• ''Acı kanayan yaradır, hüzün ise kanamayan yara olup belki de yıllar boyunca yaşanan onca acının, gadre ve ihanete uğramışlığın, aldatılmışlığın, sayısız hayal kırıklığının gözlerinizin içinde yuvalanması ve hayattaki son nefesi verinceye değin o yuvadan bir daha çıkmamasıdır.

    Hüzün sizi bir taraftan durgunlaştırır, bir taraftan da bakışlarınızın derinliğine yerleştikçe yarı cana sokup bırakır.

    Bütün bunlara rağmen yine de asil bir duygudur hüzün; vakurdur, olgundur ama aynı zamanda buruk ve suskundur.

    Hüzün sükunetli bir histir. İnsanı yoğurur, pişirir. Bu yüzden, çiğ acı ve ham kederden çok farklı bir şeydir.

    Hüznün refiki yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde kendini yapayalnız hisseden insana yoldaş, belki de en yakın arkadaştır. Hüzün öyle bir duygudur ki gözlerinizin içi gülerken bile o gülen bakışta dahi “Ben hâlâ buradayım” demeyi başarır.''

    Mustafa Öztürk
  • "Herşeyin bittiği yerden başlanmalıydı, hayata tutunabilmek"

    Nefesi kesilircesine uyandığında saat 03.46.26'yı gösteriyordu. Odanın içerisi, dışarıdan gelen ışık ile puslu bir görünüm hissiyatı veriyordu ilk başlarda. Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri ile yüzünü, kollarını anlamsız bir şey yapar gibi siliyordu. Tavrı çok farklıydi. Sanki üzerinde örümcek gezmiş gibi, korkulu bir irkilme hali...

    Çoktan yatağından fırlamıştı. Lambayı açmış içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Frank. Gökyüzü aydınlıktı odanın camı güneye bakıyor olması, ay'ı odada hissettirmeye yetiyordu. Tabi ki lamba yanana kadar.

    Tuvalete gitme isteyi uyandı bir anda. Önce eli-yüzünü yıkadı ardından tuvaletin kapısını açtı, irkildi. Lambayı açtığını sanmış, yanılmış olmalıydı. Tuvaletin lambasını açtı, düşünerek ve emin olmak ister gibi tepkinli. Tuvaletin kapısını kapatma gereği duymadı. Korkuyor olmalıydı, bu yüzünden fazlasıyla belli oluyordu. İşini bitirdiğinde sifonu cekti, ellerini bol sabunlu suyma yıkadı, yetinemedi. Aynalığın içerisinde bulunan traş kolanyasını alıp, neredeyse yüzüne yarısını boca etti...

    Karnının guruldadiğını hissetti mutfağa doğru yöneldi. Dolabın kapısını açtı, soguk bir su ve bir kaç gereksiz şişeden baska hiçbir şey yoktu. Kapıyı sertçe kapadı ve dışarıya çıkmak için üzerine bir şeyler aldı. Merdivenleri sakin sakin iniyordu, koşmamak için komşularını rahatsız etmek istemiyor, içindeki huzursuzluğu, uyanmadan önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sabah doğru bir sabah değildi. Nisan ayının sabahında serin, üşütebileceği bir hava hakimdi. Hazırlıklı çıkmıştı evden.

    Brooklyn'de bir sokağa girdi. -Taci's Beyti Turkish Restaurant - kocaman bir tabela vardı, girip girmemekte tereddüt etse de kapıya elini uzattı. İçeri girdi kafasıyla selam verdi. "Do you have breakfast" sorusuna, gülümseyen kasiyer, "lütfen istediğiniz yere geçin, size harika bir kahvaltı sunacağız" - kasiyer avuç içi havaya bakiyordu - ve bir kaç boş masadan ona şık kahverengi masaları gösterdi...

    (Between Av. P and Quantin Rd.) -- Brooklyn, New York..
    - - - -

    Ziya bey saat 07.00'da dükkanını açmış, oğlu Kerem'in, sabah keyfiyetine sinirlenmiş.. "saat dokuzda dükkanda olmak nedir?" diye fırçayı basmıştı Kerem'e. Biraz daha yazıhane de oturduktan sonra, umursamaz davranışına daha fazla tahammül edemeyip, "Şakip Usta'nın oradayım, bir şeyler atıştıracağım, dükkana iyi bak!" diyerek çıkıp gitmiştir bir anlık sinirle..

    Kerem, yazıhaneye geçip bilgisayarda, yine sohbete dalmış, umursamaz tavrını, müşterilere gayet kendine göre bir tavırla fazlasıyla belli etmiştir. Daha önceleri yaptığı gibi. Bu Ziya Bey'in kulağına gitmiş, Kerem'i tabiri yerindeyse, eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel hırpalamış. Bir sene öncesine kadar böyle değildi, takıldığı sohbet sitesinde kız peşinde koşturmaktan, kendine de dükkana zarar vermekten başka bir iş yaptığı yoktu. Belki kendince haklıydı. Ona göre o daha gençti.

    Ziya bey içeri girer İçkisiz olan muazzam Restaurant'ın camekan bölümüne geçer, hafif açık renkli ceviz ağacını andırır masasına oturmuş. Manzaranın eşsiz zerafetiyle, Ziya Bey'in var olan iştahını bir parça daha arttırmıştır. Öncelikle bir çorba siparişi verir, kocaman camların ardında, oğlu Kerem'in vurdum duymaz tavrı, ister istemez canını sıkıyordur.

    Bir çığlık, homurtusu arası bir ses duyuldu 10.46.26. Ses ürkutücüydü. Restaurant ayağa kalkmış, kaçmak ile etrafa bakmak arasında kalıp, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Bir kadın çocuğunu alıp dışarıya fırladı.

    - Nalan adında ki bu kadın, İstanbuldan uçakla Gaziantep'e gelmiş, kocasının ani bir iş seyahati nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, geziyi oğlu Mert ile devam etmeye karar vermiş. Mert daha altı ayına yeni basmak üzere, tatlı hoş bir masumiyeti, kara gözleri ile dünyayı büyülüyordu sanki
    Annesine göre Mert tamda buydu. - -

    Hızlı gelen arabayı fark etmeyen Nalan, ne kadar geri çekilmek istesede başaramaz, araba hizlıca çarpar. Ani bir reflexle, oğlunu daha sıkı tutar Nalan, carpma anı ile Nalan bir anda ortadan kaybolur. Tabi bu kayboluşa Mert'de dahildir.

    Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışmaya uğraşan, Restaurant sakinleri, bir taraftan Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışırken, bir taraftan da "ambulans arandı mı?" diye elamanlarına talimat veren Şekip Bey bilgi almaya çalışır...

    Şahinbey/ Gaziantep

    - - -

    "Tokyo Disneyland, Tokyo Disney Resort'ta bulunan bir eğlence parkıdır. 15 Nisan 1983 tarihinde açılmış olup ABD dışında açılan ilk Disney parkıdır. Park, Walt Disney Imageering tarafından Kaliforniya'daki Disneyland ve Florida'daki Magic Kingdom ile aynı tarzda inşa edilmiştir." diye sözlerine son vermiştir.

    Juju Travel'in yapmış olduğu geziye ailecek katılan Kawa, Junko, ikiz olan 4 yaşlarında ki; Mie ve Mao da katılmıştı.

    Setsuka; Tokyo Disneyland, hakkında bilgi verirken, Kawa, Junko dikkatlice dinliyorlardır. Bu arada Mie ve Mao da bir birileri ile didişiyor, insanlarin arasında koşturuyor, yaramazlık yapsalarda, onların tatlı hallerinden kimse şikâyetçi değillerdi. Hatta yaşlı olan Taja ve Yoshe onlarla otobüste oyun bile oynamışlardı.

    Rehberlik eden Setsuka, tam anlatmaya başlıyordu ki "eve.." bir anda öksürük tuttu. 10.46.02 ciğerlerinin yandığını hissetti. Elinde ki su şisesinden bir yudum almayı düşündü, kolunu kaldırmadı. Bir daha öksürdü. Ağzından kan gelmeye başladı, ve öksürmeye devam etti. Beyaz gömleği otuz saniyeden kısa bir zamanda kıpkırmızı oldu yere bir ağaçın düşme sesinr benzer bir ses ile Setsuka; sırt üstü düşmüs, kafasının arkasını sert bir şekilde beton zemine çarpıp, kafatası çatlamış, yere kanlar dağılmaya başlamıştı.

    Kawa çocukları ve eşini hemen oradan uzaklaştırıp, caddenin karşı tarafına geçirdi. Çocuklarına eğilip bir kaç şey tembihledi ve tekrar olay maaline yöneldi.

    Sensuka'nin etrafına adamlar toplanmış , kadınlar bir kenara çekilmiş, korku ve panik içerisinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

    Maihama, Urayasu 279-8511, Chiba Prefecture Japonya

    - - -


    6 saat önce;

    "Bay Bartley, dediğiniz gibi suları.."
    "Aptal.. kaç defa dedim sana, hımm?, bir daha asla deneyler hakkında.." , "tamam anladım! Bana biraz, erik kökü getir?"
    "Seradan mı efendim?"
    "Manavdan getirmeyi düşünmüyorsun değil mi Volney?"
    "Peki efendim.."

    -Eğer başka bir zeki adam daha bulsam bu aptalı, burada asla barındırmayı düşünmüyorum. Ama sorgusuz itaat ededecek böyle zeki bir aptal daha bulamam heralde.- - -

    -Bay Bartley harika bir bilim adamıydı. Fakat katil diye adlandırabilirsiniz. Bilim için bir değil bir milyar insan ölecek olsa, gözünü kırpazdı, ve bunu dünyanın yarısı öleceğini bilse bile, mutlaka yapardı.- -

    Dr. Bartley duvarda ki saate baktığında 07.46.09'du çoktan geride bırakmıştı. Yan tarafta ki diğer analog saate baktı. New York'a göre saat 21.46 geçiyordu.

    Dr. Farklı 7 ülkeye, su içerisinde yapmış olduğu deneyi dağıtmış, "ışınlama" diye tabir ettiği, veyahutta solucan deliğinden zaman dilimlemesini yapmaya çalışıyordu. Hatta fare deneklerinde, yapmış olduğu deneylerle, bir kafesten bir odaya taşımayı başarmıştı. Fakat bu her farede geçerli değildi. Bazıları patlıyor, kanlar etrafa ketcap gibi dağılıyor... bazıları baska bir noktaya ışınlanıyor veya kayboluyordu.

    Bunu farklı ülkelerde ki yedi ayrı insan üzerinde denemeye karar verdi. Bütçe büyüktü, destek veren Hindistan istihbarat örgütünden geliyordu.

    Ingiltere'de yapmış olduğu deneylerde başarısız olunca, ülkeden dahi kovulmasına sebep olmuştu. Volney Almanya'dan kaçarak gelmesi, daha sonra Dr. Bertley'i bularak ona bir öneri sunması için, Hindistan istihbaratı, Volney'i kullanmış, ve her gelişmede istihbaratı bilgilendirme karşılığı, ona hardmoon (uyuşturucu) sunuyorlardı.


    Hindistan’ın güneyinde yer alan baş döndürücü bir tropikal cennettir.Kerala’da Kovalam Plajı’nın kayalıklarına çarpan Umman Denizi dalgaları.
    (Dağın derinliklerinde, gizli bir geçit bulunmaktadır. Bir geçit denizin altında diğeri ise, dağ eteklerinde bir yerde yer almaktadır.).

    Gat dağları Hindistan

    - - - -

    Nalan uyuyordu, Mert mavileşmiş gözlerini açtığında annesine seslendi, fakat Mert'e hiç bir şekilde karşılık vermedi. Beyaz iris, kornea ve siyah gözlerinin tamamı maviydi. Etrafına bakındığında griye boyanmış dört duvardan başka bir şey yoktu. Kahverengiye çalan iğrenç bir kapıya baktı ve bekledi. Tekrar annesine döndü ve uyamdırmaya çalıştı fakat başaramadı. O anda bir kaç demir şırank.. sesleri ile kapının açılma sesi..

    "Demek uyandın, ufaklık!"
    Fakat odaya Volney giremedi. Odanın sadece bir metre kadar içerisindeydi ve ufaklık nasıl yapıyor bilmiyorum ama, deney işe yaramış, Mert'e fazladan güç ve duyular hediye etmişti. Buna kapının ve de duvarın ardını görmekte dahil.

    Gat dağları Hindistan..

    - - -

    Azerbeycan'a bir paket bırakılmak istenmişti. Hindistan'dan İstanbul, oradan da Baküye geçeçek olan adam, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, çanta kontrolleri sırasında su şişesini elinde tutuyordu. O arada masada olan Nalan'ın suyunun yanına bırakma ahmaklığını gösteren, Nilmakovic su şişesini karıştırıp, yanlış şişeyi aldığı gibi uçağa binmişti.

    Nalan su şişesini hiç farkında olmadan almış, karışıklığı fark etmeden Mert'in su istemesinden dolayı bir kaç yudum içirmiş, bir yudumda kendi içmiş, Antep uçağının yolunu tutmuştu.

    Sabiha Gökçen Havalimanı İstanbul

    - - - -


    Volney koşarak Dr. Bertleyin bulunduğu Laboratuara girer girmez..

    "Dr. BERTLEY başardık..."
    "Neyden bahsediyorsun?"
    "Efendim Deney başarılı oldu!"
    "Ne?"

    Dr. Bertley yerinden fırladı ve saate baktı o anda 13.25.57

    "Bu harika, hangi odadalar?"
    "Dört numaralı.."

    Dr. BERTLEY; koşarak laboratuardan çıkıp odaya yöneldi..

    Volney; Dr Bertley'in peşinden koşup bir şeyler söylemeye calişıyor. " Efendim.. Dr. Berl..". Sesini duyurmaya çalışsa da onu duymamazlıktan geliyordum. Veya bu mucizeye şahit olmak için, Volney duymuyordu.

    Dr Bertley odanın kapısını acar açmak içeriye bir hışımla daldı. Ve ani bir güç geldiği gibi geri fırlattı.. Dr. BERTLEY, Volney'in üzerine uçmuş, kafasının arkasını, Volney'in ağzına ister istemez çarpmıştı.

    Dr. Bertley yerinden kalkamadı ve tam bir şok haliydi. Bir ayağının üzerine oturmuş, diğer ayağı yere dik vaziyette oturuyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyordu. Volney'i unutmuş, hatta onun arkasında olduğunun bile farkında değildi. İnlemelerini bile duyamıyordu. Sanki sağır olmuş gibiydi.

    Volney ağzını tutmuş, ağzından eline dökülen dişlere bakıyordu, göz yaşlarından kaç tane olduğunu sayamasada üç olduğundan adım gibi emindi.

    - - - -

    Annesi halen uyku veya baygın bir haldeydi. Mert ağlamaya başladiğında, kapı kilitlerini açıp kapatıyordu. İçgüdüsel olarak savunmaya geçmişti..

    Kapıyı öyle bir sert kapatmıştı ki, kapının ardında hol de yatan Dr. BERTLEY ve Volney'in sağır olacağı türden bir sesti.

    Mert'in duyuları kendisinden çok annesini korumaya almıştı. Şuan bildiği tek tehtid kapının ardından geldiğiydi. Kapıyı kapadıktan sonra yaptığı ya da yapmayı bildiği tek şey, kapı kolarının ve kilitlerinin, saniyede en az on defa kapı kasasına sertçe ve tehtidkâr bir tavırla 1 dakikadan fazla açıp kapatmasıydı.

    Mert'in ten rengi açık mavi rengi almıştı, gözleri...

    Blue Baby...
    Mavi bebek!
    - - - -

    Dr. Bertley odasına döndüğünde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu..

    Ve döngü başladı...
    Kadim TATAROĞLU

    Umarım beğenmişsinizdir
    Bu hikaye beni bayağı bir zorladı...
  • “Sessizlik en güzel dinlenmedir.
    Sözlerden yoruldum.
    Kelimeler nefes olup çıkmazsa ağzından susarsın.
    Ucu bucağı olmayan bir tabiatın içinde tek bir kelimeyi beklersin tekrar yaşanan ana dönmek için.
    Seni anlayan bir söz yaklaşır nihayet.
    O tek bir kelime.
    Allah’ın güzel ismiyle, kalbin yeniden çarpmaya başlar.
    Yazının harfleri, insanın nefesi.
    Bu yüzden Kur-an’ı Kerim okuyunca nefes alıyor insan.”
    Şu ağacın altında biraz Kur’an okuyalım mı?
    #Şems
  • DIKKAT DUYGUSALLIK ICERIR GOZYASLARINIZA HAKIM OLAMIYABILIRSINIZ.

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Sabah yediden gece yarısına kadar, belli saatlerde kullanmam gereken bir çok ilaç var. Alzheimerle karıştırılır hastalığım. Unutkan biri değilim fakat bakışlarım donuk olur bazen, ağzım sıkça kurur, sesim cılız çıkar ve ha deyince yürüyemem; bir durdum mu bir iki saat durduğum oluyor son zamanlarda!

    Tam üç yıl oldu torunumu yitireli. Halsizlikten ve vücudundaki ağrılardan şikayet edip, tetkikler sonucunda kendisine kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra mektuplarımı yollayamayacağım bir yere gitti…

    Mektuplar yazıyorum İsmail`e; bazen uydurma da olsa iyi haberler veriyorum kendimle ilgili ve beraber çekildiğimiz fotoğrafın başucunda okuyorum mektuplarımı ona. İsmail`e yazdığım son mektubu okuyacağım size; onun da sizinle paylaşmamı isteyeceğinden emin olarak.

    İsmail,

    Pır pır ediyor kalbim bu mektubu yazarken. Pikapta yine Zeki Müren plağı çalıyor tahmin edeceğin gibi. Sana teşekkür etmek istiyorum; odanda, kendi başına kaldığında rock dinleyen sen, benimle sanat müziği plakları dinledin ve bir kez olsun sitem bile etmedin bana.

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Hatırlıyor musun İsmail, bir sabah, kahvaltıda, “Şimdi Uzaklardasın” şarkısını söylüyordu Zeki Müren. Sen bana demiştin ki, “babanne, bu akşam seni rock bara götüreyim mi?” “Deli deli konuşma, benim ne işim olur öyle yerlerde!” diye çıkışmıştım sana. Gülümsemiştin… “Çok isterim bana eşlik etmeni” demiştin de, yine azarlamıştım seni.

    Odanda, senden kalan hatıralara usulca dokunurken, gittiğin rock bara ait kartviziti gördüm geçen gün. Varlığında fark edemediğim önyargılarımı, tutuculuğumu yokluğunda fark edebilmek acıtıyor içimi… Evden zar zor çıkabilen ben, bayram günüymüş gibi giyinip kuşandım dün akşam, taksi çağırdım ve zemin katta oturmama rağmen, evin kapısından çıkıp da taksiye binene kadar sanırım on beş dakika geçti. Şöför bey de, kapıcımız da bana yardım etmek istedi fakat kabul etmedim bunu. Dün akşama dair sana anlatacağım her şeyi tek başıma becerdim!

    Dilim dönmedi rock barın adına;Türkçe ve İngilizce karışımı bir adı vardı ve adresi de ezberleyemediğim için doğrudan kartviziti uzattım şöför beye, “kartvizitte yazılı yere gideceğiz” dedim. Şaşkınlıkla baktı adam, “ne yapacaksınız orada?” diye sordu. “Rock dinlemek istiyorum” dedim. Normal karşılamayacağını tahmin ediyordum zaten bu durumu! Neyse, başka bir şey demedi ve yol boyu Ferdi Tayfur dinleyerek ulaştık mekana. Zar zor indim taksiden yardım teklifini reddederek. Baston da işe yaramıyor artık; sanırım yürüteç kullanmalıyım. Birkaç basamak çıkmam gerekiyordu bardan içeri girmem için. Korktum İsmail; çok korktum basamakları ağır ağır çıkarken…

    İçeri girdiğimde loş bir ışık, beynimi delercesine bir elektro gitar sesi, başlarını bir o yana, bir bu yana sallayan gencecik insanlar ve bir çok bira şişesi…İlk hissettiğim, gözlemlediğim bunlardı. Kapıda kalakaldım… “İsmail, neredesin?”dedim…”Babannen geldi İsmail” dedim…Bir anda bir çok bakış yöneldi üzerime. Gençlerden biri, “ohaa, gelene bak!” dedi. Bir başkası, “hanginizin ninesi lan bu?” dedi; gülüşmeler, alaylar, beni süzmeler…Bir barmen geldi yanıma, “teyze, yanlış geldin sen; koluna gireyim de çıkartayım seni” dedi. “Hayır” dedim, “doğru geldim, rock dinleyeceğim” Güldü, “yapma teyze, burası sana göre değil!” dedi. Kolumdan tuttu.”Bırak beni” dedim. Sesimi duyuramıyorum da; hem müzik, hem de biliyorsun, sesim bazen çok cılız çıkıyor hastalıktan ötürü. Anlamadı, birkaç kez dedim “bırak beni” diye. Bıraktı…Gözüm seni aradı İsmail… Yadırganacağımı biliyordum fakat içine girmeyince anlayamıyor insan. Öyle çok iğnelediler ki, öyle çok alay ettiler ki benimle… Ve birden müzik kesildi. Solist kadının bana doğru geldiğini gördüm. Hışımla geliyordu benden yana, korktum, elimle yüzümü kapadım…Öyle bir bağırdı ki, “insan mısınız be, ne istiyorsunuz teyzemden!” diye. O bağırdıkça, o kızdıkça nasıl rahatladım biliyor musun İsmail! Fakat elim yüzümdeydi hala ve gözlerimi kapamıştım…”Korkma teyzem” dedi kadın. Elimi çekti yüzümden. “Hadi aç gözlerini teyzem” dedi. Açtım…Kimseden çıt çıkmıyordu. “Hoş geldin, ben Pınar” dedi gülümseyerek. “Hoş buldum kızım” dedim. “Nereye oturmak istersin söyle, doluysa bile boşaltırız!” dedi. Baktım masalara öylece, bütün masalar doluydu ve herkes bana bakıyordu, “Boşver bu şerefsizleri, gel seni sahneye çıkartayım, yanımda otur” dedi. “Yok kızım, sağol, oturt beni bir köşeye” dedim. Duymadı beni. Tekrarladım yine birkaç kez. Bir genç adam çıkıştı Pınar`a, “sen kime şerefsiz diyorsun!” dedi. Bir masadan bira şişesi aldı Pınar, çarptı masaya, ikiye bölündü şişe, bira masaya döküldü olduğu gibi. “Pislik herif, fırlatayım mı bunu yüzüne !” dedi. “Sakin ol be, tamam, yok bir sorun “derken, bu sefer adam kapamıştı eliyle kendi yüzünü. Beraber sahneye çıktık Pınar`la. “Teyzem, seni zor duyuyorum, dur bir yaka mikrofonu takayım sana “ dedi. Yanımdan ayrılmasıyla gelmesi bir oldu sanki. Bluzumun üst kısmına küçük bir mikrofon taktı. “Herkes adına özür dilerim senden, misafirimizsin teyzem, rahat ol benim yanımda” dedi. “Teşekkür ederim kızım” dedim. Korkum geçti iyice. “Biliyorum beni yadırgadınız” dedim. “Seni kim yadırgadıysa, bir parça delikanlıysa söylesin yüzüme!” dedi Pınar. Kimseden ses seda yok! “İsmail çok gelirmiş buraya; hem kendim için, hem de onun için geldim” dedim. “İsmail kim?” diye sordu. “Torunum” dedim, “üç yıl önce vefat etti” dedim…”Başın sağolsun teyzem” dedi, “ben bir aydır sahne alıyorum burada” dedi. “Beni getirmek istemişti buraya da ben istememiştim” dedim. Helal olsun İsmail`e!” dedi. Sarıldı bana. “Helal olsun sana da teyzem, geldin işte” dedi. Elimi öptü…Birden alkış sesleri koptu kıyamet gibi! Benimle alay edenler bile alkışladı beni. “Soft rock sever misin?” diye sordu bana. “Sen söyle kızım, dinlerim ben” dedim. Yine gülüşmeler; ama kaba saba değil öyle. Gülümsedi Pınar. “İsmail için söylüyorum teyzem” dedi. Konuşur gibi, hatta mırıldanır gibi, sakin sakin söylemeye başladı şarkısını.

    Karalara büründük
    Kıyılara varmalı
    Bizi mahvetti şehir
    Artık mavilenmeli

    Bir gemiye binelim
    Derya deniz gezelim
    Zaman,mekan silinsin
    Kendimizden geçelim

    Bir parça incelik beklediğimiz
    Bir parça mutluluk dilediğimiz
    Bir parça özgürlük istediğimiz
    Bir parça da sevda düşlediğimiz

    El yazımızla yazmalı artık…

    Yıprandık be yıprandık
    Buralardan göçmeli
    Dünya üç günlük dünya
    Artık yenilenmeli

    Bir buluta girelim
    Yağmur olup düşelim
    Yeryüzüne değil de
    Yar yüzüne değelim

    Bir parça incelik beklediğimiz… diye süren bir güzelim şarkı…

    “Sevdin mi teyzem?” dedi Pınar. “Ne rocktı bu?” dedim, “Soft rock teyzem” dedi. “Güftesi, bestesi kimin?” dedim. “Ben kendi şarkılarımı söylüyorum teyzem” dedi. “Aferin sana kızım” dedim. Orkestra, Pınar, gençler, barmenler, herkes beni sahiplenmişti; böyle hissettim bir anda. Birkaç şarkı daha söyledi Pınar. Hepsi çok güzeldi. Ah İsmail, hayatta olaydın bu kızla evlenmeni çok isterdim!

    “Şimdi, benimki gibi bir mikrofon vereceğim sana teyzem” dedi Pınar. Şaşırdım. “Beraber bir şarkı söyleyeceğiz” dedi. “Ben söyleyemem kızım, sesim çıkmıyor zaten” dedim. Duymazlıktan geldi beni. Tutuşturdu elime bir mikrofon. “Söyle teyzem, ben eşlik ederim sana “ dedi. Utandım…”Ben sanat müziği severim “dedim. “Söyle be, sanat müziği söylesin teyzem “dedi. Seni düşündüm İsmail…Boğazım düğüm düğüm oldu… Birden alkış sesleri…Baktım gencecik canlara, her biri İsmail`di sanki, her birinde seni gördüm…

    “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu…”

    Sesime Pınar`ın sesi eklendi, Pınar`ın sesine bardaki gençlerin sesi eklendi, onların sesine senin sesin eklendi İsmail…

    “Hiç ayrılamam derken kavuşmak hayal oldu…”

    Ağladım İsmail; ben ağladım, Pınar ağladı, gencecik çocuklar ağladı… Sarıldılar bana İsmail, öptüler elimi, saçımı okşadılar, babanneni çok sevdiler İsmail…

    Pınar, kendisi bıraktı beni eve dün gece. Bende kaldı, ona baktıkça seni yad ettim. Kahvaltımı hazırladı bu sabah; kahvaltıda soft rock şarkılar dinledik beraber… Bana “babanne” dedi… Çok mutlu oldum ben…

    Babannesiyle sanat müziği plakları dinleyen ve kış için kurutma hazırlayan yirmi üç yaşındaki gencecik bir adamın nefesi nasıl tükenir, gözü nasıl kapanıverir diye çok düşündüm ve küçük bir sebep buldum kendimce.

    Senin ruhunda sanat müziğinden de, rocktan da,bütün müziklerden de çok ayrı bir müzik vardı; evrenin müziği vardı senin ruhunda. Ruhunda böyle bir müzik olanlar, ruhundaki müzikle yaşamı, doğayı, evreni hissedenler öyle nadir, öyle naif ki, senin gibi çekiliveriyor canları bu dünyadan.

    Benim seçimlerime, yaşam tarzıma, dinlediğim müziğe hep saygılı oldun sen fakat ben beceremedim bunu. Senin ruhunda hissettiğin müzik öyle sarıp sarmalayıcı, öyle barışçıl ve evrensel ki, ben, müziği, duyduğum ve duyulabilen müziklerden ibaret sanmışım bunca yıldır.

    Senden özür diliyorum İsmail; ruhundaki müzikle, ruhundaki yaşamla, doğayla, evrenle yaşayan ve yaşamış bütün canlardan özür diliyorum. Beni affet sevgili torunum, beni affedin canlar…

    Bana, “sen de kimsin?” der gibi baktığınızı hissediyorum. Ben İsmail`in babannesiyim. Seksen yaşında, parkinson hastası bir kadınım. Kalan ömrümü ruhumda dirilen müzikle geçireceğim.

    Seksen yaşında öğrendim müziğin evrensel olduğunu; bana ne mutlu ki, huzur içinde öleceğim…

    Ergür ALTAN
  • Uzun zamandır kitap okumuyordum. Evlilik gibi bir süreçten geçtim. Elime aldığım ilk kitabın da çok sürükleyici olması ilk tercihimdi. Yorumlara bakmadan aldım kitabı. Böyle realist bir anlatım ancak böyle akıcı olabilirdi. İlk Türk kadın tiyatro sanatçımız Afife Jale. Onun ve emeklerinin yok olma yok sayılma süreci. Bağımlı olması. İlk kez bir kitapta bir karaktere bu kadar kin doldum. Doktor doktor. Tek başına bir hastan köşesinde ölmesi ve daha acısı bunun kendi tercihi olması. Bazı insanlar ölüme bilerek gidiyor Afife bunlardan biri. Afife ve Ziya. Bilerek yok sayılan bir aşk. Kitapta tüm duygular bilerek yapılıyor. Ölüm sahnede emekleri olan bir sanatçıyı yok sayma. Bazı bölümler gerçekten gözümden yaşlar aktı. Çok can alıcıydı. Araştırmalarım sürüyor. Okuma maratonuna geri dönmek beni daha çok mutlu etti. Yeni kitaplarda görüşmek dileğiyle..
  • Düğmesi açılan yeleğini ve botlarını çıkardı ama gömleğini çıkaracağı sırada, Lizzie onu durdurdu. “İzin ver ben çıkarayım.”

    Sesindeki derinlik, Patrick’in içini ısıttı ama asıl heyecanı, Lizzie’nin elleri bedenine değdiği anda yaşayacaktı.

    Lizzie, ellerini Patrick’in gömleğinin altına itip, parmaklarını, kamında ve göğsünde gezdirdi. Parmak uçlarını kaslarında dolandınp, hafif dokunuşlarıyla Patrick’i çıldırtıyordu. Patrick’in teni sıcacık oldu ve Lizzie’nin dokunuşlarıyla alev alev yanmaya başladı. Lizzie, gömleği ağır ağır çıkarıyordu.

    Patrick’e neler çektirdiğinin farkındaydı. Aynı oyunu Patrick’in pantolonunun iplerinde de yapmaya başladığı sırada, Patrick onu bileğinden tutup durdurdu. “Benim sıram,” dedi.

    Patrick, Lizzie’nin önünde diz çöktü ve ellerini Lizzie’nin bacaklarında gezdirip, parmaklarını yıpranmış elbisesinin altına doğru itti. Uzun ve şekilli bacaklannı okşarken, eteği de bir yandan yukarı doğru itiyordu. Lizzie’nin teni kadife gibiydi —inanılmaz derecede pürüzsüz ve kaygandı. Bu konuda aralarındaki uyumsuzluk inanılır gibi değildi ama bu, Patrick’i endişelendirmiyordu. Lizzie, küçük ve hassas olabilirdi ama tam Patrick’e göreydi. Patrick, onu dağıtmak istese bile —Patrick bunu düşünürken yaramaz bir çocuk gibi gülüyordu— başaramazdı.

    Patrick, Lizzie’nin pürüzsüz tenini boydan boya okşadıktan sonra, bacaklarına öpücükler kondurmaya başladı. Yavaş yavaş kasıklarına doğru ilerliyordu. Lizzie’nin kokusu, içine işliyor, onu deli gibi arzulamasına neden oluyordu.

    Patrick, kasıklarının zonkladığını hissediyordu ama beklemesi gerekiyordu.

    Patrick, hedefine doğru yaklaştıkça, Lizzie’nin bacakları titremeye, nefes alışverişleri hızlanmaya başladı.

    Patrick, başını Lizzie’nin bacaklarının arasına gömmek ve tadını içine çekmek istiyordu ama kendisini ağır olmaya zorladı —Lizzie’nin her anın tadını çıkarmasına izin vermeliydi.

    Lizzie refleks olarak bacaklarını birleştirdi ve bedeni kaskatı kesildi. Patrick bacaklarını yeniden araladı.

    “Hayır,” dedi Lizzie. “Tabii ki bunu...”

    Bir nefes aldı. Patrick’in dili, tam da kasıklarının orta yerinde dolanmaya başladığında, daha fazla konuşamadı.

    Patrick gözlerini kapatıp, inledi. Lizzie’nin tadını ve kadınsı kokusunu içine çekip, ardından da dudaklarını üzerinde gezdirmeye başladı.

    Lizzie, bacaklarını hissedemiyordu. Patrick, dilini içeri doğru iterken, Lizzie onu omuzlarından tutuyordu. Lizzie yumuşacık ve sıcaktı. Ipıslaktı. Ve tadı mükemmeldi.

    Lizzie, Patrick’in omuzlarını sıkıca tutuyordu. Patrick onu okşayıp, aklını başından alıyordu.

    Lizzie’nin inlemeleri daha da canlı bir hal aldı. Patrick, kalçasını tutup, onu dudaklarına iyice yaklaştırdı. Dilini daha derine itip, sakallarını tenine sürterek, Lizzie’nin daha fazla zevk almasını sağladı. Lizzie’nin kaskatı kesildiğini fark etti. O anda bedeninde kasılmalar başlamıştı.

    Lizzie’nin inlemeleri kulaklarında yankılanırken, kendisi de boşalmamak için çabalıyordu.

    Lizzie’nin kasılmaları sona erdiğinde, Patrick sonunda elbisesini tamamen çıkardı ve onu yatağa yerleştirdi. Çıplak ve bitkin bir haldeydi. Bakıştan yumuşacıktı ve yanakları kıpkırmızı olmuştu. Patrick, onu daha önce hiç bu kadar güzel görmemişti.



    Kalbi, yepyeni duygular ve şaşkınlıkla yanıp kavruluyordu. Hayatında daha önce hiç böylesine güzel bir his yaşamamıştı.

    Bir dakika daha bekleyemeyeceği için pantolonundan kurtulup, Lizzie’nin bacaklannın arasına geçti.

    Lizzie, Patrick’i omuzlarından tuttu ve içine girdiği sırada, sevgi dolu mavi gözleriyle onu izledi.

    Patrick, Lizzie’yi izlemeyi, gözlerinin ve dudaklarının arzuyla aralanmasını ve içine girdiği sırada nefes nefese kalışını görmeyi seviyordu.

    Lizzie, tam Patrick’e göreydi. İçine girerken çok dar olduğunu fark ediyor ve bu, ona kendisini çok iyi hissettiriyordu.

    Patrick inleyerek içine girdi. Onu tamamladı. Kasıklarındaki gerginlik had safhadaydı ama bu anı uzatabildiği kadar uzatmak istiyordu. Ona sahip olduğu tüm sevgiyi hissettirmek istiyordu.

    Tek eliyle, Lizzie’nin yanaklarını tutup, onu hafifçe öptü. Bunun ardından daha sert hareket etmeye başladı.

    Ona doyamıyordu. Yumuşak tenini hissetmek istiyordu.

    Lizzie’nin huzursuzluğunu ve tutkusunun giderek arttığını fark edebiliyordu. Elleri Patrick’in sırtında, kollarında dolanıyor, onu giderek daha sıkı tutuyordu.

    Patrick, daha önce hiç böyle hissetmemişti. Bir insanla hiç bu kadar uyum içinde olmamıştı. Lizzie’nin aldığı zevki hissedebiliyordu.

    Patrick’in kalbi deli gibi atıyordu. Kasıklarındaki baskı iyiden iyiye artmıştı. Daha hızlı ve daha sert bir şekilde gidip, gelmeye başladı. Lizzie’nin kalçası da onunla senkronize olarak hareket ediyordu.

    Patrick’in hissettiği zevk giderek arttı.

    Ah Tanrım, evet.

    Patrick çıldırmak üzereydi. Lizzie’nin nefes alışverişleri de hızlandı. O da çıldırıyordu.

    Gözleri birbiriyle buluştu ve birden her şey paramparça oldu. Lizzie’nin bedeni kasılıyor ve çığlıklar atıyordu. Patrick, bir kez daha içine girdi ve ardından inleyerek zevkin doruğuna vardı. Derin bir zevk dalgasına kapılırken, kendini tamamen Lizzie’ye bıraktı. Lizzie, onun sadece bedenine sahip olmamıştı. Ruhuna da sahip olmuştu.

    Hem de sonsuza kadar...


    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti.
    Patrick’in iri ve güçlü bedenini hissedebiliyordu. Tanrım, Patrick’in bedeninin kendisini sardığını hissetmeyi seviyordu. Patrick’in kaslı ve güçlü kolları, kalın ve sert bacakları, granit kadar sert göğsü inanılır gibi değildi. Bedeni sıcacıktı.

    Lizzie’nin boynunu öptü. Sıcak dudakları ve nemli dili, Lizzie’nin içini gıdıklıyordu. Büyük ve nasırlı elleri ile Lizzie’nin göğüslerini avuçlayıp, okşuyordu.

    Lizzie daha önce hiç bu kadar arzulandığını hissetmemişti. Kendini güzel, çekici ve özgür hissediyordu. Utanıp, anm tadını çıkaramamasına neden olacak hiçbir şeye izin vermiyordu. İstediğini almıştı. İstediği Patrick’ti.

    Patrick, daha derinlere giderken, kendisini ona bastırdı. Erkeksi kokusu Lizzie’nin başını döndürüyordu.

    Bacaklarının arasındaki sızı giderek arttığı için inledi. Zevk dalgalarını tüm bedeninde hissediyordu. Islanmıştı. Onu istiyordu. Tüm bedeni, Patrick’in dokunuşları için ölüyordu.

    Asla uyanmak istemiyordu.

    Hareketleri daha da coşkulu bir hal aldığında, Lizzie’nin inlemeleri de yükseldi. Artık tek bir hedefe kilitlenmiş gibiydiler.

    Cennetin kapıları önünde açıldığı sırada, Lizzie’nin nabzı deli gibi atıyordu. “Ah, Tanrım... Evet!”

    Bacaklarının arasındaki sızı dayanılmazdı. Patrick, daha derinlere girdi. Zorlukla nefes aldığını ve inlediğini duyabiliyordu.

    Onu daha sert bir şekilde öpmeye başlamıştı. Sakalı, Lizzie’nin ensesinde dolaşıyordu.

    Bu kadarı fazlaydı. Lizzie’nin kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Nefesi kesiliyordu. Kendinden geçmeye başladı.

    “Evet tatlım,” diye fısıldadı Patrick. “Gel bakalım.” Sesi kısıktı ve nefes nefese konuşuyordu. “Tanrım, mükemmelsin.”

    Lizzie, zevk dalgaları arasında hiçbir şey düşünemiyordu. Baştan ayağa kadar tüm bedeninde kasılmaları hissetti. Her yerinde...

    Patrick bir kez daha içine girdi ve iyice derine gidip, beliyle daireler çizmeye başladı. Bu, Lizzie’nin aklını başından aldı —daha önce hiç tırmanmadığı bir zirvedeydi.

    O sırada Patrick de zirveye çıktı.

    Kasılmaları sona erince, Patrick, Lizzie’yi göğsünün sıcak ve korunaklı zırhına yasladı. Hâlâ içindeydi. Bitkin düşmüşlerdi.

    Lizzie, derin bir nefes verdi. Bu şekilde sonsuza kadar kalabilirdi.

    “Uyandın mı?” diye mırıldandı Patrick kulağına.

    Lizzie güldü. “Şimdi uyandım.”
  • Kendini ona bıraktı. Göğüsleri, Patrick’in güçlü göğüs kafesine yaslanmıştı. Kendini güvende hissetti ve o an için arzulanan biri olduğunu düşündü.
    Bunu hissetmek istemesi çok mu kötüydü? Ona yakın olmak için can atması? Bir adamın arzu edeceği bir kadın olduğunu düşünmesi?

    Ya Patrick beklediği adamsa?

    Patrick’in teninde gezinen ılık nefesini hissedip, içini çekti. Dudakları çok yakındı ama Patrick ona zaman verdi. Hem de çok uzun bir zaman. Lizzie düşünmek değil, hissetmek istiyordu. Sonuçlarını düşünmeden anın tadını çıkarmak istiyordu.

    Arzuları, soğuk ve sert gerçeklerle çatışıyordu. Ama bedeni onu dinlemiyordu. Patrick’i istediğini alması için davet edercesine, elini onu boynuna doladı. Kendini, ilk andan beri aralarında var olan aleve bıraktı.

    Sadece bir an için, diye söz verdi kendine. Tek bir öpücük. Kuzeninin odasındaki o günden beri başka bir şey düşünemi-yordu. Patrick’in dudaklarının kendisine hafifçe dokunuşu, daha fazlası için yanıp tutuşmasına neden oldu. Görevini yapacaktı ama önce dudaklarına değen dudaklarının tadına bakması, bunun nasıl bir his olduğunu anlaması gerekiyordu. Sadece bakışıyla bile dizlerinin bağını çözen bu adamın tadına bakması...
    Patrick, dudaklarını onun dudaklarının üzerine kapattı ve bir an için her şey durdu. Az sonra olacakları tahmin ederek gerilen tüm sinir uçları, adeta saf bir keyif dalgasıyla patladı. O anda önemi olan tek şey, dudaklarının üzerinde hissettiği kadifemsi yumuşak dudaklardı. Kendisini öpen o güzel dudaklar. Birbirine karışan nefesleri. Tutku ve arzuyla dolu bu birleşme.

    Tanrım, Lizzie’nin hayal ettiğinden daha güzeldi.

    Tüm bedeni ona dokunmak için eriyip bitiyordu. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Lizzie dünyanın ayaklarının altından kaydığını, bir keyif denizinde boğulduğunu hissediyordu.Dudaklarını araladı ve Patrick’in inlediğini duydu. Bu öpüşmeden tek etkilenenin Lizzie olmadığı anlaşılıyordu. Patrick’in parmakları, Lizzie’nin ensesinde dolandı ve onu kendisine daha fazla çekiyordu. Sanki onu ağır ağır ve tamamen içine çekecekti. Tamamen...Patrick’in dili, Lizzie’nin dudaklarının arasından kayıp, Lizzie’nin kendinden geçmesine neden oldu.
    Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki Lizzie olanlara, istese de engel olamazdı. Kanında gezinen bu tutkuyu daha önce hiç hissetmemişti hissettiği arzu çok doğaldı. Hava gibi, su gibi ona da ihtiyaç duyuyordu.Ona yaklaşmak yetmiyordu. Bedeni, onun bedeninde erimedikçe bu yakınlık ona yetmeyecekti. Patrick, içine girip, kendi adını sayıklayana kadar... Onu sevene kadar...

    Patrick’in diliyle buluşturuyordu. Lezzetli tadını içine çekiyordu.
    Patrick homurdandı ve onu daha sert öpüp, bedenini kendisine doğru daha fazla çekti. Lizzie kendinden geçmiş gibiydi. Göğüsleri birbirine değiyordu. Belleri de. Lizzie’nin yumuşak kıvrımları, Patrick’in sert granitten yapılmış bedenine değiyordu... Patrick onu bacaklarının arasına yerleştirip, sertliğini hissetmesini sağladı.
    Tanrım, çok büyüktü ve bedeninin diğer yerleri gibi taş gibi sertti. Bunu hissetmek, Lizzie’nin bedeninin kasılmasına neden oldu. Her yerine değmek istiyordu. Onun içine girdiğini hissetmek... Onunla özgürce birleşmek...Lizzie’nin bedeni arzuyla yanıyordu. Dudaklarını iyice araladı. Dili çılgın bir tempoda hareket ediyordu. Patrick’in dudakları da artık daha az nazik, daha çok arzuluydu. Sert çenesi, Lizzie’nin narin teninde geziniyordu. Patrick, Lizzie’nin göğüslerini iri ellerinin arasına aldı ve Lizzie’nin kendini arkaya doğru bırakmasına neden oldu. Elleri, yumuşak göğüslerinde gezinirken, dili de dudaklarının arasında ilerliyordu. Lizzie’nin teninde dolanan kesik nefesleri, kızın titremesine neden oluyordu.
    Patrick’in kontrolünü ağır ağır yitirdiğini hissedebiliyordu. Yavaş ve kibar hareketlerinin, kendisininkine benzer bir hal aldığını hissediyordu. Patrick’in elleri, sırtında, kalçasında, belinde geziniyordu. Onu kendisine doğru çekip, kendinden geçiriyordu. Lizzie inleyip, Patrick’in omzuna tutundu.Nefesi iyice hızlanmıştı. Kalbi deli gibi atıyordu.Patrick onu bir kez daha öptü. Bu kez daha ısrarcıydı. Elleri Lizzie’nin saçlarında, dili dudaklarının arasında geziniyordu. Başı dönene kadar öptü onu. Dizlerinin bağı çözülene kadar.Yere yatıp onun bedenini üzerinde hissetme isteğinden başka bir şey düşünemeyene kadar.
    Lizzie’nin bedeni iyice gerilmişti. “Tenin kadife gibi,” diye mırıldandı Patrick. Lizzie donup kaldı. Bu sözler, yüzüne buzlu su çarpmış gibi hissetmesine neden oldu.Ne yapıyordu böyle? Bu, sadece bir öpücükten ibaret olacaktı.