7/10
·480 syf.··
2023 3. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 28 Ocak 2023 00:00
kitaptan önce filmini izleyen biri olarak, filmi sadece eğlenceli bulduğum için, kitabının da akıcı olacağını düşünerek başladım okumaya. ama atladığım şey, filmler her zaman kitaplara nazaran daha kısır olduğu gerçeğiydi. lou'nun eğlenceli, sevecen, ışıl ışıl dış portresinin altında, bir labirent travması, kardeşi ile sürekli karşılaştırılmanın zorluğu, fiziksel özelliklerinin asla kabul görmemesi, herkes tarafından bir hayli eleştirilmesi kolay kişi olduğunu okumak çok zordu. bunun yanında, seçeneklerini sınırlandırdığı, kendini bu şekilde mutlu kıldığı da aşikardı. ne demişlerdi 'mutluluk bir seçimdir.' tam olarak bu cümlenin vücut bulmuş hali diyebiliriz lou'ya. will ise, lou'nun tam tersi bir karakter. gerçekten başarılı, başarısına hayran, dolu dolu yaşayan ve yaşadıkları ile mutluluğu arayan birisi. ikisinin kesiştiği nokta ise, oldukça ironik. hayatı yaşayarak seven will'in omurilik zedelenmesi ile tamamen bağımlı hale gelmiş olması ve çocuksu coşkusuyla, lou'nun ona bakıcı-arkadaş olması. lou tam kendisinden beklenen içtenlikle, sevecenlikle will'e hayranlık ve aşk arası bi duygu beslemeye başladı ve will de olan her şeyden sonra ona gerçekçi, kırılacak bir bardak gibi davranmayan tek insana aşık oldu. çok bilindik bir hikayede, güzel neşeli kız yakışıklı zengin ama hasta adam birbirlerine aşık olurlar ve mutlu şekilde yaşarlar diye devam etmesini bekledik tabii ki hikayenin ama hiçte öyle olmadı. jojo'nun bize hazırladığı sürpriz de tam buradaydı işte. bazen sevmek, hapsetmek değildi. özgür bırakabilmekti. kendi mutluluğuna karar verebilmesi idi. kitap sadece iki kişi etrafında da değildi tabi, anne ve babalar, patrick, kız kardeşler, hepsini ayrı ayrı birer ana karakter olmayı başarmış ve yazar hepsinin gözümden de hikayenin bir bölümünü anlatarak
Senden Önce BenJojo Moyes · Pegasus Yayınları · 201333bin okunma
Puan vermedi·398 syf.··
Beğendi
·
2026 53. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 22:41
Wulf Dorn’un zihnimize bir labirent kurup bizi en karanlık köşelerde tek başımıza bıraktığı o tekinsiz dünyalardan biri bu kitap. Yazar, sıradan bir psikolojik gerilim sunmanın çok ötesine geçerek, insanın en büyük sığınağı olan kendi aklının nasıl bir düşmana dönüşebileceğini yüzümüze çarpıyor. İlk sayfadan itibaren kurgulanan atmosfer, okuyucunun gerçeklik algısını adım adım esnetiyor; neyin sanrı, neyin çıplak gerçek olduğunu ayırt etmeye çalışırken kendimizi bir zihin oyununun tam ortasında buluyoruz. Dorn, klinik tecrübesini olay örgüsünün kılcal damarlarına öyle bir zarafetle ve soğukkanlılıkla işlemiş ki, kitaptaki psikolojik çözülmeler sadece bir karakterin trajedisi olmaktan çıkıp, insanın bilinçaltındaki o ilkel ve evrensel korkuları tetikleyen sarsıcı bir analize dönüşüyor. Sayfaları çevirirken bir süre sonra sadece bir hikayeyi dışarıdan izleyen bir gözlemci değil, o kliniğin koridorlarında yankılanan ayak seslerini duyan, kapalı kapıların ardındaki fısıltıları dinleyen bir hastaya dönüştüm. Kitap bittiğinde bile içimdeki o tekinsiz sessizlik dağılmadı; çünkü yazar bana aslında en güvendiğimiz aynaların bile günün birinde bize yabancı bir yüz gösterebileceğini hissettirdi. Karakterlerin acısını, çaresizliğini ve o derin yalnızlığını okurken her satırda adeta nefesim daraldı. Bu incelemeyi buraya bırakırken, zihnimin odalarında hala o kayıp ruhların feryatlarını duyabiliyorum; eğer siz de kendi gölgenizle yüzleşmeye hazırsanız, bu karanlık koridora adım atın derim.
ŞizofrenWulf Dorn · Pegasus Yayınları · 20166,8bin okunma
Reklam
10/10
·400 syf.··
Beğendi
·
2026 26. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 23:47
Ve bu kitapta arkadaşlıklar sorgulanacak, sadakatler sınanacak. Hiç kimse güvenilir değil. Thomas ve arkadaşları Kayran'dan kaçtıktan sonra evlerine gitmeyi planlıyolardı ancak bilmedikleri bir şey vardı: yaptıkları her hareket önceden İSYAN tarafından düşünülmüştü ve bu sefer onları daha zorlu deneyler bekliyordu. Bir yandan yaşam savaşı verip diğer yandan hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığını anlayacak, aynı zamanda yapılan her şeyin bir deneyden ibaret olmadığını da fark edeceklerdi.
Labirent: Alev DeneyleriJames Dashner · Pegasus Yayınları · 20149,2bin okunma
7/10
·344 syf.··
Beğendi
·
2026 73. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 22:14
HEDİYE-SEBASTIAN FITZEK,344 sayfa “ Bazen gerçekler o denli korkunçtur ki bilmemek dünyadaki en büyük hediyedir.” Bir Sebastian Fitzek hayranı olarak kitap bende tam bir hayal kırıklığı yarattı.Tüm kitaplarını okumuş biri olarak maalesef kitabı son sıraya koyuyorum.Bu kitabına kadar tüm kitapları daha ilk sayfadan itibaren okuyucuyu içine çeken,ters köşe finalleri ile her fırsatta şaşırtmayı başaran yazar bu sefer beni gerçekten çok şaşırttı bu kitabıyla…Ama yine de okumaktan vazgeçmeyeceğim bir yazar… Kitabın konusu iki temele dayalı; -Aleksi yani önceden kazanılmış olan okuma becerisinin (genellikle beyin hasarı veya hastalığı sonucu) kısmen ya da tamamen kaybedilmesi durumudur. Halk arasında "okuma yitimi" veya "okuma körlüğü" olarak da bilinir. -Diğeri ;kötülük doğuştan mı ? Yoksa sonradan mı kötü olunuyor. Kitap bizi labirent gibi bir kurgunun içine çekiyor.Sırlarla dolu karakterler,geçmişte yaşanan travmaların bir şekilde ortaya çıkması,yazara özgü yine o ters köşe finaller…Evet finaller diyorum, Sebastian Fitzek okuyanlar bilir,yazar tek finalle yetinmez kitaplarında,final içinde final vardır… Sebastian Fitzek’in Hediye romanı, okuma yazma bilmeyen ve bunu herkesten saklayan Milan Berg adlı karakterin, bir trafik ışığında küçük bir kızın verdiği yardım çığlığı notuyla başlayan psikolojik gerilim hikayesini anlatıyor. Milan, kızı kurtarmaya çalışırken kendini karanlık bir kabusun içinde bulur.Milan için bu not, anlamını çözemediği anlamsız harf yığınlarından ibarettir. Roman, "Bazen gerçekler o denli korkunçtur ki, bilmemek dünyadaki en büyük hediyedir" felsefesini sorgulatıyor okuyucuya…
HediyeSebastian Fitzek · Pegasus Yayınları · 202614 okunma
Kendimizden kaçarken
7/10
·460 syf.··
2026 8. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 12:16
Orhan Pamuk 'un Kara Kitap 'ını bitirdiğimde aklımda Galip'ten çok bir soru kaldı: İnsan neden kendisi olmakta bu kadar zorlanır? Bu soruyu yalnızca roman sormuyordu. Bölüm başlarında karşıma çıkan Lewis Carroll, Patricia Highsmith, Marcel Proust, Thomas de Quincey ve daha birçok yazar da aynı sorunun etrafında dolaşıyordu sanki. Kitap boyunca altını çizdiğim cümlelere dönüp baktığımda şaşırtıcı bir şey fark ettim: Birbirinden tamamen farklı görünen bu sesler, aynı karanlığa bakıyordu. Kimlik. Taklit. Başkalarının gözünden yaşamak. Kendi sesini kaybetmek. Kara Kitap dışarıdan bakıldığında kaybolan bir kadının hikâyesi gibi görünüyor. Galip'in eşi Rüya ortadan kaybolur ve o da onu aramaya başlar. Fakat roman ilerledikçe anlıyoruz ki Orhan Pamuk'un derdi hiçbir zaman bir kayıp vakasını çözmek değil. Asıl mesele şu: Bir insan, kendi hayatının içinde nasıl kaybolur? Orhan Pamuk'u ilk kez okuyorum. Üstelik siyasi olarak da kendimi ona yakın hissettiğim söylenemez. Ama edebiyatın güzel tarafı burada başlıyor zaten. Bir yazarı okumak için ona hayran olmanız gerekmez. Hatta bazen mesafeli olduğunuz sesler, size en ilginç koridorları açar. Kara Kitap benim için tam olarak böyle bir deneyim oldu. Roman boyunca sürekli bir arayış var. Ama bu arayışın yönü sürekli değişiyor. Başta Rüya aranıyor sanıyorsunuz. Sonra Celâl'in peşine düşülüyor. Sonra İstanbul'un. Sonra hikâyelerin. Sonra yüzlerin. Bir noktadan sonra ise insan şunu fark ediyor: Belki de herkes başka bir şeyi arıyor ama hiç kimse neyi aradığını tam olarak bilmiyor. Bu yüzden Kara Kitap'ı okurken sık sık günümüzü düşündüm. Çünkü romanın merkezindeki mesele bana göre kaybolmak değil. Başkası olmayı istemek. Kitapta beni en çok etkileyen alıntılardan biri şuydu: __"Babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu
Edebiyat
Kara KitapOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202511,6bin okunma
9/10
·368 syf.··
2026 37. kitabı
Ben Pauline’i arıyorum ama o...” Bazen birini aramak, aslında kaybettiğimiz bir zamanı, kaçırdığımız bir treni ya da en çok da eski kendimizi aramaktır. Sevgili Burak Çapraz’ın kaleme aldığı bu özel romanı deneyimleme şansım oldu. 90’ların İstanbul’unda başlayan, yıllar sonra bir film afişiyle fitili ateşlenen ve Floransa’dan Paris’e uzanan entelektüel bir arayış hikayesi...Felsefe akademisyeni bir adamın, gençlik aşkının izini sürmek için Floransa, Prag, Berlin ve Paris sokaklarına uzanan yolculuğunu anlatıyor. Ama bu sadece bir aşkı arama hikayesi değil; sanatla, sinemayla ve derin sorgulamalarla örülü entelektüel bir labirent. Sayfaları çevirirken sadece kahramanın adımlarını takip etmedim; felsefenin, sinemanın, müziğin ve resmin içinde sanatsal bir yolculuğa çıktım. Sakin, içe işleyen ve bitirdiğinizde sizi kendi geçmişinizle baş başa bırakan zarif bir anlatım. Eğer şu sıralar ruhunuzu besleyecek, sizi Avrupa sokaklarında felsefi bir keşfe çıkaracak bir roman arıyorsanız, listenize mutlaka ekleyin. “Her arayış, aslında bir eve dönüş hikayesidr.”
Ben Pauline'i Arıyorum Ama OBurak Çapraz · Edebiyatist Yayınevi · 202559 okunma
Reklam
Reklam