Kız, adamın salladığı elinin iyileşmeye yüz tutmuş yaralarla kaplı olduğunu fark etti ve gevşek bir şekilde aşağı sarkan diğer eli ne baktığında, onun da aynı durumda olduğunu gördü. Hızlı ve dikkatli bir bakış, gencin yanağında bir yara izi olduğunu görmesine yetmişti. Alnına düşen saçlarının altından sırıtan bir yara izi daha vardı; bir üçüncüsü de aşağı doğru inerek kolalı yakasının altında gözden kayboluyordu. Yakanın güneş yanığı boynunda bıraktığı kırmızı çizgiyi görünce gülümse mekten vazgeçti. Belli ki genç adam sert kolalı yakalara alışık değildi. Bir kadın gözüyle baktığında ve üzerindeki ucuz ve kötü kesimli kıyafeti de aynı şekilde incelediğinde ise ceketi nin omuzlarındaki potları ve şişkin, sert pazularını belli eden bir dizi kırışıklığı görmeden edemedi.
Sonra döndü ve kızı gördü. Onu gördüğü anda, beyninin içindeki tüm hayal oyunları silinip gitti. Esin veren iri mavi gözleri ve altın sarısı gür saçları olan, solgun tenli ve bu dünyaya ait değilmiş gibi duran bir kızdı bu.
Bence bu uzaklıklar ne ise istikbal dediğimiz gelecek zaman da odur. Esrar ile dolu engin bir ufuk, ruhumuza karşı açılır durur. Gözümüz nasıl dalarsa duygumuz da o ufkun derinliklerine öyle süzülür. O zaman yalnız bir duygu... Fakat büyük, ışıltılı bir duygu ile kalmak için bütün varlığımızı vermeye can atarız. Koşarız, uçarız. Fakat ne yazık! Uzaklar yaklaşınca, özlediğimiz yere varınca görürüz ki değişen hiçbir şey yoktur. Kendimizi yine o yoksulluğumuzun dar çerçevesi içinde buluruz. Bu böyle gider ve ruhumuz daima elinden kaçan saadetin arkasından içini çeker durur.