Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir bedenle uzak su kenarlarına oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir. Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısının önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak -laf aramızda- gene hoş şeydir.
Fakat sevgilisinin bedeninde bulunmayan bir şeyi kendi bedeninde de taşımaya katlanamayarak onu koparıp atabilmek, işte adaşım, bu sevmektir.
“Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”
"Varlığın sırları saklı senden, benden,
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedikodu,
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben."
Ömer Hayyam
Modern çağda"iyi vahşi"konusu,Rousseau'nun iyi bildiği Montaigne'den bu yana gelişir.Birçokları gibi"efsanesi"değil,"konusu"diyoruz.Çünkü bu kadar gemicinin,tacirin,misyonerin,vahşi insanlar arasında geçen yolculuklarından döndükleri zaman onların ahlaki niteliklerini uygar insanlar aleyhine övmüş olmaları bir kolektif aldanışın sonucu değildir.18 yy.filozofları,seyyahların anlattıklarını,insanin Hristiyanlığı bilmeden de iyi olabileceğini,sosyal ve politik bütün rejimlerin insanlara aleyhinde savaşın verdikleri rejimden daha fazla mutluluk sağlayacağını kanıtlamak için şüphesiz daha da güzelleştirerek kullanmışlardır.Fakat seyyahların anlattıklarında gerçek bir esas var;onlar,ilkel komünist düzen içinde yaşayan insanları anlatırlar ve onlarda bizim toplumlarımızda artık yok olmuş bulunan erdemleri bulurlar.