• Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.

    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...
    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve miyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu.

    Aşk gönle düşünce tuzağa düşmüş bir kuşun kanat çırpması gibi, çırpınır bir insanın yüreği...

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylul deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi.

    Bu öyle bir aşk ki bedensel arzularla kirletilmemiş sadece ve sadece gözlerdeki bakışlarda yaşanmış bir aşktı.

    Son yolcular ile birlikte muavin de otobüsdeki yerini aldığında, direksiyon başında oturan şoför otobüsü çalıştırdı.

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular! Hepinize hayırlı yolculuklar dilerim! " slagonıyla seslendiği andan itibaren, yolculuk başladı.

    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genc adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genc adam gozden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filize doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,

    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.

    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.

    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA
  • Kitabı büyük bir merakla okumak isteyişimin tek sebebi ben 36 yaşındayım yazarda 36 yaşındayken yazıyor bu ilk ve son kitabını başarılı bir beyin cerrahı iken akciğer kanserine yakalanıyor ve 22 ay sonra ölüyor hayattan beklentileri hayalleri istekleri herşey ölümle sonlanacakken o son ana kadar pes etmiyor. Insanların ölümü anlamalarına ölüm fikri ile yüzleşmelerine yardımcı olmak istiyor insanın 40 yaşına varmadan öleceğini bilmesi ve kararlar alması çok zorken Paul hem Hekim hem hasta olarak ölümle yüzleşmiş onu incelemiş onunla güreşmiş ve sonunda onu kabullenmiştir. Kesinlikle okumalısınız '' 'Hayat bir gündür oda bugündür'.
  • 12 Mart Türkiyesi’nin soğuk adaletsizliğinden, İsveç’in buz tutmuş ormanlarına. Hangisi daha öldürücü?

    Dünyanın dört bir yanından bu soğuğa sığınan mülteciler, bir Türk’ün etrafında, hikayeleri onunkinden çok da farklı değil.

    Anlatıcı ve ana karakterin anlatımı arasında gidip gelen bir roman, sıkmıyor, karakterlerin detayına fazla inilmemiş, hatta bazısı havada kalmış. Ama bu, kitaba konuyu dağıtmama ve hikayeyi uzatmama bakımından olumlu bir hava katmış.

    Romancı, karakterin ağzından dinlediği hikayeyi biraz edebi bir havayla, biraz mübalağa katarak, az da değiştirerek anlatıyor. Sonra Ana karakter bunun aslında böyle olmadığını, olayın nasıl cereyan ettiğini romancıdan farklı bir dille aktarıyor. Bu iki anlatıcılık ve anlatımdaki farklılıklar bir yandan kafa karıştırsa da, aslında kitaba güzel bir hareketlilik, hoş bir hava katıyor.

    Livaneli’nin okuduğum ilk kitabı oldu, ilkler önemlidir, ve iyi bir ilkti. Sevdim. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

    Dipnot: Kitabı okumadım aslında, sesli kitap olarak dinledim. Arabada, işe gidip gelirken dinlediğimden alıntı paylaşamadım.

    İyi okumalar. :)
  • Ah be Barış, dokundu mektupların. Üzdü soruların. Öyle de temiz ve koca bir yüreğin var ki yaşından, bedeninden büyük. Seneler önce senden biraz büyükken izlemiştim de seni ben de anlayamamıştım seni, soruların, sözlerin bana yaşıtına değil büyüklereydi, bir şeyler anlamsız, mantıksız geliyordu çünkü; ama o duygusallığı, hüznü ve son sahnenin büyüsünü almıştım. Seneler sonra kitap ise daha da bir dokundu, daha da bir üzdü. Tabii filmin de filmin müziklerinin de etkisi var. Mektuplarda Barış sordukça filmdeki Barış’ın sesi kulaklarımdaydı, cezaevinin atmosferi kitabın cümlelerindeydi. Fazla betimleme yok kitabın içinde hatta hiç yok da diyebilirim ama Feride Çiçekoğlu betimlemeye başvurmadan, sadece diyalog ve olayı anlatarak vermek istediğini fazlasıyla vermiş, hem okunması daha kolay bir kitap olmuş hem de vermek istediği duyguyu fazlasıyla vermiş, vermenin de ötesinde yaşatmış.

    Barış’ın ise tüm duygularını, bilmezliklerini anlamak ise kitabın verdiği hüznün baş etkeni. Aklı ermiyordu çünkü mahpusluğa, gardiyana anahtarlı amca demesi, göğünü sadece güneşten ibaret olarak bilmesi veya görmesi, gardiyan anaya kendilerini içeriye kilitliyor diye ana sözünü yakıştıramayıp anahtarlı teyze demesi, soruların cevapsız kalıp sadece yüreğimize dokunması ise insanlığın bir ayıbı ve haksızlığı. Barış’ın her bir sorusu, her bir cümlesi aslında büyük Türkiye devletinin bir ayıbı. Zaten adının anlamı dünyayı kucaklasa, taşta büyümezdi Barış.
    Düşünün ki bir çocuğun mektubu bile, onun sorduğu sorular bile kimileri tarafından zararlı görülsün. Mektuptan ve sözlerinden korkulsun. Korkulmanın yanında da sorulara cevaplar verilemesin, anlamasın anlamayamasın biz büyükleri çocuklar. Küçük Prens’in dediği gibi biz büyükler gerçekten çok tuhaf oluyoruz. Haklı olarak çocuklar tarafından anlaşılamıyoruz. Küçük Prens gibi Barış da anlayamıyor bizleri, biz Barış’ı anlıyoruz ama mantıklı cevaplar veremiyoruz. Mantıklı cevap versek de sebebi mantıklı olamıyor. Bu mantıksızlığın iyi bir tarafı varsa onun da bizlerin çok güzel kitaplar okumamıza, güzel türküler şarkılar dinlememize ve sağlam filmler izlememize vesile olmasıdır. Bilmiyorum, yanlış mı düşünüyorum bu siyasi olaylar, cuntalar olmasa edebiyat bu kadar güzel olur muydu, bazı filmler bu kadar derinden etkileyebilir miydi, bazı canlar yanmasa, insanların yüreğine o acılar düşmese, birileri birilerine haksızlıklar yapmasa ben bu kitabı okuyup Barış’ı, İnci’yi ve Feride Çiçekoğlu’nu tanıyabilir miydim? Güçlü olan kurduğu düzen ile güçsüzü ezmese İnce Memed’i tanıyabilir miydim?

    2018 yılında verilen resmi rakamlara göre 668 bebek cezaevinde anneleriyle beraber yaşamaya çalışıyor. Yeni Türkiye’nin cezaevlerinde bu sayı hiçbir şekilde hafife alınamayacak bir sayı, yanlış anlaşılmasın 1 tane bile olmamalı ama üç haneli rakamlarda ise sorun bayağı bir büyük. 0 – 6 yaş arasında çocuğu olan anneler denetimli serbestlik hakkından faydalanabilirken maalesef siyasi suçlular için bu madde geçerli olmuyor. Siyasi suçluların çoğu da 15 Temmuz sonrası içeri alınan öğretmenler vs. Bu sayının ortalama %25’lik kısmını da maalesef 1 yaşın altındaki çocuklar oluşturuyor. Bu sayıların yanında da maalesef olan düşük sayısı ve erken doğum (ölüm) için değil resmi rakam ortalama bir rakam da verilemiyor. Ve bilmiyorum kaç tanesi dışarıda uçurtmayı görebiliyor veya kaç tanesinin yakın zamanda başının üstünde yıldız olacak.

    https://www.youtube.com/watch?v=eglGN7W4ukU

    https://www.youtube.com/watch?v=68ZeEuU29f4
  • Az ye.
    Az uyu.
    Az konuş.
    Cömert ol.
    Nefsine muhâlefet et.
    Tevâzu’lu, alçak gönüllü ol.
    Güler yüzlü ol.
    Dedikoduya karışma.
    Tefekkürü unutma.
    Mümkün olduğu kadar kimseden bir şey isteme.
    Kat’iyyen kimseyle münâkaşa etme.
    Kimsenin aybını görme ve araştırma.
    Zâhirin halk ile. bâtının Hakk ile olsun.
    Kim bir şey isterse vermeğe çalış.
    Tembellik etme.
    Zamanını boşa geçirme.
    Ana/Babana itaatkâr ol, onlara ‘öf’ bile deme. Onların mutlaka rızasını kazan.
    Peygamber Efendimizin sav’in sünnetine tam sarıl. Bilhassa unutulmuş sünnetlerin ihyâsına vesile ol..
    Örnek müslüman ol. Söylediklerini evleviyetle kendin tatbik et. [İmam-ı Âzâm hazretleri, köle satın alıp sonra onu âzât ettikten sonra, kürsüye çıkıp köle âzât etmenin faziletinden bahsetmiştir.]
    Kardeşlerine itirâz etme, münakaşa ve tartışmalardan uzak dur.
    Ruhsatlarla değil, azîmetle amel et.
    Muhakkak her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm oku.
    Dersini her gün muntazam yap.
    Tam edepli ol.
    Sabır dinin yarısıdır; unutma.
    Mekrûhlardan mutlaka kaç.
    Şek ve şüpheden uzak ol, sıdk ehli ol.
    Öleceğini bilsen yalan söyleme.
    İzinsiz başkasının evine veya odasına girme.
    Aceleci olma.
    Asabî olma.
    Sûizannı bırak.
    Hırsı bırak.
    Her şeyin sonunu tevekkül ile bekle, Kadere her zaman teslîm ve râzı ol.
    Müslümana karşı aman buğzetme.
    Benlik taşıma, mütevâzi ol.
    Eller yahşî, ben yaman, Eller buğday ben saman de ve öyle de ol.
    Maddi bakımdan kendinden aşağıda olanlara bakarak İlâhi taksimata tam gönül rızası ile râzı ol.
    Manevi yönden ise kendinden üstün olanlara bakarak, kendini daima eksik ve kusurlu gör. Böylece kibir ve ucb (kendini beğenme) kötü huyundan kendini korumuş olursun. Bir düşün! Senin bildiğin hakikatleri bir başkası bilseydi mutlaka senden çok daha fazla Allah’ın rızasını kazanacak ameller yapardı. Öyle düşün.
    Yaptığın ibadetlerine güvenme; Cennet’e yapılan ibadetler ile değil ancak Allah’ın rahmeti ile girilebileceğini bil. “Bir âbidin kendini âsiden üstün görmesi âsinin isyanından şediddir.” (Muhammed Mâsum Hz.) sözünü unutma..!
    “Elfâz-ı Küfür (söyleyeni küfre düşürüp dinden çıkaran ve nikahını düşürüp amellerini sıfırlayan sözler) bunları çok iyi bilip, bunlardan şiddetle kaçın.
    Nefsini dâimâ zemmet/kötüle.
    Duâ ederken mü’min kardeşlerini unutma. Gıyabında onlara da dua et.
    İnsanı iki büyük düşmanı olan,
    Nefs-i emmâre (insanı kötülüğe sürükleyen nefis) ve Şeytan’ın hilelerini çok iyi öğren. Onlardan sakın.
    Şeytâna fırsat verme; uyanık ol.
    Nefsine fırsat verme; kontrol et.
    Dilini zikrullahda dâim eyle.
    Evinden dışarı çıkınca nazar ber kadem eyle/ayak uçlarına bakarak yürü.
    Sadakayı unutma.
    Erken yat erken kalk.
    Akâid ve fıkıh öğren.
    Hadisleri öğren ve onlarla amel et/en az kırk tane. Unutulmuş sünnetleri ihyâ et.
    İlminle âmil ol / bildiklerini uygula.
    Devamlı istiğfâr ehli ol.
    Kimden bir nasîhat duysan, önce kendi ayıplarını düşün.
    Ehemmi (çok önemli olanı) mühimme (önemli olana) tercih et.
    Haktan uzaklaştıracak kötü arkadaşın bulunmasın; varsa terk et!
    Kibir, gurur, riya, ucb (kendini beğenme), hubb- u câh (makam sevgisi, şöhret arzusu ve benzeri kötü huylardan uzak dur..
    Sabah akşam murâkabeyi / iç kontrolü elden bırakma. Âhirette hesaba çekilmeden kendini hesaba çek.
    Gıybet nedir? İyi öğren ve gıybetten uzak dur. Dedikodu ve Nemime’den uzak dur. ” Nemmam (insanlar arasında söz taşıyan) (affedilmedikçe) Cennete giremez. ” Hadîs-i Şerifi’ni unutma.!
    Nemime’den uzak dur..Laf taşıma, kötülüğün yayılmasına sebep olma.!
    Namazın vaktinden evvel abdest al, ezan okunmadan câmide bulunmağa çalış. Daima abdestli olarak bulunmayı âdet hâline getir. Abdestli olarak uyu.
    Namazını Cemaat ile kıl.
    (Bakara.43)
    ‘Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız, oysa ki o, hakkınızda bir hayırdır. Olur ki bir şeyi seversiniz, oysa o, hakkınızda şerdir, kötülüktür. Siz bilemezsiniz Allah bilir.. ”
    (Bakara.216) mübarek ayeti rehberin olsun.
    Olana râzı ol, halinden şikayetçi olma. Senden çok kötü durumda olanları düşün. “Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ayaksız insan gördüm.” sözünü unutma.!
    Allah’ı ve ölümü aklından çıkarma.
    Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!
    “İnsanlar uykudadır, Ölünce uyanırlar.” (H.Ş.) gerçeğini iyi düşün, ölümü unutma!
    Dünya da hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama, bir gün mutlaka âhirette Allah’ın cc. huzurunda teker-teker hesaba çekileceğini unutma.!
    “Ölmek felâket değil, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemek felakettir.”
    (İmam-ı Rabbâni Hz.)
    Ölüm bizi uyandırmadan, sen bizi uyandır Allah’ım.!.”
    (İmam-ı Rabbâni Hz.)
    Dünyada pişmanlık fazilet, âhirette pişmanlık ise felâkettir. Amel yeri dünyadır, ne yapacaksan hemen yap! Erteleme. Dünyada sâdıklarla beraber ol.
  • Haziran geceleri

    Göz görmedikçe yüreğin çorak topraklarını
    Ve bir balçıktır yarattıkları
    Kanıdır gölgede bekliyor
    Akacak oluk bulmak kolay
    Önce kanlı olmak gerek
    Deli
    Evet deli olmalı kanı
    Sonra gömülmez onlar sulanmayan bahçeye
    Ölüm çiçekleri

    Ama sen öyle o harlıyorsun ki ateşi
    12.7' ler 7.62'ler kanını kaynatıyor onların
    Coşuyor içimdeki 15 liler
    Fakat ne sigorta ne emeklilik
    Ne mahalle baskısı ne müdür ne amir
    İkramiyelerin heyecanına talip oluyorum yalnız
    Kazı kazandan çıkan törpülü şeyler

    Oysa o garip ana
    Onun kanatacağı yarayı
    Hiçbir sigorta karşılamıyor

    Büyük binaların küçük insanları...

    Her sabah ayağa kalkan hürmet besliyor onu
    Köpekte koltukta oturuyor
    O da
    O köpeğe bakıyor
    Ve Köpek ona
    Ve diyor hürmet bir tas mama
    Bir bardak su o da olsun orta
    Böylece saat dolunca vicdan ayaklar altına alınabilir
    Sigara gibi dudak dudağa
    Sonra ayakkabının altına
    Köpek pisliğini çabucak örtüyor

    Ne fikir ne de ezoterik şeyler
    Yalnız yakalara yapışan
    Omuzlarda dolaşan şeyler
    Banka kartı
    ev kirası
    Uzlaştırıcı
    Asgari bir yaşam yaşayanlara inat
    Yaşasın katmanların ayrıştırıcılığı
    yaşasın paranın gülen yüzü
    Yüzsüz olmadan bu devirde yaşanmıyor
    Şak şaklar hürmetler eğilmeler secdeler
    Tapınmalar ayinler
    Bunlar kirli atletlerimiz
    Ve birbiriyle yarışıyor
    Kimin umrunda cennet
    Cennet dünyada da yaşanıyor
    Yaşantılar söylüyor bunu
    Müslümanım çünkü çok şükür işim var
    Sigortam yatıyor en yakın zamanda emekliyim
    Çünkü cennetin tapusu yok
    bir ev yetmez ikinciyi istiyor kadın
    Kiraya veririz diyor.
    Nasıl ki hayatımız kirada ise
    İki yüzümüzde kiraya çıkıyor
    Böylece bitiyor mesai
    Ayın 15 ine 1 gün kalıyor
    İş sigorta maaş emeklilik
    Cennet ucuz yüzümüz gülüyor.
  • Son Akşam Yemeği... Son! İsa, hayatının son yemeğini o sofrada yediği için değil. O sofrada ana yemek İsa olduğu için son. Hatta ilk ve son! İsa’nın ilk ve son lokması da o akşam çiğnenip yutulduğu için. Geriye tek bir İsa bile kalmasın ve buna dayanamayan Tanrı kendini göstersin, diye... Ama yemek boyunca Tanrı ne görüldü ne de duyuldu. Karınları tok ama ruhları aç, 12 havari, önlerindeki kemikleri taslara koyup köpeklerin merhametine bıraktılar ama yine de Tanrı ortaya çıkmadı. Tam da, altın yumurtlayan tavuğu boşuna kestiklerini düşündükleri o anda bir ses duydular. Ve Tanrı konuştu: “İnsan var mı?” Havariler o kadar heyecanlandı ki önce birbirlerine bakıp sonra da hep bir ağızdan, “Evet!” diye bağırdılar. “Peki, insana inanan var mı?” diye sordu Tanrı. Ne diyeceklerini bilemediler ve gözleri, İsa’nın kemiklerini eze eze yiyen hayvanlara kaydı. “Köpekler!” diye haykırdılar. Bunun üzerine bir sessizlik oldu ve Tanrı yeniden konuştu: “Madem insana inanan sadece köpekler kaldı... O zaman, aralarından kuduz olup aydınlananlar da çıkacaktır.” Sözünü bitirdiği anda ağızları dalga dalga köpüren köpekler, koşarak kaçtı ve geriye, sadece, küçük bir tasta, İsa’nın kafatasıyla üç kemiği kaldı... Bütün bu olanlara ölümüne tanıklık etmiş olan o sofradakiler, gerçeği kimse öğrenmesin diye, “Başka bir gerçek anlatacağız!” dediler. Sadece Yahuda “Hayır!” dedi. “Böyle bir yalanda benim yerim yok!” Ve İsa’dan geriye kalan son tası alıp sofrayı terk etti. Yahuda, pişmanlık denilen bataklıkta gömüle gömüle ilerlerken, geriye kalan 11 havari de derhal bir hikâye hayal ettiler. Bu hikâyede, ne İsa’yı yedikleri ne de Tanrı’dan duydukları yer bulacaktı. Aksine bu hikâyede İsa, “Bu benim etim, bu benim kanım” gibi son derece davetkâr bir cümle kurmuş olacak, ancak kimse onu yiyip içmeyecekti. En önemlisi de, bu hikâyedeki hain, Yahuda olacaktı. Sofradan kalktığı gibi İsa’yı Sanhedrin Meclisi’ne ihbar etmeye giden bir hain! Böylece İsa çarmıha gerilecek ve kimse onun, o akşam havarileri tarafından çiğnene çiğnene yendiğini bilmeyecekti. Ayrıca bu hikâyede, inandırıcılık açısından gerekli olan ayrıntılar da olacaktı. Yahuda’nın ihaneti karşılığında aldığı gümüş dinar miktarı gibi: 30! Yahuda’nın gerçekleri anlatmasından korkan havariler, kurdukları masalda anlaşıp dağıldılar ve aralarında başka bir gerçek dedikleri yalanı, önlerine gelene anlattılar. Oysa Yahuda’nın tek kelime edecek hali yoktu. Ne zaman ağzını açsa, içine pişmanlık giriyordu. Zaten anlatsa da kim inanırdı? 11’e karşı 1! Hiç şansı yoktu. Ne hakkında söylenmeye başlamış olan yalanlara ne de yaşadığı gerçeklere dayanabildi. Gördüğü ilk dilek ağacının önünde durup elindeki tası gölgesine gömdü. Sonra da ağacın en kalın dalına astı kendini... Ve ağacın dibine bir köpek geldi. Toprağı kazmaya başladı ve kemiklere ulaştığı anda kudurdu. Sonra bir köpek daha ve bir köpek daha kudurdu. Bunu gören köylüler, daha derin bir çukur kazıp tası içine attılar ve üstünü taşlarla kapladılar. Ama ağızlarını tutamadıkları için, yaklaşanı kudurtan ve İsa’yı çarmıha gerdiren Yahuda’nın lanetli tasını, fısıldayarak da olsa anlattılar. Asırlar içinde, kulaktan kulağa ilerledikçe, hikâye bir heykel gibi tıraşlandı. Kim yaşadığı köyün lanetli bir tasla birlikte anılmasını isterdi ki? Dolayısıyla ilk unutulan, tasın gömüldüğü yer oldu. Sonra Yahuda çıkıp gitti tekrarlanan cümlelerden. Ne de olsa, adını anmak bile günahtı. Geriye sadece İsa’ya ait bir tas kaldı. Ve buharlaşma sırası, tasın içindeki kafatasıyla kemiklere geldi. Teknik bir nedenden ötürü: “Bir tas varmış!” diye hikâyeye başlamak, “Bir tasın içinde bir kafatası ve üç kemik varmış!” demekten daha kolaydı. Hikâyenin yayılması da, kolay hatırlanabilmesine bağlıydı. Son olarak da, lanet kelimesi, masalı dinleyen çocukları korkuttuğu için, kutsal oldu! Hatta, o tas, zaman içinde, kâseye de dönüştü, kadehe de. Ne de olsa, gömenler çoktan ölmüştü ve etrafta anlatılanları yalanlayacak kimse yoktu. Böylece, bir neslin kurtulmak için çukura atıp üstüne taş yığdığı şeyi ele geçirmek üzere, başka nesiller, savaşlar çıkarıp adına Haçlı Seferleri dedi... Hâlâ onun peşinde herkes. O bir tas kemiğin. Farkında olmasalar da, İsa’dan geriye ne kaldıysa, onu da kemirip Tanrı’nın sesini duymanın peşinde hepsi... Oysa ne diyecekti ki yeniden konuşsa? Sorularının yanıtları değişmiş miydi, bu kadar zamandan sonra? İnsana inanan, sadece köpekler değil miydi hâlâ? Sırf Tanrı’nın ses tonunu öğrenmek için, kutsal kâse peşinde koşmanın bir anlamı var mıydı? Bir kafatası ve üç kemik peşinde!
    138. “Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme. Mekanik bir tepkidir yani! Hayatın kendisi gibi... Hatta bu yüzden hayat da bu kadar sıkıcı! Çünkü hayat da sadece bir tepki. Şimdi, bak şu çevrene! Her şey hayatın düşmanı! Yediğin, içtiğin, ne bileyim, aldığın her nefes, her şey! Hayat da işte, buna karşı bir tepkiden ibaret! Tabii en başta da ölüme karşı! Okulda öğretmişlerdir. Nedir bilimin temeli? Etki ve tepki, değil mi? Ne demek, biliyor musun? Doğadaki inatlaşma demek! Her şey bir inat meselesi. Özellikle de yaşamak. İşte bu yüzden de hayat, maçın kendisini şeref golü sayan, inatçı bir asalaklar takımını izlemek kadar sıkıcı. Dolayısıyla bir umut ya da bir amaca gerek yok, hayatta kalmak için. Öleceğini bilmek yeter. Hayattasın çünkü tehlikedesin. Hayattasın çünkü her saniye ölüyorsun. O kadar. Hayatının anlamı işte bu: Ölüm korkusu! Anlıyor musun beni?”
    Hakan Günday
    Doğan Kitap, Epub