Andromedalı, yalnızca bir uzaylı karşılaşmasını anlatan klasik bir bilimkurgu romanı değil; insanlığın geçmişini, bugününü ve geleceğini sorgulatan, gizem ve merak duygusunu sürekli canlı tutan bir eser. Dünya dışı yaşam fikrini merkeze alırken aynı zamanda insanlığın doğaya, dünyaya ve kendi geleceğine karşı sorumluluğunu da düşündürüyor.
Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, okuru daha ilk sayfalardan itibaren bilinmezliğin içine çekmesi. Duru’nun yaşadığı sıra dışı deneyimler ve gördüğü görüntüler, hikâyeye hem mistik hem de bilimkurgu tadında bir atmosfer kazandırıyor. Özellikle dünyanın önce felaketlerle dolu hâlinin, ardından ise tertemiz ve huzurlu bir şekle dönüşmesinin tasvir edilmesi oldukça etkileyici görünüyor. Bu bölüm yalnızca bir sahne değil, aynı zamanda insanlığın geleceğine dair güçlü bir mesaj da taşıyor.
Yazarın anlatım dili akıcı ve sade bir izlenim bırakıyor. Karmaşık bilimkurgu kavramlarına boğulmadan, okuyucunun merakını sürekli diri tutacak bir tempo yakalanmış gibi duruyor. Bu da kitabı yalnızca bilimkurgu severler için değil, gizem ve macera okumayı seven okurlar için de ulaşılabilir kılıyor.
İlk başlar da Süreyya’nın hikayesi ile başlıyor kitap daha sonra aynı duyguları yaşayan Duru ile karşılaşıyoruz ikisinin arasında bir bağlantı olduğunu anlamıştım ve büyük büyük anneannesi olduğunu öğreniyoruz. İkisinin de rüyaları aynı bir kadını arıyorlar Süreyya o kadının mezarını buluyor ama içi boş işte o kadın Amunet.. daha sonra onun hikayesini okuyoruz onun hikayesi de M.Ö 1157 zamanında saray da geçiyor.. ve kitap bu şekilde ilerliyor..
Kısacası Andromedalı, bilimkurgu, gizem ve macerayı bir araya getirirken aynı zamanda okurunu düşünmeye davet eden bir roman izlenimi veriyor. Evrenin sırlarına ilgi duyan, “Ya gerçekten yalnız