Evlerden ırak mentalite!
Bu evin soyadıyla doğan çocuk, bu ailenin adıyla anılır.
Alıntı
Bununla birlikte, Andrew Lang, Wilhelm Schmidt ve ardılları ne tür kısıtlamalara sahip olurlarsa olsunlar, gene de genelde ilkel dinlerin ve özelde de Avustralya dinlerinin önemli bir boyutunu inceleme maharetini gösterebildiler. Bir Yüksek Varlık anlayışının –söz konusu Yüksek Varlık, diğer daha karmaşık kültürlerde rastlanan Yüce Varlıklardan (Tanrılardan) ne kadar farklı olursa olsun– en azından birçok dinde ortak olarak gözlemlenen bir durum olduğu söylenebilir. “İlkel” ile “uygarlaşmış” insan arasındaki mesafe hiç de öyle derin bir uçurum gibi görünmüyordu. Ama Lang’ın son makalesinin ve Ursprung der Gottesidee’nin birinci cildinin yayımlanmasının üzerinden çok geçmeden Batı’da Zamanın Ruhu (Çağın Anlayışı, Zeitgeist) değişti ve Yüksek Tanrılar meselesine yönelik ilgi silikleşti. Emile Durkheim’ın (Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri, 1912), Sigmund Freud’un Totem und Tabu (1913), Lucien Lévy-Bruhl’un (İlkel Toplumlarda Zihinsel İşlevler, 1910) kitapları sosyologların, psikologların, din tarihçilerinin ve eğitimli okuyucuların ilgilerini totemciliğe –özellikle de Avustralya totemciliğine– ve Lévy-Bruhl’ün la mentalité prélogique (mantık öncesi zihin) olarak adlandırdığı şeye yeniden yönlendirdi. Burada bu çalışmaların tezlerine ve hipotezlerine ilişkin kapsamlı bir incelemeye kalkışmamıza gerek yok. Buradaki tartışmamız bakımından önemli olan şey, etnologların sürekli olarak bu hipotezleri eleştirmesine ve reddetmesine rağmen, I. Dünya Savaşı sonrasında Zamanın Ruhu’nun Avustralya totemciliğini yalnızca dinin kökeni bakımından değil, ayrıca toplumun ve kültürün –hatta Batılı insanın nevrozlarının– kökeni bakımından da önemli merkezi bir problem olarak kavramasıdır.
Sayfa 40·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Arthur Schopenhauer
Tüm bilimlerde ikincil bir tahribata neden olansa yetkisiz olanların faaliyetleri neticesinde inşa edilen yanlışlığın tapınağıdır. Akıllı beyinler ve namuslu şahsiyetler ise daha sonra bunları hayatları boyunca yıkmaya çalışırlar. Üstelik bu yıkım en genel, en önemli ve en zor bilim alanı olan felsefede olacak. Bunun için birtakım spesifik ispatlara ihtiyaç duyanlar ise iğrenç bir örnek olan Hegelciliğe bakabilir. Bu utanmaz kıç bilgeliği; özel, kişisel ve namuslu olan araştırma ile düşüncenin yerine, kavramların diyalektik anlamda kendi başlarına hareket etmesini, felsefi metot olarak ikame eder. Yani havada, karada veya herhangi bir yerde konsept olarak adlandırdığı bir zırvalık, tek başına nesnel bir düşünce otomatı kurgular. Ve üstüne üstlük bunun izlerini ve yollarını ise Hegelcilik ve Hegelci karalamalar belirler ve tayin eder. Tabii oldukça kalın ve içi boş kafaların ürettikleri bu safsatalar, mutlak nesnellikten oldukça uzaktır. Hatta bu oldukça öznel olduğu gibi, üstüne üstlük vasat öznelerin kurgularından başka bir şey değildir. Bununla birlikte bu Nemrut kulesinin yüksekliği ve ömrü göz önünde tutulduğunda, yol açtığı zararın haddi hesabı yoktur ve bu da iyi anlaşılması gereken bir gerçektir. Zira bu, dışsal ve yabancı vasıtalar kullanarak, genç öğrencilerin beyinlerine bir saçmalık felsefesi şırınga ederek onların varlıklarına ve bununla birlikte bütün bir döneme zarar vermiştir. Günümüzdeki sayısız eğitimci, bu yüzden murdar olmamış mıdır? Baştan aşağıya rüşvet kokan görüşlere gömülmüş bu adamlar, konuşmaya başladıklarında ağızlarından boş zırvalıklar ve hiçbir şey ifade etmeyen saçmalıklar çıkmıyor mu? Hayat üzerine olan tüm düşünceleri kaymadı mı? Ve atalarının taşıdığı asil ve yüksek düşüncelerin yerini basık, adi ve iğrenç bir mentalite almadı mı?
Felsefe-Düşünce
Sürgünün kendisi büyük bir eksidir. İnsanın yurdundan, dilinden, kültüründen, sevdiği insanlardan, alışık olduğu dünyadan zorla koparılması kadar zor bir şey yoktur. Sürgün, hoşgörü ve insani sıcaklığın olmadığı, karanlık koşulların yarattığı bir felakettir. Herkes anayurdunu, anadilini, içinde doğup büyüdüğü kültürel miljöyü sever. Hiç kimse tüm bunlardan uzaklaşmak, sökülüp atılmak istemez. Fakat tüm tarih boyunca, totaliter ve hoşgörüsüz mentalite insanları uzaklara, bilinmeyen diyarlara sürmüştür, yalnızlığa ve unutulmaya mahkum etmiştir. Uzaklarda, bilinmeyen diyarlarda sanatsal, entelektüel olarak aktif olabilmek çok, çok zordur.
Sayfa 229 - İthaki·Kitabı okudu
Söyleşi-Röportaj
Burada Türklere özgü mentalite var. Evet bizim mekteplerde, " Türk milletinin üçte biri şair üçte biri memur üçte biri askerdir" denirdi.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Mentalite
Ölsem sorun olmazdı fakat iş yaralanmaya, kanımın akmasına falan gelince, hiç istemezdim.
Sayfa 86·Kitabı okudu