• Evliliğinde karşı cinse duyduğu temayülün tatmininden ziyade parayı düşünen insan, türden(türün çıkarından) çok birey olarak kendi çıkarı için yaşar; bu hakikatın tam zıttı bir durumdur.
  • Rasim Özdenören kitabında olayları MÜSLÜMANCA bir bakış açısıyla değerlendirmiş.

    İslam'a müslümanca bir gözle bakmak...

    Teknoloji, bilim, inanç, çağlar, özgürlük, bilgi, bilinçlilik, gizli ve açık putlar, kültür, felsefe, mistik yaşantı, riyazet, maddecilik, gelenekçilik, akılcılık, insan, doğu-batı ilişkisi.... Ve daha birçok konuyu, özellikle günümüzü ilgilendiren konuları, özellikle batıyı, batılılaşmaya çalışan müslümanları, müslümanca bir bakış açısıyla açıklamış. Çok çok beğendim kitabı.. Ne denir ki Rasim Özdenören için bilmiyorum... Büyük bir düşünür. "Müslüman çağın gözüyle İslam'a bakmaz, İslam'ın gözüyle çağa bakar" diyor. Hani bazı insanlar vardır ya, kelimelerin arkasına sığınmadan, söyleyeceği şeyi korkusuzca, net bir şekilde söylerler. İşte Rasim Özdenören'in de öyle bir dili var. Kitabı okurken çoğu yerde düşüncelere daldım aslında. İslam'dan uzak bir Müslümanlık anlayışımız var ne yazıkki toplum olarak. Çağlar değiştikçe İslam'ın da değişeceğini sanıyoruz. Ahh ah. Allah'ın yarattığı fakat Allah'ın kanunlarının geçerli olmadığı bir ülkede, bir dünyada yaşıyoruz. " İslam bir zihin fantezisi olarak indirilmemiştir. Yaşansın diye indirilmiştir. " s:148. Ne kadarımız yaşıyoruz İslam'ı .?
    Velhasıl kelam samimi, içten bir dili var ve sohbet havasında yazmış Rasim Özdenören. Aslında tam da hediyelik bir kitap sanırım bu. Müslüman olan herkese tavsiye ediyorum kitabı. Hatta muhakkak okumalısınız. Bu kitabı okumamış olmak büyük bir eksiklik bence. Herkese keyifli, bol okumalar dilerim, selametle kalın 🤗
  • Tecavüzü sadece karşıdaki cinsin "beden özgürlüğün ihlali olarak" gören bir ülkeyiz ne yazıkki.Cezalar onu anımsatıyor.Hiç tecavüze uğrayan biriyle konuştun mu?Ben konuştum.
    Üzerinden aylar,yıllar geçmiş ama hala o korku var gözlerinde.Hala bir el dolaşıyor bedenlerin de öyle hissediyorlar çünkü.

    Öyle pis bir durum ki...Sadece o anlık bir durum olarak kalan bir kabus veya bunalım hali değil.Ömrünün geri kalanında bozulan psikolojisi,uyku uyuyamama,sürekli bir yerlere dalmalar...

    Ne uğruna bir sapığın 5 dakikalık zevki için mi?Hayır hayır bu cezalar yeterli değil.
    Iyı hal indirimi nedir?Çığlık atmadı, bakire değil ki, tahrik etti beni böyle durumlarda indirim mi olur.Var olmayan hukuk ihlallerinin önüne geçtiğimiz de en ağır suçu bizler alıyoruz ne uğruna kani,şerefi,namusu beş para etmez insanlar uğruna mı?
  • Merhabalar bir Kitap Yorumlayamama da daha birlikteyiz.Biliyorum biraz garip oldu ancak ben bu kitap için ne yorum yazarsam yazayım mutlaka ama mutlaka saldırılar,yergiler,kötülemeler,şikayetler,karalamalar,hakaretler gırla gidecekti.Sizlere önce azıcık yazarı sonrasındada azıcıkta kitabı tanıtacağım.Kusura bakmayın içimden gecen yorumu yazamıyorum.Sadece sunu soyleyebilirim "Dünya üzerinde sorgulanamayacak ve tartışılamayacak hiç ama hiç birşey yoktur,buna aklınıza hangi kişi,hangi ideoloji,hangi din ve hangi kutsal kitap gelirse gelsin dahildir.bu düşünce sadece beni bağlar.Madem düsturumuz okumak,madem amacımız okuduklarımızı paylaşmak,madem okuduklarımızdan dolayı ne düşündük,ne öğrendik,ne fikir edindik açıklamak bunu bu seferlik yapamayalım o zaman (biliyorum cümle saçma görünüyor ama dikkat edin değil!) Ne yazıkki Kitaptan alıntı yapamayacağım çünkü biliyorumki o zaman kesinlikle taşlanırım ama bu kitabın pdf'sini okumak isteyen olursa adresinide aşağıda atıyorum



    https://tr.scribd.com/...1-Tanri-ve-Kuran-pdf






    -----------------------------
    Önce kısacık yazarı tanıyalım
    -----------------------------

    1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya gelen Turan Dursun, müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi, ilk olarak köy imamlığı ve medreselerde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı.



    Şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırganan Dursun'un Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 1965'te İslam dinini reddettikten sonra Müftülük görevinden ayrıldı.



    1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.



    TRT'den emekli olduktan sonra 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazı yazmaya başlayan Dursun, düşünceleri nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.



    Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştıtılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: "Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık Ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar"

    ----------------------------------





    Dursun'un dine yaklaşımında geçirdiği değişim.



    Dursun dine ilişkin fikirlerindeki değişimi ise şu ifadelerle anlatmıştı:

    “… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam' dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."




    ---------------------------------------
    Şimdide kısacık Kitaba bir göz atalım.
    ---------------------------------------

    Elinizdeki kitap, daha güzel bir dünya için açılmış bir çığırın kitabıdır.Daha güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü olmadan gerçekleşemiyeceği açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de "tabu"ların, "inanç"lardan kaynağını alan tabular.. Özgürlükleri bağlayan her türlü zincir kırılmalı. En başta da kafalardaki "iman zinciri"... Bu zincirlerin geçerli olduğu toplumlardaki insanlar, gerçekte "insanlar"dan daha başka şeydirler. İnsanın "düşünme" özelliğine tam yaraşır biçimde düşünemezler. "İman" kalıpları içindedir düşünceleri. Doğanın yapısına, yasalarına ters doğrultudaki "değişmezlikler" içinde... Duygular da öyledir.



    --------------------------------------
    Bir kaçta okur yorumu alalım.
    --------------------------------------





    *Turan Dursun'un büyük emek ile hazırladığı serinin ilk cildi. Toplumun aydınlanması için verdiği emeğin bedelini canı ile ödedi ne yazık ki.



    *Bir yaşamı feda eden adamın çabalarını yok saymayın. Lütfen okuyun ama önyargısız.



    *Ciddiyim süper ama süper bir kitap.
    Gerçekleri öğrenmekten korkmayanlar okusun!




    *İman gözlüğünü çıkarıp, geçici dahi olsa bir kenara bırakabilen bireylerin mutlaka okuması gereken bir eser. Kitapta aynı Kur'an'da olduğu gibi fazla tekrar var. Bu tekrarlarda bilginin hafızalara yerleşmesine yardımcı oluyor. Bundan bir tık ötesi İlhan Arsel'den "Aydın ve Aydın" kitabıdır. Mutlaka bulup, okumanızı tavsiye ederim.







    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli okumalı Huzurlu günler Dilerim.Teşekkürler.
  • Ey çaresiz
    Neyin çaresini arıyorsun
    Neyin çaresi var, neyin yok
    Yaz bunları bir kenara
    Bir gün belki bulursun çareyi
    İnsanlar ölmesin demiyorum
    İstediğim ölümsüzlük değil
    Ne kendim, ne başkaları için
    İstediğim, çocuklar ölmesin
    Çocuklar ölümüne
    dayanamıyormuşum demek
    Hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan ..


    .
    .Ne diyebilirim bu kitap için yeterli olur bilemedim.. Öncelikle alışılagelmiş bir roman değil bu..Kitap şiirsel bir anlatım tarzı ile yazılmış..İlk başlarda biraz yadırgar gibi oldum sanki anlayamazmışım gibi geldi ama sonra öyle etkilendim ki sayfaları nasıl çevirdim bilemedim..Hele bir "portakal" kısmı var içimi deldi..Kapağını kapattıktan sonra bi kalıyosunuz zaten sindirebilmek için..Yoksulluk, çaresizlik içinde kaderine terkedilmiş bir halk..Ve sürgün öğretmenimiz..Yada bir kazazede, bunu tam olarak açıklığa kavuşturamadım, kıyıya vuran tekne kısmı,hayalmi değilmi..? Kitabı bitirdikten sonra filmini izledim..Eğer kitabı okumadan filmini seyrederseniz bütünlüğü sağlayamazsınız bence..Kitaptaki bazı cümleler filmde birebir kullanılmış ama bazı yerlerden (örn;süryani kitapçı kısmı)hiç bahsedilmemiş o yüzden önce filmi seyrederseniz anlaşılamayan yerler olabilir..Fakat ne yazıkki filmin kalitesi oldukça düşük..Bazı eski filmlere restorasyon yapılıyor keşke bu filme de yapılsaymış..Aslında film 1983 yapımı ama 5 yıl sansürlenmiş ve bu sebepten ötürü 1988 yılında Türkiyede izlenilebilmiş..Keşke yeniden çekilse eminim harika olur..
  • İyi bir kitap incelemesi nasıl yazılır?
    Sayın 1000kitap sakinleri sitenin kolonlarını oluşturan bir şey kitap incelemeleri. Malum hiç siteyi bilmeyen biri bile araştırma yapmak istediği bir kitabı Google amcada aratıp 1000kitaba girip araştırma yapmak istediği kitapla ilgili incelemeleri okuyabilir. İşte bu yüzden kitap incelemeleri çok önemli bir hal alıyor. Hatta önemden de öte. Sitenin kalbidir incelemeler. İşte bu yüzden iyi bir kitap incelemesi nasıl olur bunu göstermek istiyorum. Bu yazının sadeleştirilmişini daha önce bir yorumumda yapmıştım. Şimdi daha kapsamlı anlatacağım. Baştan diyeyim hiçbir şekilde kitap incelemesi nasıl yazılırla ilgili bir makale ya da kitap okumadım. Yani yazacaklarımı bir yerden okumadım tamamen benim görüşlerimdir. Yasir Kuralları da diyebiliriz buna. Neyse giriş paragrafını uzatmadan geçelim asıl konumuza.

    1.Sakın çok eski okuduğun ve hatırlamadığın kitaplara yorum yapma! İki cümleyi geçmeyen kişisel yorumlar hiç yapma!
    Bazı incelemelerde görüyorum. "Çok eskiden okudum ondan pek hatırlamıyorum ama güzel bir kitaptı." Bunu yapma! Eğer pek hatırlamıyorsan kitabı incelemen güzeldi ya da kötüden öteye gitmez. Zaten her kitaba inceleme yazma zorunluluğumuzda yok. Böyle vasat bir incelemenin siteye hiçbir yararı yok. Hatta kitabı araştıran birisi için sıkıntı bile oluşturabiliyor. Malum sitede beğeni tuşunu gerçekten beğenildiği için basılmıyor çoğu zaman. Eğer bu tarz vasat bir kitap incelemesini yapan kişinin fazlaca takipçisi varsa beğeni sayısı artıyor ve listede yukarlara çıkıyor. Haliyle de listede hoş bir görüntü ortaya çıkmıyor. Mesela "Kürk Mantolu Madonna" kitabını ele alalım. Zaten kitaba yüzlerce inceleme yapılmış ve önümüzdeki yüzlerce yıl içersinde bu sayı binlere ulaşacak. Bundan bir yetmiş yıl sonra bu kitabı araştırmak isteyen bir genç bu tarz vasat bir incelemeyi görmek zorunda değil. Bu dediklerimi iki cümleyi geçmeyen o kadar beğendim ki nirvanaya ulaştım tarzı incelemelerde(!) geçerlidir. Bu tarz incelemeler okuyan kişiye kitapla ilgili bir fikir vermez. Öyle sitede çöp şeklinde durur. Zaten birisi de bu incelemeyi şikayet eder ve gerçekten inceleme çöp kutusuna gider. Eğer bu tarz sadece kişisel cümlelerden oluşan bir inceleme yapılmak isteniyorsa ileti olarak paylaşılabilir. Zaten takipçiler görür bu iletiyi. İleti olarak paylaşınca da bundan 68 yıl sonra doğacak kardeşimiz boşu boşuna bu tarz bir incelemeyi görmemiş olur

    2.İnceleme yazmanın ilk kuralı incelemeni yazmaya başlamaktır.
    Çoğu kişi de vardır erteleme huyu. Bu bende de vardır. Bir kitabı çarşamba bitirdiysem siteye üşengeçliğimden cumartesi yüklerim incelememi. Ne yazıkki incelemeler kendi kendine yazılmıyor. Sakın üşenme, korkma. Otur o bilgisayarın başına. Eğer başlarsan devamı gelir. Bir de sakın sitede yazma incelemeni. Yazarken sitede bir şey olup sayfa kapanabilir falan tüm incelemen boşa gidebilir. Önce wordde yaz sonra incelemeni siteye taşı. Ve de incelemeni siteye kaydetmeden önce bir kere oku. Bak bakalım inceleme güzel mi değil mi? Anlatım bozuklukları, imla hataları var mı? Sonuçta bunları insanlar okuyor. Nasıl ki misafire bozuk yemek ikram etmiyorsan, okuyuculara da anlatım bozukluklarıyla dolu bir inceleme sunma.

    3.Rahat, cesur ve samimi ol.
    İncelemeni yazarken sakın korkma. Sen bu işten para kazanmıyorsun ya da sen bu işin prosu değilsin. O yüzden önce bir derin nefes al ve o üstündeki stresi at. Yazarken kelimelerin içten olsun. Kasıntı yazma. Yapmacık kelimeler kullanma. Olduğun gibi yaz. Beğenmediysen kitabı korkmadan eleştir. Bu en büyük yapılan hatalardan biri. Mesela bir insan aldı Sefiller'i okudu ama kitaptan nefret etti. Ama siteye bakınca herkesin bu kitaba aşık olduğunu gördü. Eyvah sorun bende mi deme ve de sakın herkes sevdiyse bende sevmiş gibi yapayım deme. Ne hissettiysen yaz. Gerekirse yazara laf at. Ben beğenmedim arkadaş de. Korkma, cesur ol. Kısaca hislerini öyle bir belirt ki, içindeki tek bir hücre ama ben böyle düşünmüyorum ki demesin.

    4.Kitabın üslubundan bahset.
    Kitap akıcı mı, sade mi, duru mu de. Dilinin ağır olup olmamasını mutlaka belirt. Hatta şu tarz yorumlar getir. "Bu kitabın dili çok ağır olduğu için sakin kafayla okumaya çalışın. Öyle metrobüste falan akşam işten gelirken bu kitabı sakın okumaya çalışmayın." tarzı yorumlar yapabilirsiniz. Tabi siz kendi zevkinize göre bu cümleleri alıp değiştirip iyice yoğurup bambaşka cümleler ortaya çıkarabilirsiniz.

    5.Kitapla nasıl tanıştığınızdan bahsedin.
    Kitapla nasıl tanıştığınızdan bahsederek incelemenize başlamak, incelemenizi acayip bir şekide samimi yapar. İncelemenizi okuyan kişinin yüzünde tebessüm oluşur. Heleki kitapla tanışma hikayeniz çok ilginçse mutlaka uzuncana yazın.

    6.Spoiler ve günaydın, iyi geceler dilekleri
    İncelemenizi yazdıktan sonra bir bakın spoiler yapmış mısınız? Eğer yapmışsanız mutlaka yazının başında belirtin. Ama mutlaka spoilerin derecesini belirtin. Az spoiler mı yoksa spoilerın cılkını mı çıkardığınızı yazın. Eğer yazmazsanız spoiler olduğunu baştan, çok küfür yiyebilirsiniz söyleyeyim baştan. Sakın yazınıza günaydın, iyi geceler dilekleriyle başlamayın. İncelemenizi belki sabah yüklediniz siteye ve günaydın deme ihtiyacı duydunuz ama bunu yapmayın. Bu incelemeyi 50 yıl sonra bir gece vakti yaşlı bir amca okuyabilir. İşte bu yüzden incelemelerimiz tüm zamanı kapsadığı için bu tarz cümlelerle başlamayın. Tabi size kalmış. Aslında çok önemli değil. Ben bu tarz cümlelerle başlamıyorum incelemelerime. Bu tarz cümlelerle başlamamanız daha uygun olur.

    7.Kitaptaki yanlış ya da doğru bulduğunuz şeyleri söyleyin.
    Yazarlar insandır ve yazarken bir sürü hata yaparlar. Utanmayın söyleyin. Mesela hayatında ilk defa ceset görmüş birinin cool davranması çok mantıksız olur değil mi? Eğer yazar kendi karaterine böyle bir durumda cool davrandırmışsa hatayı söyleyin, çekinmeyin.

    8.Eğer kitap eskiden yazılmışsa ya da yabancı bir kitapsa kendi zamanınız ve kültürünüzle karşılaştırınız.
    Diyelim ki yazar 1950'lerdeki İngiltere'yi anlatıyor. Haliyle o zamanın kültürüyle şimdinin Türk kültürü çok farklı. Bu kültürler arasındaki farkları irdeleyebilirsiniz. Ya da "Yazara çok kızmamak gerek ne de olsa 1950'lerin İngiltere'sinde bu tarz olaylar çok doğal karşılanıyormuş" tarzı cümleler kullanabilirsiniz.

    9. Kitabı okurken ki ruh halinizden bahsedin.
    "Kitap ilk sayfalarında çok sıkıcıydı ve ruhumu sıktı ama daha sonra bir anda olaylar hızla gelişti ve soluksuz bir şekilde okumamı sağladı." tarzı cümleler incelemeyi okuyan kişiye kitabın ne zaman açılacağını ya da baştaki durgunluk hep mi devam edicek gibi sorulara cevap verir. Mesela bir kişi okuduğu incelemenin kitabını okumaya başladı. Farketti gerçekten de incelemedeki gibi kitabın başları çok sıkıcı. Ama korkmuyor. Neden? Çünkü devamında kitaptaki bu sıkıcılık yerini soluksuz okumaya bırakacağını incelemede okudu.

    10.İncelemenizi yazarken çay, ıhlamur, kahve için.
    Bu içtiğiniz sıcak içeceklerle daha rahat yazacağınızı göreceksiniz. Çünkü inceleme yazma işi uzundur. Ve ağzınızın kuru kalmasını istemezsiniz. Mesela ben şuan şu yazdıklarımı bir saattir aralıksız yazıyorum ve acayip susadım. Eğer çay içiyor olsaydım hem rahatlıyacak, hem de ağzımdakı mayhoş hava ortadan kalkacaktı.

    11.Eleştirilere açık ol.
    Eğer sen bir inceleme yazmışsan siteye bu demektir ki artık herkes görebilir bu incelemeni. Sitede incelemeni beğenmediği için hunharca eleştirebilecek insanlar olacak. Sakın bu insanlara kötü gözle bakma ya da kapasitem bu diyip kestirip atma. Teşekkür et bu kişiye ve yazdığı eleştirilerden ders çıkartmaya çalış. Tabi bazen mantıksız eleştirilerde gelebilir, he de geç. Ama şu da var bazı insanlar daha hassas olabiliyorlar. Bu yüzden de bu tarz ağır eleştirileri kaldıramıyorlar. Lütfen eleştirecek arkadaşlar da karşılarındakilerin insan olduğunu hatırlayıp daha düzgün ve kırmayacak cümleler kullanarak eleştirmeye çalışsın.
    ***
    Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Size en iyi şekilde açıklamaya çalıştım. Tabi unuttuğum noktalar olmuş olabilir. Yorum olarak yazarsanız eksik ya da yanlış noktalarımı hep birlikte tartışabiliriz.
    Ahmed Yasir Orman
    Edit:Laflarım galiba yanlış anlaşılmış. Buradaki yazdıklarım benim görüşlerim olduğu için nesnel bir yazı olarak algılamayınız. Yani farklı farklı incelemelerde olabilir tabi. Ben daha kaliteli kitap incelemesi yazmak isteyenlere kendi görüşlerimden yola çıkarak yol göstermek istedim. Sakın kimse bu iletiden sonra inceleme yazmaya korkar olmasın.:)
  • İlk evladım Köksal 1969 yılında
    ikinci evladım Serdar 1971
    üçüncü yavrum Hakan 1973
    dördüncü oğlum da 1975 yılında dünyaya merhaba demişti.

    13 Kasım Cumartesi 1976 gününden bir gün evvel Serdar'ın dişi çok ağrıyordu. Sabaha kadar ağlamış hiç yatmamıştı. En küçük oğlumu abisine (Köksal) bırakarak Serdar'ı dişçiye götürmeye karar verdik. Serdar babasına çok düşkün bir çocuktu. Dişçiye babasıyla önceden gitmiş fakat çok zorluk çıkarmıştı. Bu sefer ben de beraber gitmeye karar verdim. Babasına naz ettiği için beni dinler diye düşündük ve evden çıktık. Bir saat içinde dönecektik.

    Evimiz İzmir'de Narlıdere'de yol güzergâhında idi. Otobüs durağında beklerken Köksal bize el sallayıp kardeşimi merak etmeyin ben bakarım demişti. Ve bu onu son görüşümüz olmuştu. Biz ayrıldıktan sonra üst komşumuz gelip yavrumu bakkala göndermiş. O esnada balkon kapısı açık olduğundan rüzgar dış kapıyı kapatmış. Yavrum ağlayarak "Teyze kardeşim içeride uyuyor annemler evde yoklar" demiş. Komşu "Merak etme sen bakkala git" demiş. Yavrum bakkaldan döndükten sonra ikinci katta oturan birisini yardıma çağırmışlar. Yavrumu, beşinci kattaki evin balkonundan bizim döndüncü kattaki evimizin balkonuna beline çamaşır ipi bağlayıp indirmek istemişler. İp kopunca yavrum feryatla beşinci kattan taşların üzerine düşmüş. Hemen hataneye kaldırmışlar. Biz gittiğimizde, Doktor Hanım bizi yanına sokmak istemedi ve ben ağlamayacağımı söyleyip ısrar edince izin verdi. Oğlumun yattığı oda üç dört metre uzağımdaydı, fakat yürürken bana kilometrelerce uzaklıktaymış gibi gelmişti. İnanın bunları buraya yazarken o günleri, o küllenmiş acılarımı tekrar tam da yüreğimin ortasında hissediyorum. Evladımı yatakta görünce şok geçirdim. Yarabbim evladım ne hale gelmişti. Tanınmaz haldeydi.

    Allah'ım hiçbir anne ve babaya bizim gördüğümüz manzarayı göstermesin. Bir saat önce evde sapağlam bıraktığım Köksal'ım oğlum ne hale gelmişti. Çok ama çok acı bir durumdu. Dayanmak mümkün değildi. Yavrumun kafası sargılar içinde, gözleri dışarı fırlamış, yüzü mosmor, kolları ve bacakları kırılmış, beli de kırıktı. Çok derinden inliyor, arada bir nefes alamıyordu. Bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Elini ellerimin arasına aldım. Sanki daha da yakındım ona. Herkesten farklı o benim parçamdı, oğlumdu ve nefes almakta çok zorlanıyordu. 'Allah'ım! Bir nefes, ne olur Allah'ım bir nefes' diye haykırıyordum. Artık kendimi tutamıyordum. Bir nefes bir nefes Allah'ım diye dua ederken, haykırırken, yavrumu ilk göz ağrımı eli elimde kaybettim. Oğlum gitti sıcaklığı kaldı avuçlarımda ilk günkü gibi. Ah ceylan gözlü Köksalım seni ne çabuk kaybetmiştim.

    İşte o zaman anlamıştım bir nefesin değerini. Yarabbim insan hayatında, saatlerin, saniyelerin, ne kadar önemli bir yeri var, ne yazık ki biz insanlar bunun değerini bilmiyoruz. Yavrum ellerimin arasından uçup gitmişti. 8 yaşında yavrumu ne çabuk da kaybetmiştim. Doktor hanım beni teselli etmeye çalışıyordu. Oğlumun yaşamasının imkanız olduğunu, yaşasaydı bile tüm vücudunun tamamen felç olacağını bana anlatmaya çalışıyordu. Fakat benim o anda bunları anlamam, inanmam imkansızdı. Evladımı evde sapasağlam bırakmıştım. Şimdi ise bir hastanede tanınmayacak halde bulmuştum. Kendimi kaybetmiş, yaşadıklarımı bir rüya zannediyordum; sanki korkunç bir kabustu, inanamıyodum çünkü o daha ölmek için çok küçüktü. Daha biz ona doyamadan yavrum dünyaya doyamadan bir ihmalin kurbanı olmuştu. Allahım, ne büyük bir acı.

    Ben 26 yaşında iki evlat acısı, annemin ve babamın acısını görmüştüm. Ama bu acı çok derin bir acıydı. Sanki ciğerlerim yerinden kopuyordu. İnsan 26 yaşında bu kadar acıyı kaldıramaz. Çok çırpınıyordum, çok çaresizdim. Oğlum'un düşerken kafasını çarptığı taşta saçlarını bulmuştum. Evladım ellerimin arasından uçup gitmişti, sadece bir tutam saçı elimdeydi. O saçlarını gece gündüz benden alamıyorlardı, çok üzülüyordum. Zaman zaman kendimi kaybediyordum.​

    Eşim ve yakınlarım beni psikiyatriste götürdüler. Doktor benim çaresizliğimi anlayıp bu kadar acı çekmemin yaşım itibariyle normal olduğunu söyledi. Bana en iyi ilacın zaman olduğunu, adece uyku ilacı vermelerini söylemiş. Allah'ım ani ölümü hiçbir kuluna göstermesin. Hele evlat acısını. Yavrumu sapasağlam evde bırakmıştım, birkaç saat içinde kaybetmiştim. Annemin ve babamın yokluğunu o zaman daha çok hissetmiştim. Bir anda kendimi yapayalnız, çaresiz hissettim. Allah'ım, bu dayanılmaz bir acıydı. O zaman bana bütün olanlar kötü bir rüya gibi geliyordu. Olamaz, böyle bir acı yaşanamazdı. Doktor olan komşumuz sürekli yatıştırıcı iğne yapıyordu. Ben yine herşeyin farkında idim. Tam Hakan'ı unutmaya çalışırken bu acı bana çok büyük haksızlık. Çok defa yaşamak istemiyordum, çok ağır bir yüktü çekdiğim ızdırap. Dayanamıyordum. Ölmek, evladıma kavuşmak istiyordum fakat eşim, komşular ve akrabalar buna izin vermiyorlardı. Çok acı çekmesine rağmen eşim bana destek oluyor, komşular ve akrabalar moral vermeye çalışıyorlardı. Fakat ben kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Kendi kendime 'benim iki çocuğum daha var, eşim, yuvam var. Allahım bana sabır ver" diyordum. Fakat elimde olmadan çok özlüyordum. Mezarı Narlıdere'de, evimizin karşısındaydı. Sabahlara kadar balkonda oturup mezarını seyrediyordum. Sanki onu karanlıktan koruyordum. Sabah olunca hemen mezarının yanına gidip, akşama kadar oturup ağlıyordum. Eşim ve komşular beni zorla eve getiriyorlardı. Bu durum günlerce, aylarca sürdu. Ben nasıl unutabilirdim ki? Sapasağlam evladım bir anda ellerimin arasından uçup gitmişti. Bir daha asla göremeyecektim. Ev anılarıyla dolu, nasıl dayanabilirim? Çantasını, kitaplarını, önlüğünü ve de akşam olunca boş yatağını görmek çok acıydı, kendimi kaybediyordum.

    Yavrum kara toprakta yatıyor, bense boş yatağında teselli arıyordum, işte o zaman beni kimseler teselli edemiyordu. Yakınlarım baktılar olmayacak özel eşyalarını saklayıp, odasını kilitlediler, aylarca açmadılar. Ne kadar yalvarsam da odasının anahtarını vermiyorlardı. Sadece yatağını koklamak istiyordum, çok çok özlüyordum. Demek ki zaman her şeyin ilacıymış. Üç yıl boyunca sürekli mezarına gidiyor akşama kadar oturuyordum. Mezar taşını okşuyor, onunla konuşup rahatlıyordum. Ben ne kadar konuşsam ağlasam da yavrum beni hiç duymuyordu, duyamadı, o artık yanımda yoktu, yine de oğlumla sanki hasret gideriyordum. Mezarına gitmediğim günler onu çok özlüyordum, sanki yavrum orada yalnız kalıyor beni bekliyor zannediyordum. Belki düşüyordur. Belki de karanlıktan korkuyordur diye sabahlara kadar balkonda oturuyor, onu koruyordum. Hep mezarını seyrediyordum. Sanki beni çağırıyor gibi geliyordu.​

    Eşim baktı olacak gibi değil, tayin istedi ve oradan ayrıldık. Şehir değiştirmenin faydalı olacağını düşündü. Kars-Ardahan'a tayini çıkmıştı. Ayrılırken çok acı çekmiştim. Oğlum sanki peşimizden ağlıyordu. Onu, orada bırakmak benim için çok zordu. Fakat iki yavruma sarılıp onlarda teselli buluyordum. Yıllar geçtikçe acılarım biraz küllenmiş, biraz hafiflemişti. Fakat unutmamıştım. Heralde hiçbir zaman da unutamam. Zaman zaman eli elimde öldüğü halde öldüğüne inanamıyordum. Sanki aniden çıkıp gelecekti. Yollarda ona benzeyen çocukları görünce çok üzülüyordum. Yıllar geçtikçe kabullendim. Acıyla yaşamasını öğrenmiştim. Zaten siz acıyı değil acı sizi seçer..

    Allah'ım insanları ne kadar güçlü yaratmış. Ne acılara dayanıyoruz. Annemi babamı çok zamansız kaybetmiştim.
    O elim kaza, canım yavrum, ilk göz ağrım Köksal'ımızı bizden koparmıştı. Menenjit Hakan'ımı bizden almıştı ve bir daha asla göremeyecektik. İkisini de..

    Bu kazaya sebebiyet verenlere ne mi oldu? İki yıl süren mahkeme sonunda, tedbirsizlikten ölüme sebebiyet verme diye iki yıl hapis cezası verildi. O da para cezasına çevrildi. Böylece yavrum başkaları tarafından suçsuz yere öldü. Biz ailece çok üzüntüler yaşadık, hala da yaşıyoruz. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Oğlum öldükten sonra ne yazık ki insan hayatının ülkemizde ne kadar ucuz olduğunu iyice anladım. Bir anne olarak olayların önüne geçemedim diyerek zaman zaman kendime yüklendim ama nafile..

    Hayat çizgimdeki sarsıntıların en büyüğünü şu anda yaşamaktayım. Bu sarsıntı içindeki mücadelem, bir anne için çok acı olduğu kadar çetin de bir yol.. Hem de çok çetin bir yol. Hiç küllenmeyen hiç kabuk tutmayan bir yara.

    Allahuekber, iki yürek dağı..
    Beni Serdar'ıma kavuşturan
    Şükür dağı...

    OĞLUM DÜNYAYA MERHABA DEDİ

    Daha önce de bahsettiğim gibi, 1970'i 1971'e bağlayan 31 aralık gecesi, tüm dünya yeni yılı kutlarken, Sarıkamış'ın Allahuekber dağları'nın eteklerinde bir köy. Rakım ikibin beşyüz metre. Hava çok soğuk, sıfırın altında otuz derece, dışarısı kar ve tipi. Onsekiz yıl bana mutluluk veren, neşe kaynağı oğlum. Yeni yılın ilk saatlerinde dünyaya 'merhaba' dedi. Ne kadar da sevinmiştik. Yeni yılın bize en güzel hediyesiydi. ​

    Eşim işi nedeniyle kaldığımız bu köyde, yollar sekiz ay, kar nedeniyle kapanırdı. Geceleri kurt ulumaları ve köpek havlamalarından başka bir ses duyulmazdı. Bahsettiğim gibi, kışın içme suyumuzu kar eriterek temin ederdik. Bu köy Sarıkamış'a kırkbeş km olmasına rağmen, kışın üç dört saat kızakla tren istasyonuna gider, oradan trenle yaklaşık bir saatte Sarıkamış'a ulaşabilirdik. Ay başlarında eşlerimiz maaş almak için Sarıkamış'a at kızaklarıyla veya yürüyerek giderlerdi. Yollar kapanınca günlerce gelemezlerdi. Çeşitli ihtiyaçlarımızı ancak bu şekilde temin etmeye çalışırdık. Hatta ekmeğimizi bile kendimiz pişirirdik.

    Bu dağ başında beş aile, iki orman muhafaza memuru, şoför, bekçi ve biz kalıyorduk. Üç yılda bu köyde çok anılarım olmuştur. Serdar üç aylıkken '30 mart'ta' eşlerimiz maaş almak için yine Sarıkamış'a gittiler. Dışarısı çok soğuktu. Akşam üzeri kar çok yağun yağmaya başlamıştı. Hava sıcaklığı sıfırın altında otuzbeş derece ve tipi esiyordu. Komşular "gelin hepimiz bir yerde toplanalım, hiçbirimizin eşi yok burada, ne olur ne olmaz ıssız dağ başındayız" dediler. O yıllarda eşkiyalar köylerden koyun falan çalıyorlardı. Bir arada olursak daha güvenli oluruz dediler ve toplandık. Gece olunca iki çocuğumda küçük oldukları için ağlamaya, huzursuz olmaya başladılar. Ben eve gitmek istedim. Çocuklarımın kendi evimizde daha rahat edeceklerini söyledim. Arkadaşlar karşı çıktılar. Kesinlikle dıraşıya çıkamayacağımızı çünkü etrafta kurt olacağını söylediler. Ben ısrar edince kabul ettiler. Benden yaşça büyük olan bu arkadaşlarla, beraber meşale yakarak dışarı çıktık. Gerçekten de dışarıda sürüler halinde kurtlar dolaşıyordu. Bunun gibi çok anılarım olmuştur. Devletimiz bu mahrumiyet yerinde çok kullanışlı ve geniş lojmanlar yaptırmıştı gerçekten. Bu mühendis lojmanı iyiydi fakat ısıtması çok zordu. Soba sürekli yanmasına rağmen camlarının buzu hiç erimiyordu. Kar yüzünden yolu sekiz ay hep kapalı olurdu, adeta dünyayla irtibatımız kopardı.

    Düşünüyorum da o zor şartlarda dahi oğlumuz hiç hasta olmamıştı. Onbir aylıkken yürümeye başlamışti. Yavaş yavaş konuşmayı öğreniyordu. Her şeyiyle çok normal bir çocukluk dönemi geçirmişti. Dört yaşında kızamık hastalığı geçirmişti. Ardahan'da iken dokuz yaşında kabakulak olmuş, çok çabuk iyileşmişti. Çok zeki, sakin bir çocuktu. Yemek konusunda çok seçiciydi. 4 yaşında iken, parmağını kesmişti. Kesik çok küçüktü. Fakat akşama kadar parmağına bakıp bakıp ağlıyordu, ben bir türlü ikna edemiyodum. Akşam babası geldiğinde hemen parmağını göterip yine ağlamaya başladı. Babası parmağındaki yaranın çok küçük olduğunu, ağlamamasını söyleyince ikna olmuştu. Derken ilkokula başlaması, onu ve bizi ne kadar sevindirmişti. Ben acılarımı kalbime gömmüş, oğlumu heyecan ve sevinçle okula götürmüştüm. Öğretmeniyle tanıştık. Öğretmeni şaka ile oğlumdan birden ona kadar saymasını istedi. Oğlum gayet ciddi bir şekilde birden yüze kadar aymıştı. Öğretmeni de ben de çok sevinmiştik. İki üç gün ben okula götürdüm. Daha sonra; "Anne sen benimle gelme, ben kendim giderim" diye tutturdu. Ondan sonra hep kendisi okula gitti ve hiçbir zaman okula geç kalmadı. ​

    Öğretmeni daha sonra benim apartman komşum olmuştu. Serdar'dan çok memnundu. Çok zeki, çalışkan olduğunu, defterlerini çok düzgün kullandığını, çok tertipli bir çocuk olduğunu bana anlatırdı. Sınıfta, sanki büyümüş de küçülmüş bir hali olduğunu, diğer çocuklardan farklı olduğunu söylerdi. Evet evde de öyleydi. Tertipli, düzenli bir çocuktu. Okuldan eve geldiğinde hemen önlüğünü çıkarıp, düzenli bir şekilde asar, pantolonunu çıkarıp, pijamasını giyerdi. Hiç üstü başı dağınık bir halde okuldan geldiğini görmedim. Çok temiz gelirdi. Prensipli bir çocuktu. Derslerine çalışması, oyun saatleri hiç şaşmazdı. Okuldan gelir, yemeğini yer, dışarı çıkıp arkadaşlarıyla bir iki saat oynar sonra dersine çalışırdı.

    O yıllarda televizyon kanalı tek kanaldı. Akşam üzerleri, TRT'de çizgi film olurdu. Dersini bitirip çizgi film seyrederdi. Akşam yemeğini yedikten sonra erkenden uyurdu. Bir gün okulda aşı olurken bayılmıştı. Öğretmeni eve göndermişti. Ben korktuğunu zannettim. Fakat bana korkmadığını, aşı yapılırken alkol kokusundan bayıldığını söyledi. Keşke o zaman doktora götürseydim diye hep düşünüyorum. Alkol kokusundan bayılması, bu kadar düzenli ve çalışkan olması normal miydi diye zaman zaman hep düşünürüm. Sabahları erkenden kalkıp camda beklerdi. Hava aydınlansın, saat yedi olsun da okula gideyim diye. Bazen hasta olurdu, grip v.s. Okula gitmemesini söylerdim, kabul etmez ağlardı. Ben dersimi yaptım gitmem lazım derdi.

    Kardeşine ben evde olmadığım zaman çok iyi bakardı. Bir gün ben evde yokken sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynamış, taşıyormuş. Serdar hemen alt kattaki komşuyu çağırmış, "teyze annem evde yok sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynıyor kardeşim korkuyor" demiş. Ben geldiğimde komşuyla kapıda karşılaştım. Komşum "çok zeki bir oğlunuz var kardeşi için endişelenmiş" dedi. İzmir'deki evimiz dördüncü kattaydı. Apartmanın önünde ana cadde, arkada bahçe vardı. Zaman zaman kardeşini bahçeye götürür oyun oynarlardı. Kardeşinin yanından hiç ayrılmazdı. Yola çıkar araba çarpar diye çok endişelenirdi. ​

    İlkokul dördüncü ve beşinci sınıflarını Ardahan'da okudu. Oturduğumuz lojmanın çok yakınından 'kura nehri' geçiyordu. Sıcak bir yaz günüydü. Israrla arkadaşlarıyla nehirde yüzmeye gideceklerini söyledi. Gitmesini, fakat nehire girmemesini söyledim. Sevinerek gitti. Nehir çok derin ve genişdi. Her yıl birkaç kişi boğuluyordu. Biraz sonra yanına gittim. Arkadaşları nehirde yüzüyorlardı, Serdar kıyıda oturmuş onları seyrediyordu. Beni görünce; "anneciğim sen izin vermediğin için nehire girmedim, ne olur ben de yüzeyim" dediğinde "tamam git arkadaşların gibi kenarda yüz" dedim. Serdar nehire girdi. O esnada nehir kenarında bayanlar halı kilim yıkıyordu. Ben onlarla konuşurken yaşlı bir teyze kovasını Serdar'a uzatıp biraz su istemiş. Oğlum kovayı doldururken akıntı kovayı sürüklemiş Serdar peşinden yakalamak için giderken akıntıya kapılmıştı. "Anne!" diye bağırmaıyla kendimi nehire attım, oğlum hızla benden uzaklaşıyordu. Bir anda gözden kayboldu. Tekrar göründü. Çırpınıyordu. Tekrar gözden kaybettim. Bir an saçlarını fark ettim, saçlarından yakaladım, süratle kollarından yakalayıp yukarı çektim. Kıyıda insanların bağrışmalarını duyuyordum. İki kişi bize yardıma koşmuşlar fakat yetişememişler. Neyseki kıyıya çıkmıştık. İkimiz de çok korkmuştuk. Serdar bir daha o nehire hiç gitmedi.

    İlkokul beşinci sınıftayken çok güzel bir uçak yapmıştı. Bize göstermeden oturduğumuz lojmanın yanındaki boş binada günlerce uğraşmış. Bir gün arkadaşlarıyla beraber uçağı eve getirdi. Kapıyı açtığımda çok şaşırdım. Gerçekten yaklaşık iki metre boyunda bir uçaktı. Uçağı, ince demir tellerle yapmış, üzerini kağıtla kaplamıştı. Hiçbir ayrıntısını unutmamıştı. Uçağı salonda bulunan on iki kişilik masanın üzerine koyduk. Günlerce uçağı inceleyip "bunu nasıl uçururum" diye düşünüyordu. Kardeşinin oyuncak treninin küçük bir motoru vardı onu çıkarıp uçağa monte etti. Uçağın sadece pervanesini döndürebiliyordu. Eve gelen miafirler şaşkınlıkla uçağına bakıp, "imkanız bunu oğlunuz yapamaz" diyorlardı. Uçağı nasıl yaptığını sordum. Çünkü hiç uçağa binmemişti. Bana gazetede resmini gördüğünü, ona bakıp düşünerek yaptığını söyledi. Onbir yaşındaki bir çocuk için çok büyük bir başarıydı diye düşünüyorum. Zaman zaman okula gidip durumunu soruyordum. İlkokul öğretmeni "çok çalışkan ve zeki bir öğrencim, bu çocuğun geleceği çok başarılı olacak, umarım iyi bir bilim adamı olur" demişti.

    Hep saatinde okula giderdi. Dersleri çok iyiydi. Karneleri hep pekiyi doluydu. İlkokulu pekiyi derecesiyle bitirmişti. Ve ortaokul... Yine çok çalışkandı. Orta birinci sınıfı taktirle geçmişti. Babasının tayini nedeniyle, orta okul ikinci sınıfa, Artvin'in Ardanuç kazasında devam ediyordu. Yine çok ders çalışıyordu. Biraz da müziğe yönelsin diye babası ona saz almıştı. Belki öğrenir, biraz da ders çalışmasına ara verir diye. Çünkü onun dünyası ders çalışıp kitap okumasıydı. Arada bir bizim zorlamamızla, arkadaşlarıyla top oynardı. Basketbolu çok severdi. Orta ikinci sınıfta iken kendi kendine saz çalmayı öğrenmişti. Orta okulu taktirle bitirmiş babası ona bisiklet almıştı. Hergün küçük kardeşine, "gel, sana bisitklet sürmeyi öğreteyim" derdi. Kardeşi korkup binemezdi. Ona nihayet bisiklet sürmeyi öğretmişti. O yıl liseleye kaydolmuş, okula devam ediyordu. Yarı yılın sonunda o zamanki özdebir'in sınavlarına öğretmenleri onu da yazmışlar. Bu sınav öss'ye girecek öğrencilerin deneme sınavı imiş. Bir gün eve sevinerek geldi. Bu sınavda okuldaki arkadaşlarından daha başarılı olmuş ve en yüksek puanı almıştı. ​

    Öğretmeniyle görüştüğümde "çok zeki ve çalışkan bir oğlunuz var. Biz de deneme sınavına girdik. Oğlunuz kadar başarı gösteremedik. Bizim puanımız onunkinden düşük. Zaten sınava onu biz kaydettirdik" dediklerinde çok sevinmiştim. Okuldan eve öğlen yemeğine geldiğinde masaya kitaplarıyla otururdu. Bir yandan yemek yer, bir yandan yine kitap okurdu. Gece geç saatlere kadar ders çalışıyordu. Okulda çalışkan, öğretmenlerine çok saygılı bir öğrenciydi. Çok arkadaşı yoktu, birkaç arkadaşı vardı. Çok seçici davranırdı. Kendi gibi saygılı çalışkan arkadaşları vardı. Ben bunları düşündükçe, hala inanamıyorum oğlumun hasta olduğuna. Fakat insansın ve annesin, ne yapsan da geçmişi geri getiremiyorsun. Keşke zamanı durdurabilsem. Serdar ilk hasta olduğunda onsekiz yaşında genç bir fidandı. Şimdi otuziki yaşında yetişkin ve kaybolan yılları acıyla, korkuyla, şüpheyle ve ev ile hastahane odasında geçen gençlik yılları.. Keşke zamanı durdurabilsem, oğlum baharını yeniden yaşasa ama yazıkki bu mümkün değil, kaybolan yılları ona geri veremiyoruz. Ne biten baharını, ne de kaybettiği başarı dolu yıllarını.. Ne yazık ki artık farkında olmadan kaybetmişti. Zaman zaman "bana ne oldu söyleyin? Ben böyle bir insan mıydım? Neden artık başarısız bir insanım? Neden hep korku ve şüphe içindeyim? Söyleyin!" diye bize soruyordu. Ne yazık ki ona hiçbir şey söyleyemiyorduk.

    Yaz tatili gelmiş, yine sınıfını taktirle geçmişti. Yazın da test kitaplarına çalışıyordu. Odasını temizlerken, "kitaplarıma dokunma" derdi. "Oğlum artık okullar tatil, biraz çık dolaş, arkadaşların ile oyna" derdim. O, biraz çıkıp arkadaşlarıyla oynar, yine gelip ders çalışırdı. Babası baktı olmayacak bilgisayar aldı, belki buna yönelir diye. Sonra okullar açıldı. Yine çok ders çalışıyordu. Bir gün okuldan bir bayan öğretmen geldi. Bir kahve içtikten sonra bana, "okuldaki öğretmen arkadaşlar ve benim sizden bir ricamız olacak. Serdar derste bazen bize öyle sorular soruyor ki biz bilemiyoruz. Öğrencilere mahcup olmamak için "Serdar biz bu sorunun cevabını biliyoruz fakat sen anlat, arkadaşların da öğrensin diyoruz. Ve Serdar sınıfta tahtaya kalkıp sorduğu sorunun cevabını kendisi veriyor. Biz de böylelikle sorunun cevabını Serdar'dan öğreniyoruz. Çünkü çoğumuz yeni mezun öğretmenleriz" dedi. Ben ve babası ona okulda fazla soru sormamasını, herkesin herşeyi bilemeyeceğini anlattık. İlkokul öğretmeninden de böyle serzenişler olurdu. Çok soru sorduğunu, sorduğu soruların ilkokul düzeyinde olmadığını söylerdi. Serdar bazen geldiğinde "anne ben ne yapacağım? Öğretmenim sorduğum soruya cevap vermiyor" diye sitem ettiğinde, "babana sor, bana sor" dediğimde, "öğretmenimin bilmediğini siz de bilemezsiniz" derdi. Onun çocuk gözünde her şeyi öğretmeni bilirdi. Ortaokul ve lisede üt sınıfların çözemediği matematik ve fen sorularını öğretmenleri Serdar'a çözdürürlerdi.

    Lise ikinci sınıfın son ayında Serdar'da bir durgunluk başlamıştı fakat biz üstünde durmadık. Çok ders çalışmasına bağlıyorduk. Ne yazık ki evladımıza kader ağlarını örüyormuş, o zaman anlayamadık. Yavrum yavaş yavaş çok durgun, dalgın bir hal alıyordu. Hep neşesizdi yüz ifadesi çok değişmişti, kederli bir hali vardı. Zaman zaman soruyordum: "Neden böyle dalgınsın, söyle oğlum neyin var" dediğimde, hiçbir şeyim yok anne, sana öyle geliyor" derdi. ​