geciken veya anlamı anlamayan,  anlamlarını taşır. Mantıksızca diye niteledigimiz  kavramlar için de geçerlidir bu. Mantık alanından,  yönteminden ayrı bir tür alt alanı ifade ederiz. Birine eşek diye hitap edilmesi de insanın yük taşıyan konumuna indirgeyen ve insanlar için hakaret kaynağı olan bir tür özdeşlik kurarız.  Kadınlara yönelik ise : Oruspu, Kaltak, Sürtük vb gibi küfürler ise tamamen aşağılamak ve onları  alt kategoride gösterip şiddeti meşru zemine hazırlamanın adlandirilmasidir. Adlandırılan ölmeye yazgılıdır. Veya yazgılı değil ise bile alt hiyerarşiye göre kendisini konumlandirmalidir.

      Naziler, Yahudileri aşağılık, aç gözlü,  pislik,  artık olarak nitelendirirken bunu dil ile ifadesine kavusturmuslardi. Ölmeye yazgili olmalarını dil ile sağlamıştı iktidar. Tüm toplumsal anlayışta da hakaret ve aşağılama ( öteki kılma ) özdeşleşme ile mümkün olur. Yani FARKIN SILINMESI ! fark silinince de özdeş kılma hakim olur. Özdeş kılınan sey; aynillasmistir. Aynillasan ise ölüme yazgilidir. Halbuki bu türden dilsel bir faşizmin asıl çelişkisi;  ötekiyi yani farklı olanı aynillastirip yok etme veya alçaltma seviyesine indirirken toplumu da tek tip kılıp kendi varlık nedenini ortadan kaldırmaktadır. Atomdaki çelişik noktaları ortadan kaldırıp yeni bir atom düzeneği yapmaya benzer bu durum. Farkı silen özdeş kılmaya tabi tuttuğunda kendi farksal nedenselligine de başkaldırmış bulunmaktadır. Tabiyeti sürekli kılmıştır. Yafta yapıştırıp ölüme hazırlamak had safhadadır. Örneğin bugün bu ülkede yaşanan durum da neredeyse tıpatıp bu anlattıklarıma uygun düşmekte. Toplumu ayrıştırıp ( farklı noktalar yaratıp ) düzlem üzerinde ikilik yaratma amaçlanır ve karşıt fark aşağılanmaya çalışılır. Böylesi linç kültürü oluşmaya başlar. Ölüme yazgılı kılmanın dilsel formları hakaretlerle filizlenir. Barthes, faşizmin öncelikle dilde başladığını ifade etmişti. Dilin kullanımının tehlikeli boyutlara götürülmesi ve dikkatsiz kullanılması da bu türden tehlikeleri olabildiğince artırır.
  • İnsanlar hâlâ ırkçılığa karşı kahramanca mücadele ederken, cephenin değiştiğini ve emperyal bir ideoloji olarak ırkçılığın yerini "kültürcülük"un aldığını gözden kaçırıyorlar. Böyle bir kavram yok, ama yaratmanın zamanı artık geldi. Günümüzün seçkinleri arasında, değişik insan grupları arasındaki farkları, biyolojik değil kültürel farklara atfetmek çok yaygındır. Artık "bu onların kanında var," değil, "onların kültürü böyle," diyoruz.