« Değişeceğiz; yasa bu... Ne şiirler yazdık, ne söylevler çektik bir zamanlar. Değişmeyen tek şey değişmektir de bu ülke niye değişmez? Öööööyle durur! Değişmedi mi? Daha ne olsun? Değişti işte!.. Öfff, çileden çıkıyor adam... En iyisi düşünmemek!.. Kötü toprağa düşmüşüz bir kez.»
Sayfa 8 - Everest Yayınları, 1. Basım: Ekim 2004·Kitabı okuyor
Nuh Usta, bir ziyaretçinin geldiğini Kaptan Diyavol Paşa'ya haber verdikten sonra Süleyman
Reis içeri girdi ve elini göğsüne götürüp hafifçe eğilerek selâm verdi. Suratı bir cüzâmlı kadar beyaz
olan Efendimiz, üşüdüğünden olsa gerek kızıl cüppesini sırtına almış, göğsünü kapatmaya çalışıyor,
ama sarı tırnakları fazlaca uzun olduğundan düğmeleri iliklere geçiremiyordu. Bunun için Süleyman
Reis'ten yardım istedi. Ancak Kırbaç Süleyman, anlatacaklarının verdiği heyecanla o anda yaptığı
işin ne kadar küçültücü olduğunu idrak edememişti. Bir yandan sırma göğüs atkılarını ilikliyor, bir
yandan da şunları söylüyordu:
"Tatbikat başarıyla sonuçlandı. Borda ateşiyle 25 gülleden ortalama 20 tanesi hedefe isabet
ediyor. Reisler, zâbitler ve porsunlar ne yapacaklarını biliyorlar. Tüfenkçiler de düzene sokuldu.
Benden istediğin şeyi yaptım. Artık yapamayacakları şeyi yapmayı biliyorlar. Hem de...
"
Fakat Kaptan Efendimiz o anda,
"Öfff! Yeter artık! Sıcak bastı! Çıkart şu cüppeyi! Çıkart! Çıkart!"
diye bağırmıştı. Afallayan Süleyman Reis iliklediği düğmeleri bu kez çözmeye başladı ama ilikler
çok dardı, içine sıkıntı basan Efendimiz Diyavol Paşa sinirli bir sesle ona şunları dedi:
"Demek yapamayacaklarını artık yapıyorlar, öyle mi? Peki yapmak istemediklerini yapmalarını
nasıl sağlayacaksın? Onlara yapamayacakları değil, yapmak istemeyeceklerini yaptırt. Artık her ne
olacak ise bu şeyi yapabilirlerse, Amat'ta benden sonraki ikinci kişi sen olursun. Seni 'koca reis' ilân
ederim. Haydi! Şimdi çık dışarı da, onların sadakatlerini ölç. Bakalım onlara söz geçirebilecek
misin? Güverte tekrar sende!"
Kırbaç Süleyman hem şaşırmış hem de sinirlenmişti. Seyir güvertesine inince küpeşteye yaslandı
ve az ilerideki balıkçı köyüne baktı. Sahilden biraz uzakta, elinde şarap testisi ile kayığında
Bir insanı tanımayı arzulamak, kof bir vaattir ve büyük külfet! Günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi, deşmeyi ve dermeyi gerektirir; kabukları kaldırabilmeyi ve altlarından ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi... Bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp, bu işe hiç kalkışmamak yeğdir.
… “Bundan böyle kalbindekinden başka hiçbir sese kulak asma! Ağaç yaprağıyla güzeldir. Günün birinde her fani gibi yaşlanacaksın. Bu ay yüzün kırışacak, bedenin buruşacak ve hâlin azalacak. Bu doğal değişimi sakın ha düşmanın sanma. Bilakis yüzünde beliren her çizginin ardından Allah'a şükret. Çünkü o çizgilerin her biri yaşadığın, yaşayacağın iyi ve kötü günlerin karışımından doğan bir iz olacaktır. Aynaya bakınca hatıralarını, tecrübelerini ve mazideki hislerini izleyebileceksin bu sayede. Günün birinde çocuklarına hatta torunlarına anlatacağın nice anıyı o kırışıklıkların arasından birer kitap misali çekip çıkaracak ve sayfa sayfa okuyacaksın. Asıl mühim olan, içini neyle doldurduğundur. Ruhunu, şu etrafımızı saran uçsuz bucaksız topraklar gibi düşün. Her bir karışını değerlendir. Ek ve biç. Rüzgâr esse de, kar yağsa da, zelzele olsa da istikrarı sürdür. Zaman denen yolda kayıp düşsen de kaderine teslim olma. Ayağa kalk ve yürümeye devam et! Oku, keşfet ve düşün... Unutma dışımız kabuk, içimiz özdür. Bize öz lazım. İnancını, dilini ve yurdunu her şeyin önünde tut."