• 464 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Çok şükür bittiği dediğim bi kitap daha bitti. Kitap beni öyle sıktı ki yarım bırakmadığım için kendimi gerçekten kutluyorum. Kitabın aslında beni sıkan tek tarafı gereksiz fazla uzatılan bölümlerdi. Bi olay o kadar çok yoğun bi anlatıma sahip ki okurken gerçekten bazı yerlerde gerçekten kitaba ara verdim sonra devam ettim. Sırf Yasemin ve Ayaz'ın sonu ne olucak diye zor okudum kitabı. Böyle böyle bitti gitti işte. Umarım yazarın diğer kitapları da bu kadar yoğun bi anlatıma sahip değildir.

    #OKUDUMBİTTİ
    #ALINTI

    “Sen içimdeki rüzgardan korumak zorunda olduğum, buna rağmen bazen sadece senin üzerine estiğimsin.”
    Karakterleri, istekleri ve hayatları apayrı ancak kalplerinin derinlikleri tastamam aynı iki insan.  Birbirlerinden uzak kalmak için çabaladıkları haldeen derinler kördüğümlerle sımsıkı bağlanıyor. 
    “Sevdiğin insanı bu dünyada en iyi anlayan insan olmak…
    Muhteşem bir duygu. Aynı zamanda öldürüyor değil mi?”
    Deli bir ayaz vurur bazen hayatına. Alır, savurur, atar sahip olduğun her şeyi.    
    Şiddetini en çok hissettiğin an, yazgının yol ayrımlarından bir tanesine vardığın andır. Deli bir ayaz…
    Ya seni kışta bırakır ya da içinden sana bir bahar doğurur.
  • 304 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Küçük Momo sonunda okuyabildim seni.
    Başta çocuk kitabı gibi görünmüş olabilir ama hiç öyle değil. Bi dolu macera aşırı hayal gücü gerektiren bir takım şeyler; zaman kavramını bir daha düşünmenize sebep olacak Duman Adamlar, Hora Usta, Beppo, Gigi, Kassiopedia (favorim) gibi arkadaşlar mevcut. Hepsi de bir şeyleri bir kez daha düşündürüyor.
    Momo, kentin tiyatro harabesinde yaşayan minik bir kız çocuğu. Kısa sürede özel yeteneği sayesinde bir çok insanın vazgeçilmezi halinde geliyor. Ona uğramadan gün geçiremeyenleri var. Ve yeteneği bugün de çok ihtiyacımız olan bir şey. Momo muhteşem bir dinleyici.
    Momo'yu kentteki insanlar yediriyor içiriyor. Onlardan biri oluyor hemencecik. Bu insanlar da öyle durumu çok iyi değil. Hatta evlerinde bir boğaza daha bakabilicek durumları yok denebilir. Ama sımsıcacık güzel yürekleri var.
    En hoşuma giden kısmı ''Sen en iyisi bi Momo'ya uğra" şeklinde slogan oluşturmaları sanırım. ️️
    Ama bir süre sonra bir şeyler oluyor kentin insanlarına. Kimse ne Momo'ya ne diğer dostlarına hatta çocuklarına bile zaman ayıramaz hale geliyor. Duman adamlar ortaya çıkıyor. Momo'nun elinden yavaş yavaş alıyor dostlarını. Kahramanımız bir kaç yardımcısıyla duruma el atıyor hemencecik. Bakalım başarılı olabilecek mi?
    Çok uzatmayacağım bir solukta bitireceksinizdir zaten. Bittikten sonra neden bitti diye üzülmeyin kuzenim gibi 8-9 kere okuyabilirsiniz. Denendi onaylandı dayanabilen buyursun.
    Yazar demiş ki bu kitabın son sözünde:
    "Ben size bütün bunları olup bitmiş gibi anlattım, çünkü biri de bana böyle anlattı. Oysa gelecekte olacakmış gibi de anlatabilirdim."
    Biz bu sözleri bir düşünelim. Belki de şuan o zamanın içindeyiz. Bundan bir günün bize yetmemesi, bir şeylere sürekli geç kalmamız. Duman Adamlar şuan belki bunu yazarken bile beni izliyordur. Neden olmasın?
  • Vakit Kemal’e Erdi


    Bugün hava çok güzel güneş kızgın bir kor Alevi gibi yakıp kavuruyor ortalığı demek istememde diyemiyorum,malesef soğuk bir Aralık sonundayız,hava her zamanki gibi kasvetli,gökyüzü bütün mahlukata emir verip,esin gürleyin taş üstünde taş baş üstünde baş koman yiğitlerim edasında Malkoç oğlu gibi bir o yana bir bu yana savuruyor önüne geleni.Metin babaya gidiyorum baş sağlığına,aslında çok da evden çıkma taraftarı değilim.İnsan böyle zamanlarda belli eder kendini herkes iyi gün dostudur aslında kimse kötü gün dostu olmak istemez ağır gelir,zordur başkasının derdine derman olmak.Kendimi tanıtmadım değil mi!;

    Banada Emre Usta,Emre baba,Emre dede derler,İki kız babası ve bir sürü torunum var.Sağolsun hanımım anlayışlı olmasa belki bu zamana bile zor gelirdik.İkimizde emekliliği zorla hakettik hatta kendimizi savaşçı gibi görüyoruz ,kolay mı bu devirde emeklilik.Hanım sürekli gidip yerleşelim memlekete deyip duruyor,kırk sene olmuş burdayız,ne biçim memleket anlamadımki iki sevgili gibiyiz bir küsüp bir barışan,memlekette bir hafta durup canımız sıkılarak geri dönüyoruz ,ne var bu kadar bizi bağlayan anlamadımki!,artık iyiden iyiye yaşlandım baksana merdivenleri bile zorla iniyorum elimde babamdan kalma bastonla,bir kaç yadigarı kaldı rahmetlinin.Dağ gibi adamdı babam,herkesin babası gibi,evlatları için kendi yaşamını feda eden,gözünü budaktan sakınmayan nice Anadolu insanı gibi,dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çekiyorum,oda ne bol bol egzoz dumanı ,Allahtan durak yakın da fazla beklememe gerek kalmıyor.İhtiyarlığın güzel tarafı bedava Akbil ve sana yer veren güzel insanlar.Kadıköy’e doğru yola çıkıyorum aklımda binlerce düşünceyle.......


    Metin baba iyi adamdır ama çok duygusal be kardeşim.Bu dünyada acımasız olacaksın desemde olmuyor kim kazanmış kötülükten,camdan dışarı bakarken bir sürü anı sanki yanımda film şeridi gibi gösteri sunuyorlar,bunların hepsini ben mi yaşadım,geçmişteki bir sürü hatalı davranışı ne akla hizmet yaptım.İnsanın evladı olunca anlıyor bir çok şeyi,düşünsenize bir babasın evini geçindirmek için her şeyi yaptığın halde yetmiyor,derdini anlatacağın omzuna yaslanıp ağlayacağın kimse yok,hep dik hep mağrur görünmek zorundasın,sensin evin direği sen sağlam,güçlü olmak zorundasın,Malkoç oğlumusun be mübarek...Bu havalarda aklıma hep Mirkelam’ın şarkısı takılır,o an kulakların çınlasın başka birini andığında,unutulmaz,unutulmaz...Sonra ne hikmetse bu fasulye yedi buçuk lira ,git aklımdan kör şeytan,düşünüyorum da çok yanlış şeyler öğrenip adet edinmişiz.Bir insan otuz beş yaşında öğrenir mi Azrail isimli bir meleğin kuranda yer almadığını yada ne bileyim,saygının,adaletin,merhametin,hoşgörünün Allah tarafından delilleriyle açıklandığını,bilemedik,bilemezdik,araştırmadan,incelemeden,sorgulamadan,kesin deliller elde etmeden,dedektiflik yapsam bu yaşdan sonra becerebilir miyim acaba,havalardan mıdır nedir yine kasvetli bir günümdeyim vakitte yaklaştı artık göreceğimi gördüm,galiba otobüs bunalttı beni baksana istavrit gibi dizilmiş millet,ter,parfüm,sarımsak,balık,bütün kokular birbirlerine karışmış,yapay bir mutsuzluk var insanların üzerinde,sanki Mayıs sıkıntısı filmini andırıyor ortam,az sonra biri bağıracak;durun siz kardeşsiniz, yok o filim başkaydı galiba amman yaşlılık böyle bişey,aklımız yerinde çok şükür,ya anne annem gibi kimseyi hatırlamasam ,son nefeste konuşamayıp sadece ağlasam,dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle,bilmezdim şarkıların bu kadar güzel ve kelimelerin kifayetsiz olduğunu demiyor mu şair,diğeri durur mu,başlıyorum yüksek sesle;kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde bir türlü kendimi avutmadım deyip şarkı söylemeye,millet garip garip bana doğru bakmaya başladı.Aldırış etmeden;şöför bey evladım,gaymağam,ağzının balını yediğim müsait bir yerde indir de neşemizi bulalım diyorum,amca zaten bulmuşsun bulacağını deyip atıyorlar aşağıya alelacele.

    O kadar dedim,bu fasülye yedi buçuk lira türküsü daha uygun diye,yok illa Müslüm Gürsese bağladın olayı,az bir rahat dur geldin kaç yaşına,yalnız soğuk falan ama deniz havası da muhteşem sadece bir fark var,Deniz’in kendine has kokusu yok,halbuki memleket havası böylemi,iki kilometreden alıyorum kokuyu ,o kendine has tuzlu hırçın,ehlileştirilmemiş dalgaların asi çığlığını,yıllardan beri dokusundan bir şey kaybetmemiş öyle saf öyle temiz kelepçelenmiş ayrılamaz kalbime ellerimiz,işte bu bizim hikayemiz diye bağırmaya başladım yine,şu bankta soluklanıp doğru limana oyalanmak yok....

    Bir süre sonra etrafta kalabalık toplanmış,insanlarda bir homurtu,Metin’in sesini duyuyorum kalabalık arasında,kendimi seyrederken buluyorum, herkes konuşuyor kaygılı ürkek çekingen,Metin bağırıyor Allahım bu nasıl bir sınav beni arkadaşlarımla mı sınıyorsun diye.Ben kenardan sesleniyorum da kimseye duyuramıyorum,boğazıma düğümlenmiş sanki kelimeler,çok uzun zamandır yaşamış gitmeyi haketmişim herkes gibi.Çocuklarım çok ağlarlar mı acaba,hele eşim,bu kadar yılı birlikte geçirdik,ağladık güldük,sevindik ve üzüldük.Yalnızlık zor zanaat ,artık film bitiyor vakit Kemal’e erdi,son bir kez sevdiklerine sarılmamak ne kadar kötüymüş,kuzularıma sizi çok seviyorum diyememek,Hadi uzatmayalım bu kadar acı çiğ köftede bile yok.....

    Metin başımda sarsıyor beni Emre Emre diye bir an kendime gelip oturuyorum olduğum yere ,Arkadaş bana baş sağlığına gelip kendin nereye gidiyorsun ulan demez mi?,ya bir ağız tadıyla ölemedik arkadaş deyip sarılıyorum Metin’e ,kardeş başın sağolsun, çok severdik Metinle Ragıbı,Ölenle ölünmüyor kalk da gidelim üşüteceksin deyip giriyor koluma,aklımda yine o malum türkü bu fasülye yedi buçuk lira,Efendim duyamadım bir şey mi söyledin Emre diyor, Metin ile tutuyoruz limanın yolunu ,Ragıpın anısına......
  • 304 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    “Bir şey bize acı veriyorsa o şeyin içimizde çözülmemiş karanlık bir bölgeye dokunduğunu anlamalıyız, değil mi ?”

    Tolstoy’un da dediği gibi, “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya biri bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Kitabımız da Parisli mutsuz bir kadın olan Maelle’in arkadaşı için fedakarlık yapıp bir yolculuğa çıkması ile başlıyor. Ancak sonra bu yol onun mutluluğa giden hikayesi oluyor. Bu gizemli yolculuk boyunca Maelle bol bol kendini sorguluyor, kalbini unuttuğunu ve şehir hayatının içinde boğulduğunu fark ediyor. Aslında kişisel gelişim kitabı olan bu eser güzel bir kurguyla roman şeklinde bize sunuluyor ve sonunu merak ederek okuyorsunuz. Ben çok severek okudum. Zaten Fransa’da bestseller olmuş bir kitap. Tavsiyemdir kesinlikle :))

    “Hata yapmak başarmak için gereklidir. Ancak hata yapma stresinden kurtulduğumuzda korku engelini aşıp değişimi başlatmamız mümkün olabilir. Döngüler, biz onları beslediğimiz sürece tekrar ederler.”

    “Acılarımızın tek suçlusu var; kendimiz !”

    “Mutluluğun bizden kaynaklandığını ve hiçbir şeyin mutluluğumuzu bozamayacağını gerçekten kabul ettiğimizde dışarıdaki zararlı durumlara kapımızı kapatmış olur ve olayları, onlara negatif düşünceler eklemeden sadece gözlemlemekle yetiniriz.”
  • Hayat bu kadar muhtesem olmasaydi cocugum, o sarkilari soyleyecek, o sarkilari melodi melodi ezberleyecek sevki nasil bulabilirdik, degil mi ya!
  • 672 syf.
    ·Beğendi·8/10
    kitapkörSuikastçı
    YazarMargaretAtwood
    ÇeviriCananSılay
    DünyaEdebiyatı (Roman)
    Sayfa672
    DKYayınları
    Kitap yorumu
    Kelimeler karanlık bir bardakta yanan alev gibidir. (Sheila Watson)
    Okuduğum kitapların çevirmenlerine söz söylemek artık beni utandırır oldu. Yazar kısımlara ayırmasa yer değişen sözcükler yüzünden çok daha zorlanabilirdim.
    Saatlerce bir aynı noktaya bakıp olmayan neyi görebilir bir insan. Elma ağacının altında kendini gizlemeye çalışan adam kendini kadından mı? Koruyor, yada kadını mı? Koruyor. Roman'ın as adamı kör süikastçı, aynı zamanda hikayeleri anlatan zat (Adam) diye geçiyor. İkinci dünya Savaşı'ndan sonra Şehirde bir biri ardına gelen ölümler, Şehrin kederli sırlarını arkasında bırakıp intihar eden Laura kız kardeşi İris ve gizemli yaşamlar içinde Tarih, Edebiyat ve sanat severler için keyif alınacak bir kitap.

    Balta girmemiş ormanlar, tropik adalar, dağlar. Ya da uzayın başka bir boyutu mu? Sen seç, okuduğun sayfalarda nerde ve hangi tarihte olmak istersin?
    uzayın bir başka boyutuna karar verdim Gezegenin adı Zycron uzayın bir başka boyutunda olan, molaz taşlarla kaplı bir ovadayız. Küzeyde menekşe renkli okyanus uzanıyor, batıda sıradağlar. Harabe mezarlıklarda yaşayan kana susamış ölü kadınlar güneş battıktan sonra bu dağlarda dolaşıyor.baylar saklanın.. İriss ve laura iki sosyalist kızkardeşin
    Çok gelişkin beyinleriyle eski ve yeni uygarlığın izine rastliyoruz. Bu bölgede, yalnızca az sayıda yaşayan kabileler var.
    Hiç birinin diğerlerini yok edecek kadar güçlü olmadığı beş ayrı kabile.
    Taş uluyan annelerin ikametgahı, unutuluşun kapısı, ya da kemirilmiş kemikler. Bu taşların altında adı olmayan bir kral ve sadece kral değil, hükmettiği muhteşem bir şehrin kalıntıları da gömülü. Muazzam bir yazar.
    Burda yaşayan beş kabilden her biri kendini Fatih ilan etmiş.Her biri yaptığı katliamları övünerek anlatıp, bu buyrugun tanrıları tarafından buyrulmuş intikam şekli olduğunu savunur
    insanoğlunun şimdi ki zaman gibi vahşice istek ve hak etmedikleri şuursuzca istekleri için hangi dil, din, ve hangi medeniyetin insanı olsan bu tanrıcılık hep var olmuş.
    Bir büyüyle yok olan bir şehir.
    Minik insanlar, minik elbiseler, minik yiyecekler minik hikaye şarkılar var.
    Snilfardlar, Ygnirodlar tarih boyunca efendiler ve köleler burda da karşımıza çıkıyor.
  • 420 syf.
    Ne güzel; bu kitabı benden başka okuyan olmamış. Şiddetle muhtemel ki olmayacak da. Zira Danielle Steel'in bu kitabı Türkçe'ye de çevrilmemiş. Dolayısıyla başka okuyan yok, Türkçesi yok. O zaman spoiler vereceğim diye korkmaya da gerek yok:)

    Gelelim bu kitabın hikayesine. Eğer biri bu kitabı bir gün Türkçe'ye çevirir ve 300 sayfasını atarsa, geriye kalan 120 sayfalık kitap gerçekten muhteşem olacak, buna zerre şüphem yok. Buradaki kastım kitaplar kısa olsun değil elbette ki. Fakat kitabın başındaki süper giriş, ortalara gelmeden sizi yakalayan ve merakla sonuna gitmenizi sağlayan sorunlar ve hoş bir dokuyla işlenmiş iç içe geçmiş iki hikaye (belki de 2 buçuk demek daha doğru) gerçekten çok güzel.

    Fakat sanki birisi sevgili yazarımıza 'hikaye çok güzel ama roman olmak için kısa, 400 sayfayı geçmelisin' demiş ve bu şahane öykü bu hale gelmiş. Belirli yerlerde, farklı bölümler (soru şeklinde genelde), farklı kelime ve cümleler kullanarak aynı mânâya gelen yinelemelere dönüşmüş. İnanın bu bölümleri yeniden, yeniden okumak Çin İşkencesinden farksızdı. Lakin paradoksun başladığı yerde burası. Konu çok sürükleyici ve çok güzel. Ama farklı cümlelerle aynı yerleri tekrar tekrar okuyunca, Acun Ilıcalı'nın program sunarken heyecan kasacak ya da süreyi uzatacak diye aynı şeyleri defalarca tekrar edip izleyiciyi insanlıktan soğutmasına benzemiş.

    Ben de daha fazla uzatmadan bu, güzel hikayeden size de bahsedeyim:)

    Baş kahramanımız başarılı mimar Charles, avukatlık şirketinde çalışacak olan yavuklusu Carole ile Amerika'dan Londra'ya, taşınıyor. Carole çok fıstık bir kadın. Çok iyi ve başarılı. Tek kötü huyu var, şirketin patronuyla kırıştırıyor. Üstelik o da evli. 50'li yaşlarındaki patron 3. karısını boşayıp Charles'in çok iyi huylu ve güzel olan karısını kendisine avrat yapıyor. {(neresi iyi huyluysa:)) Carole'nin iyi bir kadın olduğu kitapta tekrarlanıp duruyor. Böyle iyi düşman başına:) Onu çok seven ve asla ondan başkasına bakmamış bir adamı 10 yıllık evliliğinin son döneminde boynuzlarıyla rengeyiğine çevirmiş bir kadın nasıl iyi karakterli oluyor bunu yazara sormak isterdim doğrusu}

    Tabii Charles yıkık ve dağılmış bir şekilde sokak sokak Carole diye ağlarken şirketi onu Amerika'ya yolluyor (geri postalıyor demek daha doğru:)) Zira doğru düzgün çalışmayanlara aşk acısı çekiyor da olsa kimse acımaz Avrupa'da. Adamın oturma organına basarlar tekmeyi:))

    Charles, Amerika'da, aklı sıra ayrılık acısıyla cebelleşirken çocukluğunun geçtiği yerlerde takılıp, kayak yapmak için dağlara doğru yol alıyor. Tipinin etkisiyle bir yerden sonra ilerleyemiyor ve oradaki motel tarzı bir yerin kapısını çalıyor. Yaşlı bir teyzeciğimiz işletiyor orayı. Fakat kışın kimsenin uğramadığı bu yere müşteri gelmesi onu da şaşırtıyor. Önce sapık sanıyor ve tokat manyağı yapmayı planlarken, bakıyor ki iyi çocuk, bir oda açıveriyor, sonuçta parasıyla değil mi:)

    Motel sahibi teyzeciğimiz çok çekmiş acılı bir kadın (çok Türk filmi izlemenin bende yaptığı bir deformasyon:)). Anglo-Sakson ırkının dibi olan Danielle ablamızın (yazar) hikayesini Emrah filmine çevirdim:)) Neyse; teyzeciğimiz oğlu, torunu ve gelininin uçak kazasından mütevellit ahirete göçmesinin akabinde, bu acılara dayanamayan kocasını da kaybediyor. Birbirlerine acılarını anlatan ikili arasında bir acı kardeşliği oluşuyor. Charles acılı, teyze acılı:) (Güldür Güldür'deki acılı showa döndü)

    Teyzenin evinin biraz ilerisinde 200 yıl kadar önce yapılmış ahşap bir ev var. Orası merhum oğlunun evi. Fakat vefatından beri teyze oraya gitmemeyi tercih ediyor. Charles, kabaran mimarlık güdüsünün de dürtüklemesiyle oraya gidiyor. Teyze uyarıyor, bak Charles iyisin hoşsun ama orada hayalet var. Ben bir kere gördüm ödüm patladı, sen de gidip oraya delikanlılığı delik teşik etme diyor:) Ama Charles dinlemiyor. Bana bu evi kirala diyor ve orada yaşamaya başlıyor. Charles, gecenin bir anı bir bakıyor karşısında bir kadın. Nereden girdi bu kadın içeriye demesine kalmıyor, kadın kayboluyor. Ben okurken bir anlık yusuf yusuf etkisi göstermeme rağmen Charles kormuyor ve arkasından gidiyor. Bakıyor kimse yok. Fakat kadının güzelliği aklında kalıyor. Erkek milleti işte; hayalet bile olsa tek dertleri kadın güzel mi:)

    Sonraki günlerde çatıdan sesler geldiğini fark ediyor. Çıkıyor bakmaya, bir beşik buluyor. Yanında minik bir sandık. Kilitli ama 200 senede hoşafı çıkmış. Bir karate darbesiyle kilidi parçalıyor ve içinden mücehver çıkar diye hayal kurarken karşısına bir sürü mektup tarzı yazılmış kağıtlar çıkıyor. Hayal kırıklığını atlatıp okumaya başlıyor. Daha önce gördüğü güzel kadın 'Sarah' yani hayaletin el yazmalarını bulduğunu anlıyor.

    Sarah da acıların kadını:) O da çok çekmiş. Genç yaşta evlendirilmiş. Gerçi o dönemlerde 18 geç bile sayılabilir:) Erol Taş misali kötü kalpli bir kontla:) Zalimlerin padişahı kontumuzun tek derdi bir varis. Bu nedenle Sarah'ı yumurtlama makinası gibi kullanıyor. Fakat çocukların hepsi ölüyor. Kimisi doğar doğmaz. Altıncı çocuktan sonra Sarah artık çocuklarının yaşamadığına ikna oluyor. Ama çakma Erol Taşımız zalim kont, aynı fikirde değil. Bir yandan Sarah'ı ezilmiş patates kıvamına getirene kadar döverken bir yandan da av partileri, kumar, kadın ve içkiyle kendini ödüllendirmeye devam ediyor. Kontun üvey kardeşi bile bu duruma dayanamaz oluyor. Gel diyor Sarah, seninle Amerika'ya kaçalım. Orada bizi bulamaz bu herif. Sarah, kabul etmiyor. Sen benim kayınbiraderimsin, tövbe diyor olmaz öyle şey.

    Bir av partisinde kont fena yaralanıyor. Şatodaki herkes umutla gebersin it diye beklerken yine canlanıyor:) Sarah bakıyor ki hakkaten kötüye bir şey olmuyor, gemiyle Amerika'ya kaçmaya karar veriryor. En fazla yolda ölürüm diyor, bundan daha iyidir. 7 haftalık bir yolculuktan sonra Boston'a varıyor. Kendine çiftlik arıyor etraflarda. Tabii millet garipsiyor. O zaman ki Amerika şimdiki gibi kimin eli kimin cebinde belli değil olmamış henüz. Yalnız başına bir kadın ne arıyor diyorlar buralarda. Üstelik kadın fıstık. Sarah, dulum diyor. 'Kocamı kaybettim. Artık beni Londra'ya bağlayan bir şey yok. Dedim Amerika hoş memleket. Gelem de bi çiftlik alam, kendim ekem, kendim biçem, kendim yiyem'.

    Bu kadar:) Hepsini de anlatacak değilim:)