biz gerçekten ahlaksal varlıklar olmuş muyuz? Oysa bütün dünya inanıyor buna, bu bir karşı çıkıştır düpedüz... Biz çağdaş insanlar çok ince, çok duyarlıyız, yüzlerce saygı göstererek, alarak, gerçekte sayısız düşler kurarız, sergilediğimiz bu içtenlikli insanlık, bu sevecenlik içinde, yardımseverlikte, karşılıklı güvende, eriştiğimiz uyumluluk olumlu bir ilerlemeymiş, işte böylelikle biz Rönesans insanlarının çok ötesine varmışız. Oysa böyle düşünüyor her çağ, böyle düşünmesi de gerekir. Ancak bizim Rönesans içinde bir yer edinemediğimiz de kesindir, bir kez bile onu düşünemiyoruz: bizim sinirlerimiz bu gerçekliğe dayanamaz, bizim kaslarımızdan söz edilemez bu konuda Bu olanaksız durumla hiçbir gelişme sağlanamadı, tersine başka, daha sonraki bir nitelik, yetersiz, çelimsiz, elverişsiz diye zorunlu bir durumdan kaynaklanan buyurucu bir ahlak ortaya kondu. Biz inceliğimizi, gecikmişliğimizi, fizyolojik yaşlanmamızı tasarlıyoruz, böylece ‘insancıllaştırma’nın ahlakını da, değerini de yitirmiş oluyoruz -ahlak kendiliğinden bir değer taşımaz-: bizi değersiz, küçümsenesi kalıyormuş. Öte yandan kalın pamukla güçlendirilmiş insanlığımızla biz modemler, bundan kuşku da duymuyoruz, bu insancıllığın ayağı bir taşa çarpmak isteyebilir.