Bir Yazar Bir Kitap
İçerdekiler içerlerde Dışardakiler dışarlarda kalmışlar Ece Ayhan, “Anahtarlar” * Ama Eyüp sarhoş olana kadar içmezdi ki. Gecenin bir yarısı kör kandil kapıda belirmezdi. 8 * Üstelik teselli duymak değil, neler olup bittiğini anlamak istiyordu. Ve kendi kendine tekrar ediyordu: Ölmemişti Eyüp. Elim bir trafik kazası filan da geçirmemişti. Sadece gitmişti. Alıp başını, öylece, sessiz sedasız, tek kelime etmeden... Peki ama neden? 9 Acaba bir şeyler, mesela çocuk meselesi onu kendisinden uzaklaştırmış olabilir miydi? Hani çatıyı dövüp yıllar içinde aşındıran yağmur damlaları gibi, usul usul, farkına dahi varmadan... Belki sıkılmış, bunalmış, serbest olmak, yeni sorumluluklar üstlenmesine neden olacak gelecek hayallerinden azat edilmek istemişti. Bunu yüzüne söyleyecek cesareti bulamayıp öylece çekip gitmişti... 11 * Aşkın süresi, âşığın acıktığını anlamaya başlaması kadardı. İki kişilik gezegenden dünyaya inme süresi kadar... 12 * Neticede her ailede bir kaçak olabileceğini kendi Ander Amcasından biliyordu. Ve her kaçağın bir gün çıkıp gelebileceğini de. 13 * Birini arayıp beklemek, onun varlığından başka her şeye kapatıyordu insanı. Beklenenin sesinden başkasına sağır, arananın suretinden ötesine kör ediyordu. Beklenen bekleyene ne denli yakın olursa olsun, zamanla üçüncü tekil şahsa, uzaklaştıkça daha beter saplanılan bir bataklığa dönüşüyordu. Derken, varsa yoksa o oluyordu. Varsa o, yoksa hiç kimse! 16 * Derdi anlatmak, bazen çekmekten bile meşakkatliydi. 18 * “Uyandırdım mı?” Duvardaki saate baktı isteksizce, dokuza geliyordu. Yatarken kurduğu alarm da birazdan çalardı. “Yok, yok kalkmıştım zaten.” Nedense uykusu telefonla bölündüğünde, arayan kişiye “evet uyandırdın” diyemezdi. Uyumak ayıp bir şeydi sanki ya da bir telefonla uyanmak, uyandırmaktan daha feciydi.
HEP KİTAP
Bir bahçe oluşturmak bir yaşam oluşturmakla aynı anlama gelir. Bir yaşam da değil, bin yaşam.
Sayfa 70·Kitabı okudu
Reklam
Yapay rahim haberini aldığımız günlerdeyiz. ...
Distopya edebiyatı türü –bir kâbusu, anti-ütopyacı geleceği tasvir eden kurgu– yirminci yüzyıl yazımının en büyük yeniliklerinden biriydi. Bu kategorinin en meşhur romanı, totaliter bir devlet vizyonuyla Soğuk Savaş Çağı’nı tasvir ederek okuyucularını dehşete düşüren George Orwell’in 1984 romanıdır. Ama bugün, distopya edebiyatının en rahatsız edici ve güncelle en ilgili eseri, siyasi tiranlıktan değil de bilim ve teknolojiden yükselen bir kâbus toplumunu öngören Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sıdır. 1932’de basılan Cesur Yeni Dünya, kehanet derecesinde öngörülüdür denebilir. Roman, insan embriyolarının hükümetin üretme çiftliklerinde sıkıca kontrol edildiği, geleceğin İngiltere’sinde kurulmuştur. Her gelişen embriyo, ya şımartan ya da zalim kimyasal tedavilere tabii tutulmaktadır. Böylece toplumda bir kişinin statüsünü ve rolünü dikte eden katı bir kast sisteminde uygun yerini almak üzere büyüyecektir –veya kasten büyümesine engel olunacaktır. Sosyal merdivenin en yüksek basamağında, liderlik ve akademi için hazırlanan Alfa’lar; en aşağı basamakta ise sadece kol gücü ile iş yapan Epsilon’lar vardır. Tüm çocuklar, doğumlarından sonra okul,hipnoz ve diğer psikolojik beyin yıkamalar yoluyla katı bir şekilde şartlanırlar. Her zaman olduğu gibi, sınıflara ayrılmışlardır. Bu sistem muazzam bir sosyal istikrar üretmiş ama bedeli, insan bireyselliği ve özgür iradenin feda edilmesi olmuştur. Bu insanlıktan çıkma durumunun, Amerika güneybatısının en uzak parçasından bir “vahşi” –sistem dışında büyütülmüş çok az insanoğlundan biri- Londra’ya getirildiğinde, trajik sonuçları ortaya çıkar. O, hakkında o kadar çok şey duyduğu bu “cesur yeni dünya”nın parçası olmak için çok heyecanlıdır, ama bu yeni çevreye geçiş, hiç de yumuşak olmayacaktır. Cesur Yeni Dünya, süregelen edebi bir
Geri geldiğinde, masanın üzerine çıkmaya niyetli bir kara kedinin garson tarafından kovalandığını gördü. Sokak, kahkahalar, tabaklara çarpan çatal bıçak sesleri, kişisel kahramanlık hikâyeleri, acılar ve Çingene çocuğun darbukada kıvılcım çıkaran parmak darbeleriyle tutturduğu ritmin iç içe geçtiği bir ses âlemine dönüşmüştü. Oturup kadehine uzanan Sabri, "Hayır, hayır!" diye düşündü. "Tüm bunların O'nun eseri olduğunu düşünmek yaratıcılığına hakaret olur. O tüm bunların da gerisinde, bunlara rağmen var olmalı. Yıllardır zihnimi meşgul eden düşünceler bunlar. Gün geçtikçe olgunlaşan meyveler gibi gelişseler de, hâlâ yenecek kıvamda değiller. Belki hiç olmayacaklar. Ham, yabani kalacaklar belki de böyle hep. Neden böyle sürekli düşünüyorum ben? Dedeme mi çekmişim annemin dediği gibi? O da işine geldi mi dedene, işine gelmedi mi babana çekmişsin der. Başka türlü olamadığımdan böyleyim belki de. Cioran nasıl yıllarca Budist olmak istemiş ama olamayacağını, öfkeye eğiliminin Budist olmasına izin vermediğini fark etmiş. Öfke, sükunet, azgınlık, durgunluk... Belki hepsi vücut kimyamızın nihai çıktısı; belki, başka türlü olamayacağımız için olduğumuz haldeyiz. Başka türlü olamayacağımız için korkak, başka türlü olamayacağımız için beyefendi, sadık, katil, hırsız, asi, içine kapanık, dışa dönük, sosyal, haksızlık addettiğimize tahammülsüz, inatçı, boş vermiş... Eğer öyleyse, bizi önce böyle çeşit çeşit yaratıp sonra hep bir halli olmamızı istemek niye? İstese değişebilir mi insan? İnatçılığı bırakabilir mi mesela? Kimi zaman istesek bile başka türlü olamıyorsak, günah nedir? Kendi istediğinden başkasına benzeyeni cezalandıran bir Tanrımız mı var? O değil belki de bunu isteyen! Peki, öyleyse bir gün çalıp öbür gün sadaka veren, işçisinin hakkını ödemeyip cami, okul yaptıran,
Sayfa 387 - Teslim, Kendi Efkârımca Okur Yazarım·Kitabı okudu
Hindistan, İngiltere'nin refahı için vazgeçilmez hale geldikçe milyonlarca Hindistanlı pekala önlenebilir kıtlıklarda, açlıktan can vermeye başlamıştı. İngiltere'nin acımasız ekonomi politikalarından ötürü İngiliz Sömürgeciliği Holocaust'u diye tabir edilebilecek olan bu durumun sonucu olarak 30 ila 35 milyon Hindistanlı açlıktan can vermişti. Hindistan'da insanlar açlıktan kırılırken milyonlarca ton buğday İngiltere' ye gönderiliyordu. Yardım için oluşturulan kamplara toplanan insanlara yeterince yiyecek verilmediği için neredeyse tamamı ölmüştü. Hindistan'da yaşanan son büyük kıtlığın İngiliz idaresi zamanında yaşanmış olması dikkat çekicidir. İngilizler ülkeden çekildikten sonra hiç kıtlık yaşanmamıştır, çünkü Hindistan demokrasisi kuraklık ve kıtlıktan etkilenen bölgelere İngiliz yönetimi ile kıyaslanamayacak derecede hassasiyet göstermişlerdir. Nobel ödüllü araştırmacı Amarrya Sen'e göre özgür basının olduğu demokrasilerde kıtlık olamazdı. Bunun sebebi hesap verilebilirliğin, beraberinde ivedi müdahaleyi getirmesiydi. Sen'in detaylı ve istatistik! çalışması, şimdi hemen herkes tarafından kabul edilen bir kuramı ortaya çıkartmıştı. Kıtlıklar hemen her zaman önlenebilirdi, çünkü kıtlığın sebebi yeterli gıdanın olmaması değil mevcut gıdanın nasıl dağıtıldığı ile ilgiliydi. Demokrasilerde ise hükümet gıdanın adil bir şekilde, mümkün olduğunca en fazla insana dağıtılmasını sağlardı. Hindistan'daki İngiliz idaresi ise demokrasinin ve hesap verilebilirliğin olmadığı bir yerde neler yaşanabileceğinin örneğiydi. İngilizlerin idaresi sırasında yaşanan en büyük kıtlıklar şunlardır: Büyük Bengal Kıtlığı (1770), Madras (1782-83), Delhi'deki Chalisa Kıtlığı (1783-84), Haydarabat civarındaki Doji bara Kıtlığı (1791-92), Agra Kıtlığı (1837-38), Orissa Kıtlığı (1866), Bihar
_Aşk bir Sanat'tır. Aşkın yaşı yok, tadı vardır. Bu da yaşamın tadını aşkla çıkarmayı bilenlerin işidir. _Bir tek kadına bağlanın demek istemem. Tanrı korusun, olmaz bir kadınla mutluluk. Aldatın, yalnız iyi becerin gönül çalmayı. Karda gez izin görünmesin. _Ey erkekler! Dikkatle dinleyin beni ve destek verin. İlkin şuna inanın bütün gönlünüzle: Karşılaştığınız her kadını, evli-bekar ya da genç-yaşlı fark etmez, elde edeceksiniz. Kadınlara söz verin bol bol. Kandır. Baştan çıkar. Ne kaybedersin ki? Yumuşatır tanrıların bile hıncını yakarışlar. Kim olsa zengin olabilir söz vermede. Umutlar avutur, oyalar kişiyi uzun uzadıya. Dayanamamış yalvarışına vermiş Priamus'a Hector'un ölüsünü Achilleus. _Cesaret bütün silahları mağlup eder. _Sen hep sus, sesin ve dilin bakışların olsun. Ateşini itiraf eden gözlerinle bak gözlerine: _Dayan ve üstele. Bu acı, adım adım senin iyiliğine dönüşecek. Boşuna çabalar kanadı ökseye vuran kuş. Uçamaz, tuzağa düşen domuz boşuna didinir. Boşuna çırpınır yemi yutan balık, kurtulamaz. Bırakma, başar giriştiğin işi, dönmek olmaz. _Ne mutludur kadının sesini, soluğunu kesen, sevilen, sesini duyan, sararıp eridiğini gören _Giriştiğin işte ayak dire, zafer kazanmadan çekip gitme _Sabırla bükersen dalı ağaçtan, eğilir. Var gücünle asılırsan, kırarsın. _Kadına arkadaşlık gösterisinde bulun. Arkadaş olarak yaklaş ve onu çok arzuladığını gösterme. Ben bu tarzda davranan erkekler karşısında pek çok ciddi kadının ikna olduğunu, yumuşadığını gördüm. Böyle durumlarda kadına yakarmak isteyecek olan sabırlı erkekler kısa sürede onların sevgilisi olmayı başardılar. _ İnancın varsa sevildiğine, bir süre kaç, Çeksin biraz ayrılığın acısını. _Başkasından yakındığında elde edilir bir kadın. Dudaklarındaki yarım hüzünle göründüğünde ona yaklaşacaksın. Elleri
Edebiyat
Reklam
Reklam