“Mürşit doğru yolu gösterendir, bilendir; aydınlatır, verir, öğretir. Mürit, aydınlanan, bilgiyi alan kişidir.”
Sayfa 24
Edebiyat
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَ قُلُوبِنَا وَ اَرْوَاحِنَا وَ مُرْشِدًا لِاَنْفُسِنَا اٰمٖينَ اٰمٖينَ اٰمٖينَ Allah'ım, Kur'ân'ı akıllarımıza, kalblerimize, ruhlarımıza nur ve nefislerimize de mürşid eyle. Âmin, âmin, âmin.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
MKA; (En sevdiklerimden)
"Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde bir mürşid aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir."
Alıntı
Zahire…
Zâhir'den Bâtın'a: Bir Tefekkür Notu "Mürşid-i Derûnî Şerhi"— Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Rubailer (Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi) okumalarından süzülen bir içsel farkındalık notu. "Zahire...Eğer o ibadetleri taçlandıran bir hakikat ve mürşit ışığı olursa; insan şekilden (zahir) öze (batın) geçebilir. Bu ışık bizzat insanın kendi içindedir; Mürşid-i Derûnî..." Pakize Özcan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Dizeleri (LXXXVI): Âşık sevgilisinin izini takip ile onun oturmuş ve gezmiş olduğu yerlerin etrafına dolaşır. Zahit de tesbihi ile rükû ve secde ile uğraşır. Âşık susamış ve zahit acıkmış olduklarından biri su kenarında, diğeri ekmek arkasında koşar…
Sayfa 88·Kitabı okudu
Kur'an-ı Mürşid, bütün tabakat-ı beşere hitab eder. Kesretli tabaka ise, tabaka-i avamdır. Elbette irşad ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin ve mugalatalara düşürmemek için zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.
ne kıyak düzen ya
Mürşid yani tarikatın lideri olağanüstü, hatta bir anlamda yarı ilahî bir konumdadır. Söz konusu anlayışın yansımalarından bazıları şunlardır: • Mürid, bir nimetle karşılaşınca onu kendisinin herhangi bir ameline bağlamak yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlamalıdır. Nimetin yaratanı Allah ise de sebebi mürşiddir. • Her mümin kişi, mürşid-i kâmilini, Allah ve Resulü’nün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resulü’ne yapılan bir hürmet olduğuna inanmalıdır. • Kamil mürşidin ilahî tecellilere ayna olan kalbi, yeri ve göğü aynı anda seyredecek bir genişliğe sahiptir. • Allahü Teâlâ, yeri, karayı, havayı, denizi, hayvanları, dostu olan mürşidin emrine verir. O mürşid bunları dilediği zaman istediği gibi kullanır. • Mürşid, kalpleri halden hale döndüren “Mukallib” ismine mazhar olduğu gibi, insan ile kalbi arasına girebilme sıfatıyla da süslenmiştir. • Mürid kesin bir inançla, mürşidinden sadır olan her fiilin, sözün, halin, hareketin ve sükûnun Allahü Teâlâ’nın emir ve rızasıyla olduğuna inanmalıdır. Gerçek ihlas da zaten budur. Dolayısıyla mürid, şeyhinin hallerinden birinin şeriata muhalif olduğunu gördüğünde, her ne kadar şeyhine uymayıp şeriatın gereğince amel etmesi gerekirse de, şeyhinin bu halini inkâra da kalkışmaz. • Şeyhin dini ilimleri tahsil etmiş olması şart değildir; Fâtiha’yı bilmeyen ümmi bir kişi, ilm-i ledün ile mürşidlik mertebesine ulaşabilir. • Mürid, kâmil bir mürşidi aramak ve onu bulduktan sonra da canıyla malıyla onun kapısında Allah için hizmet etmek zorundadır. Hatta bu yükümlülük, şeyhin evladı ve torunlarına hizmeti de kapsar. • Mürşid ölünce gerçek anlamda ölmüş olmaz; tasarrufları devam eder.
Sayfa 212 - Doğan Kitap