• Kitap aslında 6 bölüm. Sonrasında “ Belgeler, Notlar, Kronoloji, Bibliyografya, Şecereler, Enver Paşa’nın Karakalem çizimleri, Paşaya ait fotoğraf albümü, İndeks ve yazarın Teşekkür bölümlerinden oluşuyor.
    Enver Paşa hakkında çeşitli okumalar yapmıştım bugüne kadar fakat Paşa ile ilgili en kapsamlı, geniş bir arşiv taraması yapıldığına Murat Bardakçı’nın kitabında rastladım.
    Enver Bey’in çocukluk yıllarından, harp okulu yıllarından, Makedonya dağlarında çete takiplerine, Hürriyet ve meşrutiyet için asi olmayı göze aldığı dağdaki günlerine değinmiş yazar. Saraya damat olması, İttihat ve terakki Dönemleri, yıldızının parladığı Bab-ı Ali baskını sonrasında harbiye nazırlığına kadar yükseliş dönemleri anlatılıyor. Birinci cihan harbine nasıl girdik, mağlubiyet sonrası İttihat ve Terakki’nin üç önemli paşasının bir gece yarısı sessizce İstanbul’u terk edişi daha sonrası bu zoraki ilticanın izlerini okudum.

    Enver Paşayı alman hayranlığı ile yargılıyorlar oysa paşa Alman, askeri tekniğine hayrandı. Ordu revize edilirse belki imparatorluğun dağılması engellene bilirdi. Ki ordu da revize çalışmaları yaptı harbiye nazırlığı döneminde yararı da görüldü. Sadece ikinci Balkan savaşında değil, milli mücadele dönemini veren subay kadroları da, Enver Paşanın ordudaki gençleştirme politikaları neticesinde ortaya çıktı. Bazı tarihçiler Milli mücadelenin kazanılmasındaki başarıyı Enver Beye atfetse de bu tam olarak doğru değildir. Belki gençleştirme hamlesi sebebi ile bir katkısı olmuş olabilir ama hepsi bu kadar. Enver Paşa; Almanya’ya gittikten sonra da Anadolu mücadelesine nasıl destek verilebilir düşüncesinde idi. Belirli cemiyet çalışmalarına da girişti bu konuyla ilgili. Almanya’dan Rusya’ya geçti. Belki oradan Türkistan topraklarından derleyeceği kuvvetlerle Anadolu direnişine katkı sağlayabilirdi. Fakat Sakarya Muharebesinden sonra, bu kapı kapanmıştı. Rusların verdiği sözü tutmaması, günü geldiğinde gözden çıkaracakları ve Türkiye’ye karşı kullanacaklarını görmüştü Enver Paşa. Zira Paşa, eşi Naciye sultana, yazdığı mektupla Rusların elinde koz olarak tutulduğunu bildiriyor. Bu nedenle; bulunduğu bölgede Türkistan coğrafyası için mücadele etmeyi seçti Enver. Bizim Türkçü, Turancı cenah tarafından yolbaşçı olarak görülmesi de Türkistan mücadelesi sebebiyledir..Turan, bulunduğu coğrafyanın ismi idi. Bölgede oluşturduğu kuvvetlere komutanlık ederken Turan Orduları başkomutanı sıfatını kullanmış. Fakat bugün bizim düşündüğümüz gibi Turanî bir yaklaşımda değil.

    Yeri gelmişken Enver Paşa Turancı mıydı değil miydi buna da değinelim. Paşanın düşüncesi, ülküsü; Türkçü bir devlet teşkil etmekten ziyade, daha çok İslam kuralları çerçevesinde bir Türk İslam devleti kurmaktı. Çünkü ancak İslam ile kurtulabilirdi bu coğrafyalar. Paşanın İslâmcılığı yönündeki en önemli kaynak “ Livâyü'l İslâm”daki yazmış olduğu makaleleridir. Enver Bey'in ne kadar iyi bir komutan yahut ne kadar sağlam bir Türkçü olduğunu tartışabiliriz. Kişilere göre göreceli bir durumdur. Fakat bu kitapla, öğrendiğim şudur ki, bu da onun; su götürmez bir âşık, romantik olduğudur. Eşine duyduğu sevgi o kadar büyüktü ki; Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak istemiyor. Biraz da bu nedenle, Türkistan da çabalara girişmiş. Söz kurşundan ağırdı,
    Paşa; söz vermişti Naciye’sinin karşısına mahcup çıkmak olmazdı. İşte bu gerekçe ile 4 ağustos 1922’de elinde yalın kılıç tüfeklerin üzerine yürüdü. Enver Bey 4 Ağustos 1922’de Abıderya köyü yakınlarındaki Çegen Tepesinde şehit düştü. Kendisi gibi şehit düşen Mücahit lider Devletmend Beyle birlikte de aynı yere defnedildi. Yıllar sonra Tacikistan’a ziyarete giden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in girişimleri sonucunda Enver Paşa’nın kemikleri Türkiye ye getirilip askeri törenle Şişli Abide-i Hürriyet Tepesine defnedildi. Paşanın anıtı Tacikistan’da, kabri ise Şişli’de Abide-i Hürriyet tepesinde yatmaktadır.

    Eşi Naciye sultan Enver Paşanın vefatını ancak 3 ay sonra kabul edebildi. Çocukları küçüktü. Yeniden evlendi. İkinci eşi; kocası Enver Paşanın kardeşi Kamil bey idi. 1920’lerde Türkiye’yi terk eden Naciye Sultan, ancak 1957 de ülkeye döndü. Fakat Enver Paşanın 3 çocuğu özel izinle Türkiye de eğitim gördüler annelerinden erken geldiler Türkiye’ye.

    Enver Paşa’nın Türkistan bozkırlarında doğumunun haberini aldığı, ismini bile aylar sonra öğrenebildiği oğlu Ali Enver Babasının izinden giderek, Harp okuluna girdi. Binbaşılığa kadar yükseldi fakat sonrasında yükselişi engellere takıldı o da bu yüzden istifa edip çeşitli işlerde çalıştı. Bir kızı kimya mühendisi diğer kızı ise büyük elçi eşi oldu. Aile çok büyük dramlar yaşadı her sürgün aile gibi. Enver Paşanın küçük kardeşi Nuri Paşa; Türkiye’ye döndükten sonra Sütlüce de silah fabrikası kurdu ve bu işle bazı Ortadoğu ülkelerine silah ihracatı yapmaya başladı. Ancak o dönemlerde yeni kurulan İsrail ile Mısır ve Suriye savaş halindeydi. Ve Birleşmiş milletler bu 2 ülkeye silah satışını yasaklamıştı. Nuri Paşa da fabrikada bulunduğu sırada 2 Mart 1949 da bilinmeyen nedenle patlamalar oldu Paşa ve çalışanlar öldü fakat Nuri Paşa’nın cesedinin parçalarına ulaşılamadı. Velhasıl kelam Enver Paşa; kimine göre kahraman, kimine göre hayalperest Turancı fakat tarihin satır aralarında yazdığı gibi; mağlup, hırslı ve oldukça karısına âşık bir paşa.
  • Hamdım, piştim, yandım

    Bu üç cümleden ibarettir Hayat. İnsan hamdır, nefis ile mücadelesi ile başlar pişmesi, taki Allah'dan gayri herşeye Lâ diyerek başlar sanırım yanması.
    Bizim haddimiz değildir ki, Derya' yı incelemek naçizane elimizden gelenleri paylaşmak istedim...

    ~ DİLHUN ~ ,* EFLATUN* , laz cuk , inci , Alper Koç , Kitap evi , Metin Pir ( Von Kleist ) , özlem , sueda reyyan , Eylül Türk , Büşra A. ve nice dostlarıma abilerime ablalarıma etkinliğe, paylaşımlarıyla, iletileriyle okudukları kitaplarla, katkıda bulunan herkese yardımların dan dolayı çok ama çok teşekkür ederim. Sayelerinde, hayalim olan Şebi Ârus etkinliğini Allah'ın izniyle yaptık ve o kadar keyif aldım ki, gerçekten hepsine ne desem az..

    Alıntılarla size Hazreti Pir'in Mesnevî Şerif'i nasıl yazmaya başladığını, içeriğini ve günümüze kadar olan etkilerini aktarmaya çalışacağım haddim olmayarak. İçeriğini, sırlarını Anlatmaya bizim kelamımız yetmez Vesselam...


    Mesnevî Nasıl Yazıldı?       

    Mevlâna"nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî(ö.1360), Mesnevî"nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin"in dilinden şöyle anlatır:

    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna"ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı"nın her tarafını kapladı. Allah"a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî"nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku"t-tayr"ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz"î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin"in eline verdi. Bunda Mesnevî"nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi
    ~Alıntı~

    Tüm Mesnevi İlk 18 beyittin içindedir aslında, o sırrı anlayan Mesnevi yi anlar der büyükler...


    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                     

    Mevlâna nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî"nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi"nin eşi vefat etti ve Mesnevî"nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah, akşam, semâ-sohbet, otururken, ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.

    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna"nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî"nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı.

    ~Alıntı~

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî"nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî"de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır

    “Kur"ân"ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna"ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir.
    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

    Bu sözün (Mesnevî"nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

    Mevlâna Mesnevî"sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirilir...

    Mesnevî"nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun  (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî"yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.

    Mevlâna"ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de "O"nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir...


    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah"ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî"nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere  vardır....


    Tercüme ve Şerhleri       

    Şu ana kadarki tespitlere göre Mesnevî"nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem"î"nin (ö.1600"den sonra) ve Sûdî"nin (ö.1596) eserleridir.

    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü"l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî"yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır"da (1836) ikinci defa da İstanbul"da (1872) basılmıştır.

    16 yy"dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu"l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî"nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi"nde bulunmaktadır.

    5-Tâhirü"l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî"nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî"nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen"in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü"l-Mevlevî"nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî"nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)
    ~Alıntı~

    Etkileri

    Şüphesiz Mesnevî"nin ilk tesiri Mevlâna"nın oğlu Sultan Veled"e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

    Mesnevî"yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te"lif tarihi de şu şekildedir:

    1-     Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku"t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

    2-     Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

    3-     Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.
    ~Alıntı~

    Bu kadar bilgi yeterli sanırım bilgilendirmek amaçlıdır inceleme kesinlikle benim haddim değildir...
  • Evet ağzı bozuk olan bir kitap okudum, gittiğim yerlerde çıkarıp okumaya utandım diyebilirim biri adını sorar ve ben okuduğum için okumak ister de sonra bu kız nasıl şeyler okuyor böyle diye düşünebilir doğal olarak. Böylelikle kitapla ilgili ilk önbilgi bu şekilde açıklanmış oldu. Kitapta vermek istenilen o kadar doğru şey var ki keşke bunlar sokak jargonuyla anlatılmadaydı tabi ama okuyucuya o gerçekliği yaşatmak için gerekli bir dil olabilir. Yazarın ölüme beş kala diye tabir edebileceğimiz bir durumda bunu yazması da bu kitabın daha gerçekçi ve insanı etkileyen ayrı bir yönü kendini göstermiş oluyor. İronik olan kısım ise yazara biçilen bir yıldan az bir ömürün yanlış bir teşhisin sonucu olması. Dünya çürümüş bir portakal sevgili kardeşlerim bana bu şekilde hitap etmeyi öğreten Alexciğime selam ederim. Ve doğru güzel bilgilerin bozuk bir ağız yerine gayee kibar ince şekilde anlatılabileceği taze portakal gibi bir dünya dilerim.
  • Bir kaç arkadaşım ile birlikte doğuda iletişim kurduğumuz köy okullarından bazılarına kıyafet ve kitap hediye projesi başlattık ve hedeflediğimiz sayının da çok çok üstünde yardımlar aldık. O kadar çok duyarlı insan var ki onlara ne kadar teşekkür etsem az kalır. Ocak ayında herhangi bir aksilik olmazsa arkadaşlarım ile birlikte o köy okullarını ziyaret ederek çocukların sevincini birlikte yaşamak istiyoruz.
    Toplanılan kitapların yanı sıra eğitimci olan arkadaşlarımın da tavsiyesi üzerine satın alarak hediye edeceğimiz kitaplar da var bu da onlardan sadece birisi.
    Teklif edilen kitapları projede yer alan arkadaşlarım ile birlikte ben de okuyorum. Çok fazla teknik inceleme yapma potansiyeline sahip değilim okuduğumda ne hissediyorsam onu ifade etmeyi seviyorum.
    “Başakşehir İMKB Alparslan Ortaokulu” öğrencilerinin katkılarıyla hazırlanan şehitlere yazılan , Mehmetçiklerden ailelerine yazıp da ulaşanlar, ulaşmayan mektuplar, şiirler o kadar etkileyici ki, çocukları ayakta alkışlamak kaçınılmaz.
    Okur musunuz okuyunca ne hissedersiniz, çocuklara bu kitap hediye edilir mi eleştirisi mi yaparsınız size kalmış.
    Bende hissettikleri;

    Bir anneye evladın şehit oldu haberini vermek kadar zor bir anı yaşamamıştır kimse. Çekilmez oluyor o saatler, acının cirit attığı şehirlerde...Ve gökyüzünün yavaş yavaş kararması, hayat ve telaşı başlamadan önceki o son aydınlık. Sağlık görevlileri ile birlikte şehit annesinin kapısını çalmadan nedense çocukluğuma giderim hep.
    Ninem öldüğünde küçüktüm ama hepimizin nasıl da çok üzüldüğünü, en fazla da annemin yaşadığı o derinden üzüntüyü çocuk aklımla bile çok içten hissetmiştim. Aradan birkaç ay geçmesine rağmen hâlâ anneme sarılmaya çekiniyordum. Çünkü ne zaman onun ağlamaya meyilli yaşlarla dolu gözlerine bakıp sıkı sıkı sarılmak için kollarımı açsam beni göğsüne bastırıp hıçkıra hıçkıra, çocuklar gibi ağlıyordu. Annem de çocuktu , annesini kaybetmişti.
    O yaşımda öğrendiğim içime işleyen ilk korku oldu bu. Anne veya babanı yitirmek, ilk ve hiç bitmeyen bir korku.
    Ninemle sohbet ettiğimizde, derme çatma türkçe kelimelerin azınlıkta olduğu, çok fazla bilmediği Türkçe sayesinde onu anlayabilmem için öğrenmek zorunda kaldığım Boşnakça muhabbetlerde. Memleketini çocukluğunu anlatır , “benim de annem-babam vardı” diyerek ağlamaya başlardı. Bizi çocuk kılan anne ve babamızın varlığı, ne kadar büyüsek de, çoluk çocuk sahibi olsak da yanımızda olsalar da olmasalar da…
    Çocukluğumdan aklımda kalmış bir sürü anılarım var. En hatırlanır olanları bayram kutlamaları idi. Akraba ve komşuların da dahil olduğu yılda iki kere herkesin tüm acılarını ve hüzünlerini bir kenara koyup ağız dolusu gülerek eğlendiği bu kutlamalarda annem ve babamı izlerdim. Mutlu olmalarından neşe duyar, onlarsız kalmayayım diye dualar ederdim.
    Annem , annesini kaybetmenin acısını bir ömür boyunca derinden yaşadı muhtemelen ve bir zaman sonra bu acıyla yaşamaya alıştı. Aklım almasa da annesini kaybetmiş bir insan gülüp mutlu olabilir hayatını devam ettirebilir miydi? Büyüdükçe anladım ki; insan acılara alışıyordu, o acılarla yaşamayı ve farklı şeylerden mutlu olmayı öğrenebiliyordu.
    Bu gerçeği insanın kendi kendine keşfetmiş olması içinde müthiş bir üzüntüye sebep olsa da, yaşanan acılarla bir şekilde baş etmenin yollarının da bulunduğunu düşünüp nefes almaya devam ediyorsunuz.

    Bir anne ya da babaysanız bilirsiniz ki sizin için gelecek çoğunlukla çocuklarınızla pek çok mutlulukla birlikte, üzüntü verici deneyimleri de garanti ediyor. Korkmanın kimseye faydası yok; bunlar yaşanacak. Yaşayıp öğreniliyor, bu acıların içinden sağ salim çıkış yollarını.
    Anneye evladının şehit haberini verdiğinizde, herkes konuşurken, o ise evladının şehit olduğuna inanmazken ellerini açıp metanet içerisinde dua etse de biliyorum ki o annenin acısı geçmeyecek. Sadece bu acılarla yaşamanın yollarını bulacak. Çünkü herkesin dediği gibi; hayat devam ediyor değil mi? En azından onun için olmasa da başkaları için. Ve o başkalarının hayatında onun da yeri varsa, onun için de devam etmeli. Öyleyse sabırla dua etmeye yeni yollar bulmaya devam edecek.
    Kaç şehit cenazesine gittim de annenin üzerinde yine aynı serinkanlılıkla birkaç metre ötesinde, insanların omuzlarının üzerinde evladının tabutu belirip, cenaze aracına doğru taşırlarken, tabutunun üstüne sarılmış türk bayrağını gördüğünde hıçkıra hıçkıra, sarsılarak, bir çocuk gibi ağlamaya başladığını ve o kalpte, o kalp çarptığı sürece ölmeyecek şeyler yaşayarak ve sessiz dualarıyla haykırdığına tanıklık ettim.
    ‘’vatan sağolsun..’’
    Keyifli okumalar.
  • Dua Gerçekten Kader değiştirirmiydi ?

    Kader kelimesinin anlamı “Allah’ın olmuş olacak olan herşeyi bilmesi” demekti. Peki Allah kaderleri bilirken dualarla kaderleri değiştirirmiydi. Kaderinde ne dua edeceğini bilen Allah, o Duanda neler isteyeceğini bilen Allah, peki bunca bilinmeye rağmen duaların kaderleri değişebileceğini düşünmek mümkün değildir değil mi ? Allahın yazdığı kaderi kulun değiştirmesi imkansızdı çünkü Allah kuluna en hayırlı kaderi vermiştir. Çünkü Allah Bakara suresinde buyuruyor ki. “Allah sizin hakkınızda kolaylık ister,zorluk istemez” Kul ise kendi için neyin ‘Hayr’ neyin ‘şer’ olduğunu bilemeyecek acziyete sahiptir. Bakara suresinin bir başka ayetinde ise Allah kullarını şöyle uyarmaktadır: “Olur ki siz birşeyden Hoşlanmazsınız, Halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir,siz bilmezsiniz.” Hayrın altında şer ve şerrin Altında hayr yattığını Allahdan başka kimse bilmiyorken Duaların kader değiştirdiğine inanmak kaderleri acaba Allah değiştiriyor mu? sorusunu sormasına neden olur. Halbuki Allah ezelden ebede olacak herşeyin sahibidir ve bilgisi dahilindedir.

    Dua nedir peki Kaderi değiştirmeyen bir dua ne işe yarar?
    Dua, Kulluğun bir görevidir. Duanın bir ibadet olduğunu göz önünde bulundurursak bunu sadece Allah’ın rızasını gözetmek gayesi ile yapmak gerekir. Çünkü Hakim olan Yalnız Allah’tır. İnsanın başına gelecek olan türlü sıkıntılarında belalarında yada verilen nimetlerinde ona şükür hamd ve sığınma yalnız Allaha olmalıdır. Dua, insanı Rabbine yaklaştırır. Rabbine yakın olan da Başına gelecek olanların sebeplerini Onun için en hayırlısı olduğunu bilir. Bu bilinmeye karşılık Rabbine sığınması da, ona hikmetlerin neden olduğunun gerçeğini gösterir. Buna en güzel örneklerden birtanesi de Yakub peygamberdir. Yakub Peygamber en çok sevdiği biricik oğlu Yusuf a.s mı kaybetti Bu acı onun gözlerini ağlamaktan kör etti ama Rabbine olan teslimiyetini hiç bırakmadı.
    Allah sordu Yakub Aleyhisselam’a
    Biz sana Yusuf’u niçin geri verdiğimizi biliyormusun?
    Yakub Aleyhisselam ise bilmiyorum Ya Rabbi dedi.
    Ve Allah buyurdu:
    Çünkü Sen bütün umudunu bize bağladın.
    İşte Teslimiyet ve duanın gücü buydu. Allah biliyor ama kul bilmiyor. Kul teslim oluyor ve Allah aldığı her şeyi en güzel haliyle tekrar geri veriyor. Peki Teslimiyet ve Allah'a itaat bu kadar güzelken Duasız hangi dil teslim olabilir ki. Dua olmadan Rabbi'ne sığınacak ne bulunabilir ki.

    İşte tamda böyle bir hayatın içinde 22 yaşında olan Aslan Babası tarafından terk edilir. Annesiyle bir başına kalır ve hayatın gerçek yüzünü daha 22 yaşındayken öğrenmiş olur. Birikmiş kiralar ödenmemiş ve kesilmiş doğalgaz su elektrik. Ve bu hayatın içinde doğruyu yapmaya çalışan Umudunu Allah'a bağlayan bir genç. Hayatta doğru yolu bulup zorda olsa yürümek ve buna inanmak yolun sonunda doğruya çıkmasına neden olurdu her zaman. Aslanda böyle yaptı. Kendine Allahın kullarına kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini bilip başına gelen her şeyin Allahdan geldiğini bilip ona teslim oldu. Yapacaksın Aslan dedi. Başaracaksın. Eğer Allah sana bu kaderi verdiyse kaldıracağını altından kalkacağını bildiği için verdi. Yoksa Allah neden Ben kuluma kaldıramnayacağı yükü yüklemem desin.
    Ve öylede oldu. Bir sene içinde Teslimiyet onu çok güzel noktalara getirdi. Bütün borçlarını kapattı. Kirasını, kesilmiş Elektrik su doğalgaz faturalarını ödedi. Hırsız damgası yedi ama yine de kendi doğru bildiği yoldan inancından hiç şaşmadı.
    Ve sonunda her şey istediği gibi oldu. En kötü zamanlarında Annesine bir söz vermişti. Anne çok para kazanacağım ve seni umreye göndereceğim diye. Ve sonunda öyle yaptı. Bir zamanlar Aslanı ayak işlerinde koşuşturup yüzüne dahi bakmayanlar, en kötü yanında telefonlar aradığında telefonlarına çıkmayanların şimdi Aslanı defalarca arayıp ayağına kadar gittikleride oldu. Bu hayatın bir gerçeği idi. Eğer beklenti Allaha ise. Herkesi önüne sererdi Allah yeter ki Teslimiyet Allaha olsundu.
    Peki bu nasıl olmuştu. Bu sadece bir dua ile olmuştu bu duaya kendisi öyle inanmıştı ki. Hayatını düzene soktuktan sonra gelmişti duası Aklına nasıl gerçekleştiğini bir kez daha anlamıştı. Birde Eylül vardı tabiki. Lise Aşkı. Bir türlü unutamadığı dualarının arasına ona da yer verdiği.
    Not: Düşünün şimdi, Ya dua olmasaydı, kime dökerdik içimizi, insanın insanı birkaç dinlemeye tahammül etmediğinde bile Saatlerce Kulunu dinleyen bir Rabbin var. Bu hamd ve teslimiyet için en güzel sebeptir.
    En güzel Dualar dilinizde, En güzel Kader ömrünüzde olsun.
    Hayırlı okumalar…
  • Ne Lübnanlı ne Amerikalı ne Müslüman ne Hristiyan yalnızca ama yalnızca bir DÜNYA VATANDAŞI, bir İNSAN;
    CİBRAN HALİL CİBRAN

    Sevgili okur dostlarım, bugün sizlerden hemen kısacık sorgulamanızı istediğim bir terim var; görünürde bir tamlayan bir de tamamlanandan oluşan minicik bir ad tamlaması bu terim ama dediğim gibi yalnızca görünürde öyle. Yükte hafif pahada ağır diye bir deyimimiz vardır ya, terimimiz de tam olarak bu nitelikte ve ben bu kelimenin manâsının derinine indiğimden beridir yer yüzünde bu niteliğe sahip insan arar oldum… Sözü fazla uzatmadan, sizi de daha incelemenin en başından usandırmadan söyleyeyim.

    Terimimiz: başlıkta da kullanmış olduğum “Dünya Vatandaşı"

    Nedir dünya vatandaşı? Kime denir? Neden anlamı beni bu kadar etkiledi? Neden yeryüzünde dünya vatandaşı arıyorum, neden öyle insanlara bu denli hasret çekiyorum? Dünya vatandaşı nasıl olunur?

    Cevaplayacağım efendim, hepsini tek tek cevaplayacağım. Ancak bir TDK olmadığım için “Dünya Vatandaşı” yazıp iki nokta üstü üste koyup tanım yapıştırmak da elbette ki benim üstüme vazife değil. Ben tüm bu soruların cevabını bir Dünya Vatandaşının üzerinden açıklayarak ilerleyeceğim, incelemenin sonuna geldiğinizde tüm bu soruların cevaplarına da ulaşmış olduğunuzu göreceksiniz.

    Dünya Vatandaşının yer yüzündeki karşılıklarından biri de CİBRAN HALİL CİBRAN’dır. 1983 yılının başında soğuk bir kış gününde adeta insanların yüreklerine sıcaklık versin diye gönderilmiştir bu dünyada. Belki şansından belki şansımızdan ilk nefesini Lübnan’da aldı -hayatının ilerleyen aşamalarında bir çok toplumun atar damarı haline gelen yazarımız. Şans mı dedim? Ne doğru demişim! Ne de güzel oturmuş kelime cümle içindeki yerine. Hem de ne büyük şans…

    Bir adamın Lübnanda ya da Amerikada ya da ekvatorda doğmasının ne gibi bir önemi olabilir ki? Bunun şansla ilgisi nedir? Normal şartlarda olmaz, olamaz, olmamalı da ancak söz konusu şahsımız Halil Cibran olunca işler bir hayli değişiyor. Devam edelim bakalım neden ve nasıl değişiyor.

    Lübnanda doğan Arap asıllı Hristiyanlık dinine mensup yazarımız, babasının hapse atılması ve ardından da ailesinin elinden varının yoğunun alınması üzerinde Amerika’nın Boston eyaletine göç ederler. Orada geçirdiği ve yaşamında büyük etkiler bırakan yokluk ve sefalet yıllarının ardından babasının isteği üzerine Cibran tekrardan dünyaya gözlerini açtığı yere, ana yurdu Lübnan’a döner ve Mehadül Hikme adında ki okula Arap Dilini geliştirmek ve tahsilini tamamlamak üzere yazılır. Arapçaya ve Arapça İncil’e olan ilgisi dışında kanı deli akan biraz haylaz bir gençtir Cibran.

    Ayrıca resme karşı büyük ilgisi ve yeteneği olan Cibran, genç yaşlarında keşfedilmiş ve kitap tasarım işiyle de ressamlık hayatına giriş yapmıştır. Kendi kitap kapak tasarımlarını kendisi tasarladığı gibi ERMİŞ kitabının kapak resmindeki kadının da annesi olduğu söylenir. Bir süre kazancını bu yolla elde etmesinin ardından edebiyat dünyasının ona kapılarını sonuna kadar açması ile dünya çapında büyük bir yankı uyandıracak olan MEHCER EDEBİYATINA öncülük yapmış ve Arap edebiyatına yeni bir soluk kazandırmıştır.

    Aa, bir dakika. Mehcer edebiyatı mı? O da ne??? Diyorsanız eğer buyrun şuraya minnacık bir tanım ekliyorum sizler için:

    // Mehcer edebiyatı 19. Yüzyılın yarısından itibaren başta Lübnan olmak üzere Suriye, Filistin ve Ürdün gibi ülkelerden Kuzey ve Güney Amerikaya göç eden Arapların gittikleri yerlerde başlattıkları ve temsil ettikleri edebiyat akımıdır. //

    MEHCER kelimesi kök harfleri itibariyle bir çoğunuza tanıdık gelmiş, bir aşinalık uyandırmıştır. HİCRET kelimesi ile aynı köktendir, en kısa tabiriyle hicret eden edebiyatçıların oluşturduğu edebi akımdır da diyebiliriz.

    Bu akımın başta gelen isimleri Cibran Halil Cibran, Mihâîl Nuayme ve Emin er-Reyhâni’dir. 1920 yılında Cibran’ın önderliğinde bazı Lübnanlı ve Suriyeli edebiyatçıların gayreti ile Kuzey Amerika’da er-Râbıtatü’l-kalemiyye adlı bir dernek kurulmuştur. Bu derneğin başlıca amaçları için; Arap dili ve edebiyatına canlılık kazandırmak, edebi ürünlerini bir araya getirmek, klasik edebiyatla bağları koparmak ve toplumsal özgürlük için çalışmaktı diyebiliriz. Ve bu amaç doğrultusunda yaptığı çalışmalar Amerika kıtasından Arap dünyasına bir bir yankı uyandırmış, birçok yazar ve şairi de etkisi altına almıştır.

    İngiliz edebiyatının romantik akımından etkilenen Cibran, bu eserimizde de sıkça ve hatta neredeyse her cümlesinde karşılaştığımız gibi şiirlerinde ve düz yazılarında imgelemeye fazlaca önem vermiş, özen göstermiş ve yaşadığı coğrafyayı yani Batı’yı Doğululaştırma gayretiyle akıllarda yer etmiştir.

    Ancak ne var ki genç yaşta Lübnan’dan ve diğer Arap ülkelerinden savaş, yokluk vb. durumlar dolayısıyla göçe mecbur edilen bu Mehcer edebiyatı yazar ve şairlerimiz Arap diline tam manâsıyla vakıf olamadıkları için eserlerinde çeşitli dil hataları yapmışlar ve bu sebeptendir ki çok sert eleştirilere maruz kalmışlardır. Başta Halil Cibran olmak üzere bunu kabul etmek istemeyen diğer Mehcer edebiyatı edipleri bir dergi yayınlamışlar ve yaptıkları yanlışları savunma hatası içine düşmüşlerdir. Bir yanda yaşadıkları coğrafyaya ayak uydurma çabası, diğer bir yanda kökenlerini sürdürme arzusu. Ve sonuç kocaman bir kimlik karmaşası!

    Cibran hayatının ilerleyen yıllarında artık yalnızca İngilizce eserler vermeye başlamıştır. 8i Arapça 8i İngilizce olmak üzere 16 eser bırakmıştır bu dünyaya. Ve özgürlükçü düşüncelerini tüm dünyaya yayma çabası ile dolup taşmaktadır. Ve bu düşüncelerinden dolayı da bir çok cefa çekmiş, olmadık sıkıntılara düşmüştür. Hatta bu bahsettiğim hâlini izah etmek adına şöyle bir söz söylemiştir. “Cezaya çarpıtılıp sürgüne gönderildim ve kilise tarafında aforoz edildim. Gerçirdiğim yıllarda hiçbir pişmanlığa kapılmış değilim. Gerçeği arayıp da onu insanlara açıklayan herkes acı çekmeye mahkûmdur.”

    Yaşamda, düşüncede, inançta ve daha bir çok hususta özgürlüğe bu denli önem gösteren birine şimdi ne Lübnanlı demeye dilim varıyor, ne Arap demeye, ne Hristiyan demeye ne de Müslüman. Zaten bir Dünya Vatandaşını bu kalıplara öyle kolay sığdırabileceğinizi zannediyorsanız eğer, tüm çabalarınızı bir köşeye bırakın derim. Zira kendisi yine dini görüşünü şu şekilde dile getirmiştir: “ “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.” Kimilerine göre her kesime yaranmaya çalışan, kimlerine göre kendini bulamayan Cibran bana göre ise çok sık kullandığımız ama genelde hep içi boş kalan bir tabirin tam olarak içini dolduran insandır yani, DİN, DİL, IRK, MEZHEP, GÖRÜŞ FARKETMEKSİZİN TÜM DÜNYAYI KUCAKLAYAN BİR DÜNYA VATANDAŞIDIR. Ve ben işte böylelerinin hasretini duymaktayım…

    Ayrıca şunu da eklemek isterim ki Nietzsche’nin eserleriyle tanışmasının ardından ona duyduğu yakınlığı şu cümle ile ifade etmektedir: “Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış.”

    Gerek kendi düşünceleri gerek etkilendiği isimlerden dolayı olsun şu dünya üzerinde karşılıklı konuşmak istediğim ve hatta şöyle düzelteyim karşılıklı oturup saatlerce onun konuşmasını dinlemek istediğim ve konuşurken kelimelerinden çalmamak için çıtımı bile çıkarmadan yalnızca sessizce dinleyebileceğim nadir insanlardandır.

    MEHCER edebiyatında ve bütün dünyada en çok yaygınlaşan ve en çok tutulan eseri olan ERMİŞ’i kendisine “Benim küçük Ermiş’im” diye hitap eden Joseph’e ithaf etmiştir. Kitabın beni en çok etkileyen noktası Aşk, Evlilik, Çocukluk, İyilik, kötülük, güzellik, kendini bilme vs. türden bir çok konuya getirdiği açıklamanın ardından kendisine “Din Nedir?” diye sorulmasına cevaben verdiği “Bugün başka bir şeyden bahsettim mi ki?” yanıtıdır. Kitabın özü bence bu cümlede saklı. İnsana yakışır bir şekilde yaşamanın yollarını gösterdikten sonra "Din budur" diyebilen bir insan hayata objektif bakabilme yetisine, insana insanca yaklaşabilme yetisine de sahiptir bana göre. Ve gerçekten hasretim buna da. Din, dil, görüş ayrılıkları olmasın demiyorum, olacak elbette ki ancak bu bir çatışmaya sebep olmasın.

    Dünyada ne kadar insan varsa bir o kadar da ayrı parmak izi var, el dediğimiz herkeste var ancak o elin parmaklarının izi bile tutuşmuyorken her insan bu denli biricikliğe sahipken görüşlerin tutuşmasını beklemek başlı başına bir mantık hatasıdır. Ancak CİBRAN gibi bazı isimler vardır ki geniş ufkuyla tüm dünyayı kucaklayabiliyorlar. Hasretim, buna gerçekten hasretim..

    Öyle olabilmek ve öyle olanlarla karşılaşabilmek dileklerimle
    Keyifli okumalar dilerim.
    Sevgiyle …
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .