• “Burayı öpmemiştim,” fısılda dedim, fısılda ki o duymasın diye fısıldadım dizleri üzerinde oturduğum oğlana, “burayı da öpmemiştim,” dinlemedi ve böyle dedi sadece, yüzümde öpülmedik nokta bırakmamaya yeminliydi.

    O, avuçlarına konmuş yüzümü öpmeye devam ederken bir elini bulup ellerim arasına çektim ben de, başak demetlerinden örülme ince yüzüklerimiz yan yana geldi. Emek kokuyorsun derdi bana, benim parmaklarımı götürürken dudaklarına. Gün ışığı, başak, tarçın ve emek kokarmışım bu oğlana; biraz yüksük otunu anımsatırmışım, çok az sukulentmişim, bazı bazı begonvil olurmuşum sıcak gün sonlarında yağan yağmurlar altında.

    “Fısılda lütfen,” dediğimde öptü beni, tüm özünü dudaklarından dudaklarıma bir damlasını heba etmeden vermek ister gibi boşluksuzca öptü; birleşik ellerimizi de kıstırdı sıcak gövdelerimizin arasında, fısılda beni severken dedim. Dur derdim hep; o duymasın, o duymamalı: O duyar mıydı?

    Hep duyurmak ister gibiydi bu oğlan, sevişlerimiz sızardı hasırdan örme yuvamızdan, utanmazdı ki bu oğlan; korkmaz, itaat etmez, teslim olmazdı. Bizim bu hasırdan yuvamız da emek kokardı, ya bu yuvadan sızan sesler ne taşırdı, bir alımlık gün ışığı ve tarçın ve başak? Taşımaz mıydı, taşısaydı onun nefretini kazanmazdık.

    “Fısılda, lütfen.” Beni yaratan tanrıya seslice şükürler sunuyordu, gülüyordu, beni dizinde sallayıp duruyordu. Çitlembiğim diyordu başak demetlerinden aşırdığım kokuyu onun parmakları arasında ince ve küçük kalan parmaklarımdan aşırıp öpücüklerle şımartırken. Bir kokuyu şımartmak bu oğlanın şımarıklığıydı, beni değil kokuları seviyor diye düşünürdüm bazı anlar, beni değil parmaklarımı seviyor; beni değil benden olanı seviyor fikrine gelene dek uzun bir yol alırdım, benden olan her şeyi sevip şımartıyordu.

    “Neden söylemedin?” Kaşları çatıktı şimdi, beni birden sertçe hoplattı dizinde. Korktum, bir yanlış mı yapmıştım, neyi söylememiştim? Bu sabah biraz fazla uyumuştum benim güçlü eşim tarlaya gittiğinde, saat geç olmasına rağmen uykumun gelmemesinden mi anlamıştı bunu, kızacak mıydı? Oysaki ona sen git tarlaya ben çiçek tarhını düzenleyeceğim demiştim, hiç itiraz etmemiş ve alnıma üç öpücük dizip gitmişti… ben de yatağımızda onun sıcak bir izi olan tarafa yatmış ve yastığına gömülüp uyumuştum. Kızacak mıydı?

    Tembeldim ben. Evime mi gönderecekti? Evim yoktu ki. Kovacak mıydı? Bir işe yaramayan kötü çocuk! Tıpkı annesinin söylediği gibi… ben bir çocuktum, birazcık uykuya söz bozan kötü çocuk.

    “Utanmıyor musun hiç?”

    Gözlerimin dolu olduğunu görmesin diye eğdim başımı ve onun omzuna yasladım alnımı, bana kızmasın istedim, utanıyordum çok utanıyordum ama bunu söylemeye de utanıyordum.

    H-hey? İnce sarı kumaştan üstümü omzumdan sıyırıp kendi dudaklarını örttü omzuma, böyle kızılmazdı ki! “Dün geceden beri sizi öpmediğim için üzgünüm, kimse hatırlatmıyor diye çok üzüldünüz değil mi?” Benimle değil omuzlarımla konuşuyordu, şimdi yine yüz yüze bakıyorduk, üstümü karnıma kadar aşağı çekmiş ve öpüyordu gövdemi.

    Bana kızmamış. Bir dahakine hatırlatacağım omuzlarımın öpülmediğini, çok şapşal bu oğlan.

    “Fısılda lütfen,” bana şiir yazmış, tarlada çalışırken olmuş bu, utanmadan bağıra bağıra okuyor aklından… “sessiz olsana.” Olmadı. Olmuyor.

    “O duysun diye mi yapıyorsun?”

    Cevap vermedi. Benim ellerim onun saçlarına ulaşıp dolaştı ensesine kadar, yüzünü yana çevirip dirsek içimi ısırdı, güldü. Şiirim nasıldı diye sormadı, şiirin nasıldı diye sordu; kıyamadım ben de çok kötüydü dedim, bir dahakine daha kötü olacak dedi burnuma burnunu vurup alay ederken. Olsun dedim utansam da onu sağ gözünün altından öpmeden önce.

    Bağırdı birazdan, biraz da yatakta seveyim seni diye bağırdı. Sus sus dedim dudaklarına vururken, ona vuran küçük elimi tutup şey yaptı, terbiyesiz! Orasına koydu, sapık oğlan sapık! Gözlerindeki birkaç gizli parıltıya takılı kaldım, elimin üstündeki eli baskı yaptı.

    O duysun diye mi dedim çıplak bedenlerimiz samandan yatağımızda kıvrılıp dururken, cevap vermedi. Kirli çarşaflarımız birikti dedi beni utandıran çıplaklıkta yeni bir çarşaf sererken altımıza. Köşede yığılı kirli çarşaflarımıza bakıp öksürdüm, yüzümü sakladım kolumla, koltuk altıma sızdı kıkırdayarak… deli oğlan.

    Yarın derede yıkarım onları dedim sonra, yıka dedi, ihtiyacımız olacak.



    “Emekli savaş muhabiriymiş, çocukluk arkadaşlarından biri bu sabah buradaydı, o hatırlamıyormuş kimseyi.”

    Yalnızca çarşaflarımı yıkayıp gitmek istiyordum, eşim de bunu istemişti, oyalanmadan yuvama dönmeliydim. Ortalık karışıktı, eşimin çok fazla düşmanı vardı, yoksulluk ve düşkünlük bu köyün insanlarını acımasız kılıyordu; hiçbir zaman gözükmemeliydim, bir şey yetim deniyordu burada bana, piç yetim. Okumuş bir oğlanı ayartıp kendine meczup kılan, yüzsüz, lanetli de deniyordu.

    Üzülmeyi bırakamıyordum insanların bu sözleri söylemeyi bırakmayışı gibi.

    Benim deli eşimin kuytu bir köşede bizim için ördüğü yuvaya gitmeliydim hemen. Dışarıda durmam çok tehlikeliydi biliyordum ama… ama şeydi, ilk kez onunla ilgili bir şeyler duyuyordum, o, bizim yuvamızın biraz ötesine derme çatma ev kurmuş yaşlıca adam. Eşimin kafa tuttuğu, sevmediği adam… sesimizi duyurmak istediği hani.

    Benim deli oğlanım neden bu zavallı adamla uğraşıyordu bilmiyordum, biz köylüydük, eşim az da olsa tahsilli bir insan olsa da yaşamı hep tarlada geçmişti; bizim derimiz çatlaklarla süslüydü, o çatlakların içi de bereketli topraklarla doluydu tabii. Gücenmezdik bundan. O yaşlı adamın teni solgun ve güzeldi, bir soylu gibi, buna gücenir miydi eşim?

    O adam, bizim aksimize tertipli ve disiplinliydi; sigarasını gün batımında içiyor ve koltuk altına sıkıştırdığı sarı sayfalara sahip eskice bir kitapla eşimi süzüyordu. Tarladan dönmüş yorgun ve kirli eşimin karşısında duran adamın zarif elleri, zarif bedeni ve dokunaklı gözleri… eşim beni bileğimden tutup yuvamıza çekiyordu sinirle.

    Benim deli eşim, her gece geniş ve ıssız düzlükte bizim yalnızlığımıza bir keman sesi sokan yan eve kızıyordu işte; müzik biz köylüler için bir kuşun şakımasıydı, bir ateşin çıtırtısıydı… biz bir keman sesini garipserdik hele ki o sese bir başka dilden şarkıyla eşlik eden bir adam varsa çok garipserdik. O adamın sesi çok hüzünlüyse eşim çok sinirlenirdi, beni kucaklar ve sıkardı. Korkardım.

    Eşim ve o yaşlıca adam, neden bu kadar ters düşerlerdi; o adam da sevmezdi benim eşimi, öyle bir bakardı ki… küçükleyen, ezen, sindiren bakışlarla dikilirdi eşimin önünde.

    Nedendi tüm bunlar, bilmiyordum, şimdi yanımda çamaşır yıkayan üç genç kızı gizli gizli dinlerken ayağımın üstünü yalayıp duran kuzumu da itikliyordum sudan uzağa.

    “Adam hâlâ çok yakışıklı,” güldü esmerce kız, diğerleri de katıldı, “kafası gidik olsa da bir gece için koynunda olmak isterdim.”

    Nazlı kıkırdamalar, suda çitilenen çamaşırların soğuk hissettiren sesi, kuzumun melemeleri ve daha fazlası; bu üç genç kız beni umursamadan konuşuyorlardı, akıllarınca dünyanın en güzel üç kızıydı bunlar, o yaşlı adam bu kızlar için deli olup bu kızların nişanlılarını vuracaktı… utandım onlardan, o kadar küçük zihinlere ve hayal güçlerine sahiptiler ki üzüldüm. O asil ve soyluca adam için çok acınasıydılar.

    “Bu gece yanına gideceğim, mutlu olsun büyük baba,” kıkırtılar. Islak çarşaflarımı mavi bir leğene doldurdum, kuzum da beni takip etti ben dereden uzaklaşırken.

    “Sonra benimki de onu mutlu etsin,” ölür gibi ses çıkardı kız.

    Herkesten ve her şeyden utanıyordum.



    Benim yuvamdı burası, o adamın yuvası da o garip barınak mıydı? Hemen iki ağaç sonra, küçük bir sığınak, tertemiz gözüküyordu tüm fakir duruşuna rağmen. Her gece içinden keman sesleri yükselen yer, çiçek tarhından topladığım çiçekleri sürdüğüm yıpranmış ve çirkin ellerim terliyordu ben o adama yürürken.

    Korkuyordum.

    Yalnızca uyaracaktım onu, sana bir tuzak kuracaklar, gece gelecek kız seni oynatacak ve eşkıya nişanlısına vurduracak seni. Dinler miydi beni, bir yetimi, bir şeyi… piçi. Bir köylüyü, okumamışı, pilav ve suyla ziyafet çeken fakiri?

    O çok zengin olmalıydı, hep et kokusu geliyordu onun evinden bizim yuvamıza… zengindir değil mi? Bizim yuvamızda bir kitap yokken o her gün bir başka kitap taşıyordu kolunun altında, kitap en büyük zenginliktir demişti büyük annem, bu adam zengindi tabii. Beni neden dinlesindi ki?

    Durdum kapısı önünde. Boynuma da sürmüştüm çiçeklerden, kötü kokmuyordum değil mi, emek kokusu fakir miydi? Bu adam rahatsız olur muydu, neden kalbim bu kadar çırpınıyordu göğsümde?

    Yapamadım, vuramadım kapıya. O dışarı çıktı. Önce bana baktı, solgun yüzü çok genç duruyordu ama gözlerinin kenarındaki kırışıklıklarda parmak gezdirebilirdim, ne? Gezdirmezdim!

    O sonra şey yaptı, ayağımı yalayan küçük kuzuma baktı. Dudak kenarındaki sigara düşecek gibi oldu, gülümsedi o.

    Gülümsedi.

    Kaçtım, kalbim ağrırken yuvama kaçtım ve samandan yatağa girip kıvrıldım, titriyordum. Nefesim beni yaşatmak için değil de öldürmek için giriyordu boğazımdan içeriye. Dayanamıyordum.

    Gece çökene dek yattım yatağımda. Kuzum da hemen göğsümdeydi, ara sıra meleyip kafasını öptürüyordu bana. Ben, eşim gelsin istiyordum. Eşim gelirse… keman sesi ve o da geliyordu. Hiç bilmediğim dilden bir şarkının hüznünde öpüşler alıyordum.

    Eşim geldi. Keman sesi yoktu. Sessiz ol dedim, o duymasın. Tüm gece bekledim ama gelmedi o. Huzursuz bir uykuya daldım.



    “Kendini başaktan örme bir iple boğmuş, sigarası da ağzındaymış, adamın sorunları varmış diyorlar,” kısık ses devam ediyor, “eski savaş muhabiri, bir patlamada kulaklarını kaybetmiş, duymuyormuş. Adını kimse bilmiyor, günlüğünde bu köye ölmek için geldiği yazılıymış ama on dokuz gün boyunca sayfalara tarih atıp başak yazmış. Sayfalar tarçın kokuyormuş, gün ışığında yakın bu defteri notu çıkmış adamın sigara paketinin içinden.”
  • 432 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Gorki'nin bu romanını okurken ve okuduktan sonra İsmet Özel'in Yıkılma Sakın şiiri ile ne kadar birbirine benzer olduğunu düşündüm.Bu yüzden bahsettiğim şiirden bir bölümle incelemeyi tamamlamak istiyorum.

    Sana durlanmış kelimeler getireceğim
    pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler 
    kelimeler, bazısı tüyden bazısı demir
    seni çünkü dik tutacak bilirim 
    kabzenin, çekicin ve divitin 
    tutulduğu yerden parlayan şiir.

    Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
    acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı 
    sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
    çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
    Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
    acılar bile duymadım kof yürekler önünde
    beynim her sabah devrimcinin beyniydi
    ayaklarım donukladı gelgelelim
    sağlığın yerinde mi? 

    Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor 
    halkın doğurgan dünyasına dalmakla 
    onların güneşe çarpan sesini anlamayan 
    dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
    seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
    yılgı yanımıza yanaşmazken
    bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
    yıkılmak elinde mi? 
    Boşuna mı sokuldu bankalara 
    petrol borularına kundak
    kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
    varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza 
    yaşamak
    bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
    ...

    Ana Maksim Gorki İsmet Özel
  • Yusuf olmak için yola çıkıyorsun, yol üzerinde karşına çıkacak birçok Züleyha tahayyülüyle kendine mukayyet olman gerektiğin çalınıyor kulağına. Olayları basmakalıp jargonlarla açıklama garabetine düştüğün anda kelimeyi israf etme yoluna gireceksin, kelimeyi yani sözü de bir kere israf edince artık açılmayacak sana hiçbir kapı, imtihan diye yaftaladığın ve kazandığını zannettiğin tüm züleyhamsı görüntülerin de aslında Züleyha olmaktan çok uzak olduğunu yolun sonunda anlayacaksın. Yola çıktın, yolu yarılamaya bir an kala, saatine bakarak zamana hapsetmiş oldun kendini, o saate bakmayacaktın, saate bakmasaydın zamansızlık içinde yüzen kâğıttan bir gemi olacak ve Hz. Nuh’un yaptığı o kurtarıcı gemi olma yolunda yetişecektin… Esaretinin farkına varmaya başladığın anda belki zindandan çıkabilirsin, yaşamanın sizin için dokunaklı bir şarkı olmadığı iddiasındasın, yanlış! Yine bilemedin, çünkü Allah insanı iddiasından vurur. Müddeisin, hayatın çoğu da kendine delil aramakla geçecek, sokak sokak gezsen tüm viraneleri altındaki hazineleri yine bulamayacaksın, çünkü bakmakla işin biteceği zannındasın, baktın baktın ama göremedin yine…

    Hikmetlerin özünün sana açılacağı, Yusuf ismindeki sırrı anlayabileceğin heyecanıyla yine düştün yolara, yolda gördüğün her vaha sana arifane kaybolmanı, geriye dönmeni, dönmezsen manasızlık girdabında kaybolacağını, geriye döndürüleceğini fısıldıyor, fısıltı duymak için şefkatli olmak lazım, sen marşlarınla at üzerinde seyrederken duyamazsın bu fısıltıyı. Ata bindiğini, güzel de seğirttiğini zannederek çıktığın kaygan yolda at dahi sana dargın, ata binilmez yükselinir çünkü… Bilmediğini bilemediğini bilmekle acziyetini itiraf etmezsen, zandan öteye geçmez bildiklerin. Koşu bittikten sonra da koşan atlardan da değil yükseldiğin at, o da senin gibi çoktan darılmış kendine, darılmış yani daralmış yüksek binalardan kaçıp gelen adamların onu küheylan zannedip de ondan her şeyi beklemelerine… Aynı adam olduğunu kabul etmediysen değişemezsin zaten, sana yıkılma sakın diye öğüt verenlerin hayatını ortasından çatırdatacak kaç olay geçmiş sordun mu? Ölüyoruz demek ki yaşanılacak diye haykıran, henüz tam olamamış Türk’ün mühtediliğine o zamanlar henüz beş yıl vardı biliyor musun? Şairler şiir yazsın başka hiçbir şeye karışmasın diyorsan sen de şiiri anlamamışsın, şiir tetikte gider diyen Alman şairin bu sözünden hayatına bir şey damıtmakla alakalı da tefekkür umrunda değil.
    Yusuf’tan bahisle yola çıkıp, Hölderlin’e getiren bizi, ne ola ki acep? İnsan kendi kendini nakzeder mi, kendine geçmişten reddiye yapar mı? Yapar, hem de en esaslısını, kim bilir şimdi yazdıklarımız ne zaman hayatımızın ortasına düşecek, ya da kim çıkıp getirecek kilerden gelecekte bugün ki yazdıklarımızı… O halde kulak ver Resuli Ekrem’e, o ki Kâinatın Efendisi, günde en az yüz kere istiğfar ederdi, ‘Ey kalpleri eviren çeviren Allah’ım kalbimi dinin üzerine sabit kıl’ diye dua ederdi… Hani sen kazandın, mücadele ettiğin şeylerin uğruna öleceğini iddia ediyorsun ya, dön başa, iddia etme müddeiye delil vacip, delilin hayatın, dua et bari, belki eşref vaktine tevafuk eder, belki hayatın; yazdıklarını yaşayan, yaşadıklarını yazan bir diriliş eri olmaklığa döner…
  • "Bütün pencerelerde bekleyen benim,
    ve
    O çalmayan bütün telefonlarda
    Aylardır konuşan da.
    Kabul.
    Bir kez yolda karşılaşalım
    Onunla da avunacağım.
    Adımı sesince duymaktan vazgeçtim,
    Sesini duysam, susacağım.
    Yel esiyor ama
    Değirmen dönmüyor.
    Kuraklık bu,
    Adın ekmeğe dönüşmüyor..."