• Taş Merdivenler gibi, aşınmış ayaklardan, Secde yerine çarpa çarpa alnım aşınsa! Göklerin kamçısıyla yediğim dayaklardan, Erisem de, tabutum boşmuş gibi taşınsa!
  • Kontesin yüreğine ulaşmak için ruhunun en ince dallarıyla çaktığı, aşk ve tutkuyla dolu merdivenler, kontesin ağzından zehir gibi püsküren sözleriyle yenik, ezik ve gurur kırıklığı içinde çöküp kalbinin mezarlığında parçalanmıştı.
    Alein Kentigerna
    Sayfa 286 - Panama Yayıncılık
  • Evin doğası sessizliktir.
    Odalar, sofalar, merdivenler, döşemeler sessizlik eğirir.
  • Felsefe finalinden çıktım, o halde varım.

    Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Dışarıdayım. İçimde garip bir neşe mevcut. Halbuki felsefeyle az biraz da olsa haşır neşir olmamdan mütevellit buhranlar geçiriyor olmam gerekmez miydi? Gerekmezdi. Hem havanın serinleten soğukluğu olası buhranın harını dindirecek yumuşaklıkta. Belki de bu sebeptendir neşem. Sınavda kimi soruları bilmeyerek, salt mantığıma uyarak işaretledim. İşte felsefe biraz da bu değil mi, dedim kendime cevapları gülerek işaretlerken. Bundan da olabilir buhran geçirmiyor oluşum. Hem bir dakika! Kim istiyor ki?

    Ellerime parmaksız siyah eldivenlerimi geçirdim. Bu eldivenler artık benimle bütünleşmiş durumdalar; Erhan dediğin kışın o eldivenleri takar. Hızlı da yürür Erhan. Yürüdüm. Önce gittim telefonu, cüzdanı, beremi ve kitabımı emanet olarak bıraktığım yerden aldım. Ücreti üç lira. Kontrol güvene mani değildir deyu dükkandan çıkmadan eksik gedik var mı diye çaktırmadan baktım eşyalara. Eksik yok. İnsanlık yaşıyor; ücreti mukabilinde. Çıktım.

    İstikamet olarak Kitapçı Ahmet’i belirledim. Anlık bir hedef olmadı benim için. Plancı biri olduğumu söyleyemem fakat gitmek yahut yapmak istediğim bir durum söz konusu olursa onu günler öncesinden düşünür dururum. Kitapçıya gideceğim diye bilmem kaç gün kitap siparişi vermedim bu sebepten; belki aradığım kitaplar orada vardır hem. Ayrıca ne vakittir ikinci el kitaplar arasında bulunmuyordum. İşte böyle oldu. Hedefim, Vezneciler metro istasyonu çıkışından Süleymaniye Camii’ne doğru uzanan ara sokağın solunda yer alıyor. Gittim. Allah’ın selamını verdim, aldılar. İnsanlık ölmemiş; gerçekten.

    https://i.hizliresim.com/LvVqgJ.jpg

    Rafların önünde iskemleler var iki üç tane. Çöktüm birine. Karşımda hatırat kitapları. Sararmış sayfalar gözlerime ışık oldu. Canlandım iyice. İçeride hanım öğrenciler de var. Belli ya hazırlık ya da birinci sınıflar; heyecanla kimi yazar isimleri soruyorlar kitapçıya. İncecik sesleri kuş sesi olup doluyor dükkana. Neden sonra gözüme Yavuz Bülent Bakiler’in bir kitabı çarpıyor; Üsküp’ten Kosova’ya. Kitaplara çıplak elle dokunmalı. Siyah eldivenleri çıkardım. Kitap üçüncü baskı, enfes. Karıştırıyorum. Bir gözüm onun sayfalarında bir gözüm raftakilerde. Aynı kitabın bir başka baskını görüyorum sonra. Devam ediyor ve Dündar Taşer’in Türkiye’sini görüyorum. Onu da alıyorum avuçlarım arasına. Sıcak oldu. Bereyi de çıkarmalı. O sırada genç hanımlardan biri müthiş bir iç çekiyor. Dönüp bakıyorum. Van Gohg’un bir kitabını görmüş, elinde evirip çeviriyor. Amca diyor, ne kadar bu? Sen ne kadar olsun diyorsun, diye cevaplıyor amcası. Cevap; on lira. Buyur senin olsun hanımefendi, diyor kitapçı. İnsanlık yaşıyor; sahiden. Ayağa kalkıyorum. Önüme Türk Edebiyatı rafı geliyor. Orhan Kemal, Sevinç Çokum, Oğuz Atay, Reşat Nuri GüntekinPeyami Safa (Server Bedi)’nın eserlerini aramamla bulmam bir oluyor. Şimşek ve Bir Akşamdı adlı eserlerini alırım diye avucumdakilere ekliyorum. Etti dört kitap. Devam ediyorum ve bu sefer şiir ve felsefe raflarını inceliyorum. Attila İlhan’dan Michel Foucault’a, Erich Fromm’dan Pablo Neruda’ya…

    https://i.hizliresim.com/yG7OR0.jpg

    https://i.hizliresim.com/r0lbZB.jpg

    Alamıyorum kendimi sayfalarını karıştırmaktan, hiç değilse kitapları alayım diye acele etmek istiyorum. Kendimce Sezai Karakoç senesi ilan ettim bu yılı. Kitaplarını soruyorum. Bilenler bilir, bu gibi eski kitapçılar değme bilgisayarlara taş çıkartır. Pat diye yerini gösterdi; şurada olmalı. Baktım ve evet oradalar. Mustafa Kutlu kitapları ile yanyana. İşte talih. Oradaki altı yedi kitaptan hiçbiri bende yok. Sevinçten çıldırmamak elde değil! Kendime hakim olmama engel değil, olmamalı. Olmuyor. Bana -şimdilik- en gerekli olan dördünü alıyorum. Etti sekiz kitap. İşte o anda Dündar Taşer’i ve Peyami Safa’yı şimdilik gerek yok diyerek gözden çıkarıyorum. Zira ev kitap doldu. Üzücü. Evin kitapla dolması -kitap dolması değil dikkat- değil, evdeki rafın yetmemesi. İşte tam bu anda kitapçının alt katına inmek istediğimi belirtiyorum. Ne demek buyur, istediğin gibi gez, diyor kitapçı. İniyorum.

    İniyorum kulelerinden katil
    iniyorum maktul minarelerden
    taraçadan, bahçeden
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane
    canlıların korka korka uzandıkları zemin
    ağzımda kef
    iki gözIerimde mil
    iniyorum kulelerinden
    katil

    https://i.hizliresim.com/6DAz8N.jpg

    Evet merdivenler eskimiş. Bastıkça alçalıyor, kırılacak gibi oluyor fakat kırılmıyor. Aşağıdaki raflarda genelde eski püskü kitaplar ve rahat görünümlü tekli bir koltuk mevcut. Tam kitap okumalık. Çok durmuyor ve tekrar yukarı çıkıyorum. Elimde kalan son beş kitabı almak istiyorum fakat üzerimde nakit yok. Kart da geçmiyor. En yakın nerede atm var diye soruyorum. Öğreniyorum. Metroda. Detaya gerek yok. Gittim. Yürüyen merdivene bindim. Asansöre girdim. Atm karşımda. Paramı çektim. Asansöre girdim. Yürüyen merdivene bindim. Sokağı geçtim. Parayı verdim. Kitaplarımı aldım. Çıktım. Kediye pisi pisi dedim. Mutlu son.

    Karnım aç. Köşe başındaki büfeye girip tavuk şiş döner ve ayran söyledim. Üst kata çıktım. Kimsecikler yok. Harika. Sokaklara bakmasına rağmen manzara da güzel. Hesabı ödeyecekken çiğ köfte ikramı için ısrar etti dükkan sahibi. Güzel insan. Ah Fatih ne cevherler var sende bir bilsek. Yemekten sonra ikindi için Kalenderhane Cami’ne geçtim. Doğu Roma’dan kalma bir yapı. Zamanının kilisesi. 18. yüzyılda camiye çevriliyor. Bu çevirmeden olsa gerek kıble giriş kapısı istikametinde değil de yaklaşık otuz derece sağa doğru. Son derece estetik bir yapı. Camii girişindeki koltukta kedi uyuyor. Bir başka güzellikse cami girişinde, imam odası yanında bir termos dolusu sıcacık çay var. Allah kabul etsin. Güzel insanlar var; çok şükür.

    https://i.hizliresim.com/Rg75BG.jpg

    Evet. Gün böyleydi. Böyle böyle derken elimde kitapların bulunduğu poşetle ev yoluna düştüm. Düşerken de hedefimi belirledim; sitede günlük tarzında işbu yazıyı yazacaktım. Yazdım.

    Unutmadan, yolunuz Fatih Vezneciler'e düşerse muhakkak Kitapçı Ahmet'i ziyaret edin. Kalenderhane Camii'nde de namaz kılın.

    Selametle.
  • Karanlık vahşi sokaklar.
    Bir kulübe, mumla aydınlanan.
    Bir efsuncu
    Dişi peygamber
    Bir büyücü o kadın
    Geçmişin kıyafetleriyle
    Baştan aşağı donanmış.

    Yıldızlar
    Ay
    Geleceği okur
    elinden.

    Duvarlar kıpkırmızı
    Ve merdivenler
    Ahenksiz tiz çığlıklar içinde
    Tüm güçleri taşıyor.
  • Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
    Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
    Asansöre sığmaz tabut,
    merdivenler daracık

    Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
    belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
    belki ıslak asfaltıyla yağmur.
    Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

    Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
    bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.
    Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
    meraklıdır ölülere çocuklar.

    Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
    Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
    Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
    Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...
    Nazım Hikmet Ran