HİKÂYE Kılavuz Zemheri soğuklan inmişti gökten. Kar yağıyor, şiddetli bir poyraz kan savuruyor, dondurucu bir tipi yeryüzünü kasıp kavuruyordu. Bir Allah dostu tipide yürürken bir köleye rastladı. Kölenin üzerinde yırtık bir mintan vardı sadece. Dişleri birbirine vuruyor, soğuktan tir tir titriyordu. "Niçin efendine sana kalın bir giysi almasmı söylemiyorsun?" Köle: "Neden söyleyeyim ki" dedi. "Benim hâlimi görmüyor mu? Beni benden daha iyi bilen birinden ne isteyim?" Derviş bu sözü duyunca bir çığlık atarak kendinden geçti. Can evinden bir ateş yükseldi. Bir süre sonra ayılınca, kendi kendine: "İşte" dedi. "Bir kılavuz göründü. Ey gerçeğe ulaşmak isteyenler! Yolu köleden öğrenin!" Görünüşe Aldanmadan Bilgeliği Fark Edebilmek Köle gidip sahibine yalvarmaktansa "O beni görüyor, demek bir hikmeti var ki beni böyle titremeye sevk etti" diyor. Kölenin bunu, efendisine olan hürmetinden yaptığım anlıyoruz. Titrediği hâlde talepte bulunmadığına göre efendinin, kölenin bu derece faziletli olduğunu görüp onu affetmesi lazım normalde. Çünkü kölenin bu düşüncede olması, onun filozof olduğunu gösteriyor. Kötü zanla düşünmüş olsaydı; "Kör değil herhalde, görmüyor mu hâlimi, versin, demek ki bana değer vermiyor" diyebilirdi. Ama kölenin böyle düşünmediğini, tam tersine, sahibine çok değer verip onu önemsediğini, böyle titremesinin bir hikmeti olduğunu düşündüğünü görüyoruz. Biz de Allah'a yaklaşmak istiyoruz ama yaklaşamıyoruz, acı çekiyoruz, gerçeği göremiyoruz. O hâlde hikâyeden hırsa düşmek yerine sabredip beklememiz lazım gibi bir anlam çıkıyor. Bu aslmda kulluğun en üst noktasıdır. "Kulluğun alameti istemektir" denir. Bu, ortalama bir kulluktur. Ama yüksek kulluk seviyesindeki insanlar, Allah'ın kendisini gördüğünü düşünen insanlar -ki ibadetin en üst noktası da Allah'ın
Bir Yazar Bir Kitap
* Size öyle bir hikaye anlatacağım ki, anlatacaklarım bittiğinde, öğrendiklerinizin bir kısmını unutmak isteyeceksiniz. Heyhat, hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı değiliz. Bazen hayatınızda tüm taşların yerli yerine oturduğunu, ömrünüzün kalanını birbirine geçmiş Lego parçaları arasında sessiz sedasız tamamlayacağınızı düşünürsünüz. Bu, evvela güven ve huzur duymanızı sağlar, sonra da sıkıntı. Ben sıkıntı safhasındaydım. Her şey olması gerektiği gibiydi, peki ama yeterince güzel miydi? Doğru ile güzel arasındaki mesafe, kendi halinde bir insanın başını derde sokmaya kâfi miydi? Güzel ama yanlış bir ihtimal, tadını yitirmiş doğrudan evladır çoğu zaman. Bir yanlışı, sırf güzel olduğu için sevebilir insan. Bir şeyi güzel bulmaksa, galiba onun kalpte yarattığı kıpırtıyla ilgili. Hadi o kıpırtının adını heyecan koyalım. Yıllar sonra ilk defa heyecanlandım. Yıllar sonra ilk defa, gece uyumadan evvel ve sabah uyandığımda aynı kişiyi düşündüğü¬mü fark edip telaşa kapıldım. Yıllar sonra ilk defa, gece gündüz demeden içimden onunla konuştum, ona sözler hazırladım. San¬ki dünyadaki her şeyden emekliye ayrıldım da kendimi tümüy¬le o ikinci varlığa adadım. Hadi o adayışın adını da aşk koyalım. Bilim insanları, aşkın bir çeşit hastalık olduğunu söylüyor; obsesif kompülsif bozukluk. Yıllar sonra, bile isteye ve bizzat illetin kendisinden şifa umarak, yatak döşek hastalandım. Açıkçası, yatak kısmı başlangıçta eğlenceliydi, fakat çok geçmeden aşkın ne feci bir bela olduğunu nedametle hatırladım. Onu ilk gördüğümde, üzerinde lacivert bir ceket vardı; la¬civert rengi hiç sevmem. Dudaklarından aşağı sarkmış bıyık¬ları arasından harıl harıl bir şeyler anlatmaktaydı; bıyıkla¬rı ve anlatacak mühim şeyleri varmış gibi şevkle konuşanları da sevmem. Yakışıklı biri sayılmazdı, ama
HEP KİTAP
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Davranış ve hareket
Cisimlerin hareketinden söz ederiz; meselâ arabanın, trenin, geminin, uçağın, kısaca taşıtların hareketinden. Evet, sadece ma kinelerin hareketinden değil, rüzgârın hareketinden, suyun hareke tinden, yaprakların hareketinden. Bir de sürünün hareketinden; ya da bir kitlenin, bir kütlenin hareketinden, üstelik sadece hayvan sürülerinin değil, insan sürüle rinin de hareketinden. Bireye gelince, kişiden söz edilince, hareket sözcüğü nadiren çıkar ağzımızdan. Eskiden am el derlerdi, fiil derlerdi; şimdiyse davranış. İnsan yapıyor, ediyor ve yapıp etmeleri birer davranış olarak adlandırılı yor. Oysa -ne garip değil mi- bitkilerin davranışından, makinelerin veya taşıtların davranışından, dili biraz bilen hiç kimse söz etmeye yanaşmıyor. Davranış, zannedildiği üzere fiil anlamında değil, am el anla mında bir eylemdir. Tanrı yapar, eder ve yapıp etmeleri fiil olarak adlandırılır; am el olarak değil. Keza Tanrı için, tıpkı hareket gibi, am el gibi, davranış sözcüğü da kullanılmaz. Meselâ Tann’nın ‘amelleri’, iyi ya da kötü ‘davra nışları’ olduğu söylenemeyeceği gibi, “Tanrı hareket ediyor veya etmiyor” da denmez. Niçin? Cevabı çok basit: Çünkü hareket cisimlere mahsustur. Tanrı ise bir cisim değildir. A m el ve davranış ise gayr-ı aklî hareketler için kullanılan sözcüklerdir. (Bu bakımdan Türkçe’de sadece am el ‘edil mez’; ‘olunur’ da.) Gerçekte ‘davranış(lar)’ da bir harekettir, ne var ki ancak bir isteğin (irade’nin) yol açtığı bir hareket.
Alıntı
Ömrüm zindan içinde
Beyaz mintan giydirdiler sırtıma Çıkardılar devlet önüne Temizlik imandan, suçum idamdan Attılar da beni zindan içine Attılar da beni zindan içine Dar geliyor artık günler ömrüme Yavru kuşun kanadında gözlerim Kelepçenin karasında yüreğim Bu sevdanın karasında günlerim Attılar da beni zindan içine Attılar da beni zindan içine Yar olmuyor artık yıllar ömrüme
Padişah Genç Osman'ın Katli...
Kademe kademe teşviklerle, tahriklerle siyasete alet edilen yeniçeriler Yemişçi Hasan Paşa Vakası'ndan sonradır ki, kılıçlarını çektikleri zaman, haklı veya haksız, sözlerini yürüteceklerini, serkeşliği, küstahlığı kesin olarak öğrendiler. İş, kendi aralarında anlaşabilmekti, koca bir asker ocağı içinden de bu anlaşmayı temin edecek simalar elbet ki çıkacaktı; işte bu adamlardır ki, artık tarihimizde “yeniçeri zorbaları” adını alacaklardır, yeniçerilerin ihtilal kararlarına da “kazan kaldırma” denilecektir. Sefere çıkıldığında bazı konak yerlerinde askerin silah ve teçhizatı teftiş edilir, hastalık vesair türlü sebeplerle yollarda düşüp kalan oldu mu diye bir de asker yoklaması yapılırdı. Bu arada her yeniçeri çorbacısı da kendi ortasının neferlerini teftiş ederdi ve bu vesileyle bir yeniçeri yoklaması yapılırdı. 1621’de Sultan II. Osman Lehistan’a karşı Hotin seferine çıktı; bu padişah tarihimizin Genç Osman’ıdır, on yedi-on sekiz yaşlarında, yüzü henüz tüysüz, sarı saçlı, mavi gözlü bir dilber çocuk, genç irisi taze yiğittir, ama toydur, tecrübesizdir, zalim ve gaddardır. Şahsiyetini gereği gibi aydınlatmak için yıllarca çalıştık ve hakikate çok yakın olduğunu tahmin ettiğimiz portresini Osmanlı Padişahları adındaki eserimizde tespit ettik. Bu genç hükümdar, başta hocası Ömer Efendi ile Kızlarağası Süleyman Ağa gelmek üzere birkaç has bendesinin nüfuz ve tesiri altındaydı. Ordu İsakçı’ya geldiğinde, Tuna üzerine kurulacak köprü için bir müddet konakladı. Ve Sultan Osman burada bütün askere sefer bahşişi dağıttı. Otağı hümayun önüne kurulan taht üzerinde oturarak bahşişin dağıtılmasını seyretti. Yeniçerilerin her ortasına biner akçe bahşiş çıkmıştı. Usulen zabitleriyle beraber takım takım gelerek para torbalarını kaldırıp gideceklerdi. Fakat bu sefer emir verildi,
Sayfa 195·Kitabı okudu
Sabah iskambil atar kahvede, akşam domine
Köylünün bir şeyi yok, sıhhatı, ahlakı bitik; Bak o sırtındaki mintan bile tiftik tiftik. Bir kemik, bir deridir ölmedi kaldıysa diri; Nerde evvelki refahın ancak onda biri? Dam çökük, arsa rehin, bahceyi icra ister; Bir kalem borca bedel faizi defter defter! Hiç bakım görmediğinden mi nedendir, toprak, Verilen tohmu da inkar edecek, öyle çorak, Bire dört aldığı yıl köylü emin ol, kudurur: Har vurur bitmeyecekmiş gibi, harman savurur. Uğramaz, gün kavuşur, çitine yahut evine; Sabah iskambil atar kahvede, akşam domine. Mehmet Akif Ersoy
Sayfa 177
Şiir