Başucumdaki saat 4.30' u gösteriyordu. Güneşin eli kulağında, birazdan doğacaktı. Dün bitmiş, yarın ufukta görünmüştü. Yataktan çıkabilirdim artık. Yatak odasından başka odalarda da bulunabilirdim. Nevresimlerin arasında uykuyu kovalamaktan vazgeçebilirdim. Onay çıkmıştı nihayet. Gece bitmek üzereydi çünkü. Uyumuyor olmanın sorundan sayıldığı saatlerin sonuna geliyorduk. Bir an sonra ışık her odaya doluşacak, uyuyan herkesi uyandıracak, ben de nihayet herkesten biri olacaktım.
Gece boyu benimle güreş tutmaktan bitkin düşmüş yorganımı geride bırakıp kalktım, perdeyi açtım. Sokak henüz karanlıktı. Bir kedi aradı gözüm. Yaşamın alelade şekilde sürdüğüne dair bir hatırlatma olacaktı bir kedi.
İçim kan ağlarken gülmeye, şarkı söylemeye, ıslık çalmaya başlıyordum. O kadar ki, kalbim, nihayet bu neşenin yalanına inanıyor, suya konan kuru çiçekler gibi titreye titreye canlanmaya başlıyordu.
Bazı insanların çok basit ama o âna dek hiçbir şekilde kelimelere dökemediği bir duyguyu tarif edecek sözcükleri nihayet bulduğunda yaşadığı belli belirsiz, muhtemelen mikro kimyasal vecd anlarını -beyin dokusunun derinliklerinde titreşen küçük ışıkları- hatırlıyorum. Başkasının kelimeleri bilincinize bu şekilde sirayet ettiği zaman küçük, kavramsal ışık lekelerine dönüşüyorlar. İlla aydınlatıcı olmaları gerekmiyor. Karanlık bir koridorda çakılan bir kibrit, gece yarısı yatakta içilen sigaranın yanan ucu, sönmek üzere olan bir şöminenin közleri: Bunların hiçbirinin başka herhangi bir şeyi ortaya çıkaracak ışığı yoktur. Başkalarının kelimelerinin de öyle. Ama bazen ufacık bir ışık karanlığın, kendisini çevreleyen meçhul uzamın, bildiğimizi zannettiğimiz her şeyi bürüyen devasa cehaletin farkına varmanızı sağlayabilir. Ve o farkındalık, karanlıkla uzlaşma hayatımız boyunca toplayıp toplayabileceğimiz tüm olgusal bilgilerden çok daha değerlidir.
Hans'ı bekleyen sınav nihayet bir formaliteydi, yüzeysel, şansa bağlı bir şeydi; sınavı başaramamanın utanılacak yanı yoktu, en iyi öğrencinin bile başına gelebilirdi bu; kendisi de böyle bir başarısızlığa uğrarsa şunu düşünmeliydi ki, Tanrı'nın her kulunun izlemesini istediği yol birbirinden farklıydı.
"Her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi."
Derken şunu da söyledi:
"Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur."
Nihayet şu sözleri mırıldandı:
"Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi, O'nu dinliyordur."
Şunu da dedi:
"Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. 'Es' bile bu perdeye kıyasla, 'ses'tir."
Yüzünde bir hüzün belirdi ve dedi:
"İnsanlara neyi söylediğimi ve onları neye dâvet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesini anlatmış, hepsini ney'e dâvet etmiştim. Kulağı olan işitti."