“Ne güzelsin can! Sensin mutlak Pir Sultan Abdal dedemin ‘Hey dost!’ dediği.”
Sayfa 99 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Kadim bir gelenek ( Mazlum Kiper'in sesiyle okudum.)
Türkmenlerde Sosyal Hayat-1832 Göçebe, ev çevresinde bize en mutlak tembelliğin resmini sunar. Onun gözünde bir erkeğin herhangi bir ev işine el atması en büyük utançtr. Atıyla ilgilenmekten başka yapacak bir şeyi yoktur; bu görev bittiğinde aceleyle komşusuna gider ya da çadırların önünde yere çömelmiş, siyasetle, son baskınlarla ya da at etiyle ilgili konuları tartışan gruplardan birine katılır. Bu arada tütünün ıslatılmadığı bir tür İran piposu olan kaçınılmaz Tchilim elden ele dolaşır.
Sayfa 313
Tarih
Reklam
Nietzsche'nin perspektivizmini öngören Stirner, Hakikat'i büyük H ile düşünmeyi de reddettiği gibi, herhangi bir mutlak, sabitfikri de metafizik bir kurgu olarak reddeder. “Dostum, kafan hayaletli,” diye yazar, “kafanın içinde hayaletler var! Büyük şeyler hayal ediyorsun ve kendine senin için var olan bir tanrılar dünyası, kendini çağırdığını varsaydığın bir ruh-âlemi, seni çağıran bir ideal tasvir ediyorsun. Sabit bir fikre [fixe Idee] sahipsin!" Ona göre, fikirler idealize edilmiş formlardır ve insani yaratımlar olmalarına rağmen, tekil insanları kendilerine tabi kılma gücüne sahip olurlar. Öznel deneyimlere anlam kazandırmazlar, aksine kişinin bireyselliğini ifade etmesini engellerler ve bireyin çıkarlarına aykırı eylemler talep ederler. Fikirler her ne kadar Biricik'lerin eseri olsa da, bu fikirler bireyleri kendi özlerinin gerçekleşme araçlarına da tezahürlerine dönüştürür. İnsan yaratımı olan fikirler, genellikler, onları yaratan bireylerin hâkimiyetinde olacağına onlara hâkim olur; deyim yerindeyse, onların "efendisi" hâline gelir. Bu fikirler Ben'in yabancılaşmasının tezahürleridir ve gerçek bir özgürleşme için ortadan kaldırılmaları gerekir.
Sayfa 122·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
“Cumhurî idareyi şahsî idareden uzak tutan başlıca ayırıcı sıfat, halkın memleket idaresi üzerinde mâlik bulunduğu nüfuzdur. Halkın hükûmeti murakebe hususunda mâlik olduğu hak ne kadar büyük olursa, idaredeki cumhurî ruh da o kadar kuvvetli olur. Devlet büyükleri, şahsî kuvvetlerini kaybederek icra heyetinin ancak birer uzvu oldukları zaman, halkın murakebesi en ileri haddine varmış demektir. Mutlak idarelerde (ismi ne olursa olsun) bütün iktidar ferdin veya birkaç mensubun elinde toplanır. Bundan da şu neticeler doğar: Mücerret liyakat ve iktidar diye ortada bir şey kalmaz. İnsanlar da zarurî olarak, dâvâların değil, birkaç şahsın etrafında kümelenir. Şahıslarla beraber her şey de kaybolur. Millet, devlet işlerini murakebe vaziyetinden düşünce esirler sürüsüne döner. Muhalif sınıflar ve topluluklar, kendilerini hükûmet idaresinde müşterek görmedikleri için haklarını koruyamazlar. İdareyi ellerinde tutanlar ise o haklara riayet etmezler. Böylece, işleri milletçe mütalaa etmek melekesi mihver olur; ve herkes, kendi başının derdine düşer. Halka istinat eden gerçek cumhurî idarelerde ise bu neticelerin aksi hasıl olur.”
Kur'an ve insanlık münasebeti
“Âdil hükümleriyle, insanlığın nizam, muvazene ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur
Sayfa 18·Kitabı okuyor
Din
Derdini kime açar, kime anlatırdı? Anlatsa kim dinler, kim anlardı? Belki ancak başı göklere değen şu dağlara anlatabilirdi derdini! Hayır, hayır, onlara da anlatamazdı. Onlar, insanların dertleriyle ilgilenemeyecek kadar yüksek, yüce idiler. Hem bu heybetli dağlar bunun için vardılar, bunun için yüceydiler. İnsanlar doğarlar ve ölürlerdi, o yüce dağlar ise ebedî idiler. Birçok insan onlara bakarak hayran kalacak, düşüncelere dalacak,onlar ise mutlak bir suskunluk içinde hep öyle duracaklardı.
Sayfa 367 - Ötüken Yayınları·Kitabı okudu
Reklam
Reklam