Geri geldiğinde, masanın üzerine çıkmaya niyetli bir kara kedinin garson tarafından kovalandığını gördü. Sokak, kahkahalar, tabaklara çarpan çatal bıçak sesleri, kişisel kahramanlık hikâyeleri, acılar ve Çingene çocuğun darbukada kıvılcım çıkaran parmak darbeleriyle tutturduğu ritmin iç içe geçtiği bir ses âlemine dönüşmüştü. Oturup kadehine uzanan Sabri, "Hayır, hayır!" diye düşündü. "Tüm bunların O'nun eseri olduğunu düşünmek yaratıcılığına hakaret olur. O tüm bunların da gerisinde, bunlara rağmen var olmalı. Yıllardır zihnimi meşgul eden düşünceler bunlar. Gün geçtikçe olgunlaşan meyveler gibi gelişseler de, hâlâ yenecek kıvamda değiller. Belki hiç olmayacaklar. Ham, yabani kalacaklar belki de böyle hep. Neden böyle sürekli düşünüyorum ben? Dedeme mi çekmişim annemin dediği gibi? O da işine geldi mi dedene, işine gelmedi mi babana çekmişsin der. Başka türlü olamadığımdan böyleyim belki de. Cioran nasıl yıllarca Budist olmak istemiş ama olamayacağını, öfkeye eğiliminin Budist olmasına izin vermediğini fark etmiş. Öfke, sükunet, azgınlık, durgunluk... Belki hepsi vücut kimyamızın nihai çıktısı; belki, başka türlü olamayacağımız için olduğumuz haldeyiz. Başka türlü olamayacağımız için korkak, başka türlü olamayacağımız için beyefendi, sadık, katil, hırsız, asi, içine kapanık, dışa dönük, sosyal, haksızlık addettiğimize tahammülsüz, inatçı, boş vermiş... Eğer öyleyse, bizi önce böyle çeşit çeşit yaratıp sonra hep bir halli olmamızı istemek niye? İstese değişebilir mi insan? İnatçılığı bırakabilir mi mesela? Kimi zaman istesek bile başka türlü olamıyorsak, günah nedir? Kendi istediğinden başkasına benzeyeni cezalandıran bir Tanrımız mı var? O değil belki de bunu isteyen! Peki, öyleyse bir gün çalıp öbür gün sadaka veren, işçisinin hakkını ödemeyip cami, okul yaptıran,