• En yakınlar zamanla yüzyıllarca uzak gibi,
    Bir sen varsın kalacak, bir sen ölümsüz,
    Daha da yakınsın, daha da sıcak
    Bıraktığın toprak gibi.
    Kaç Türk var şu dünyada, bir o kadar susuz,
    Hepsinin gönlünde sen, bir pınar bulmak gibi,
    Ancak senin havanda sağlıklar esenlikler:
    Olmaya devlet cihanda Atatürk'ü duymak gibi.
  • Kasımda aşk başkadır çünkü bize, ölümsüz bir aşkı hatırlatır...
    <10 Kasım 1938>
  • Yanlış yerde bekliyor bu çocuk. Kesin. Bu kadar bavulla bir yere gidiyor olmalı. Ama o beklediği yerden geçen hiç bir vesait insanı bunca bavulla gidilecek bir yere götürmez. En fazla bir sırt çantasıyla gidilecek yerlere götürür. Yolun karşısına geçmesi lazım. Yanlış yerde bekliyor. Belli. Çok belli. Gelen dolmuşların tabelalarına bakıyor dikkatle ama hiç birine binmiyor. Sonra saatine bakıyor. Saat takan insanları seviyorum. Bu kadar bavulla uzak bir yere gidiyor olmalı. Yanlış yerde bekliyor. Bu gidişle hiç bir yere gidemeyecek. Yine gelen dolmuşun tabelasına bakıyor. Dolmuş duruyor birileri iniyor, birileri biniyor. O duruyor..

    Öylece duruyor çınar ağacının altında. Sanki o çınarın bir parçasıymış gibi yakışıyor oraya. Sanki bu dünyaya bunca bavulla gelip bu çınarın altında dursun diye gelmiş. “Ağaçlar ölümsüzmüş biliyor musun ?” demişti bir gün Kenan. Her gün geçtiğim yoldaki ağaçların bir kısmını yol genişletme çalışması için kesildiğini görüp üzüldüğümü görünce. Bilmiyordum. Öğrenince bu kadar mutlu olduğum nadir bilgi vardır. Sanki bana sen ölümsüzsün demiş. Ölümsüz bir akasya ağacısın demiş sanki bana. Doğru mu gerçekten bilmiyorum ama çok mutlu oldum. Kenan ne dese inanırım. Doğru olmalı. Bu ölümlü, bu ölümsüz ağacın altında boşa bekliyor. Ama yanlışına bu kadar yakışanda görmedim. Parçası sanki ağacın. Ölümsüzlüğün ölümlü bir parçası..

    Bilgisayarı faturaları bırakabilsem gidip söyleyeceğim yolun karşısına geç diye. Bu muhasebe işleri de nereye gitsem benimle geliyor.. Benim yüzümden ama. Ah ben! Sonra ben şurdan kalkıp bir yanlışı düzeltmeye bile gidemiyorum.
    Garson boşları toplamaya gelince “masadakilere göz kulak olabilir misiniz ben hemen geleceğim” diyorum. Kabul edindice çekedimi alıp çıkıyorum.

    Ben okuldayken Antropolojiden, hata yapmadan doğruyu bulamayacağını öğrendim insanın. Kusursuzluğun en büyük ütopya olduğunu. İnsanlık tarihinin muhasebesi olduğunu öğrendim Antropolojinin. Muhasebeyle Antropoloji arasında nasıl bir bağ kuruyorsun diyenlere bunu söylüyorum ilk. Çünkü muhasebede tekrar anladım hata yapmadan doğruyu bulamayacağımı. İnanın bunu yapma denen her şeyi istemeden de olsa yaptım, onun sıkıntısını yaşadım, nasıl düzelteceğimi öğrendim ve bir daha yapmadım. Başkasının söylemesi kar etmedi yani. Kendim yapmam ve kendim düzeltmem gerekti o hatayı. Sonra muhasebenin hata gizlemediğini öğrendim tabi. Öfkelendim. Sonra kimsenin hataları bağışlamadığını ve gizlemediğini görünce öfkem geçti yavaş yavaş.

    Bunları düşünürken de vardım neredeyse çocuğun yanına. İyi de ne diyeceğim şimdi ? Öfff elindeki kitaba bak. Bunu okuyacağım diye harcanan zamana yazık. Sen nerden biliyorsun ? Sende okudun çünkü ? Okudun hata yaptığını anladın. Bir daha böyle kitaplar okumadın. Umarım o da anlar. Ama bazı insanlar kötü kitaplar okumaya yemin etmiş sanki hiç vazgeçmiyorlar. Kötü kitaplar okuyanlar kötü hayatlar yaşıyor bazen. Bazen iyi kitaplar okuyanlarda kötü hayatlar yaşıyor ama. Etrafta kimse olmasa kahkaha atacağım kendimle uzlaşamamama.

    Neyse neyse. Bir şey sorayım şu çocuğa. Ne sorayım ? Saat. Saati sormak en iyisi. “Pardon, saat kaç acaba ?” Bu soruyu bekliyormuş gibi koluna baktı hemen. “13:10” dedi. “Bir yere mi gidiyorsunuz” deyiverdim. Sonra duramayıp aynı cümleyi farklı bir kombinasyon da kurdum. “Yani bir yere gider gibi bir haliniz var. Bavullar falan da..” daha cümleyi tamamlayamadan “Evet bir yere gidiyorum. Sizin de hiçbir yere gitmiyor gibi bir haliniz var,” dedi. Al sana beğendin mi cevabı. Hiçbir yere gitmiyormuş gibi bir halim varmış ! O öyle söyleyince durağın reklam panosuna yansıyan görüntüme baktım. Çocuk haklı elimde ne bir çanta, ne bir cüzdan, ne bir eshot kartı. Baya bildiğin hiçbir yere gitmiyor gibi bir halim var. Haklı. “Evet” dedim sonunda. “Sizin burda beklediğinizi görünce gelip uyarmak istedim aslında. Otogara giden dolmuşlar yolun karşısından geçiyor. Yanlış yerde bekliyorsunuz eğer otogara gidiyorsanız diyecektim. Söze nasıl başlayacağımı bilemeyince saati sormuş bulundum” dedim. “Teşekkür ederim. Otobüs 16:00’da daha zamanım var geçerim birazdan yolun karşınına. Hiç gölge bir yer yok karşıda. Orada da ağaçlar vardı eskiden ama kestiler benzinlik yapılırken. Çok yazık,” dedi. “Evet” dedim “çok yazık. Oysa bir müdahale olmazsa, ağaçlara hiç bir şey olmazmış, ölümsüzlermiş” dedim. “Kim söylüyor bunu” dedi. Sanki tanıyormuş gibi “Kenan” dedim. “Kenan da kim” dedi gülümseyerek. “Ölümsüz bir iğde ağacı” dedim ciddiyetle. Cevap vermesine fırsat vermeden “nereye gideceksiniz peki” diye sordum. “Sivas” dediğini duyunca derinde bir yerde bir sızlama hissettim. Daha fazla duramayacağım dedim kendime bu ölümsüz özlemle, bu ölümsüz ağacın altında. “Çok oyalanmayın isterseniz. Erken gelir Sivas otobüsleri perona. İyi yolculuklar” deyip arkamı döndüm. “Siz nerden biliyorsunuz” diye sorduğunu duydum ama dönemedim arkamı. Ona cevap vermedim. Ama kendime, çook gittim ben o yolu dedim içimden. Çoook gittim.

    Ölümsüz bir özlemle..
    https://youtu.be/dqSnOAZyGbk
  • 40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

    Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

    Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

    İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

    Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

    “Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

    Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
    Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



    Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

    Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, benim için değeri sadece çöptür.
  • Özlemek, kendisinden bibehre kalınması mümkün olmayan bir duygudur. İnsanoğlu mütemadiyen özlemle yoğrulmaktadır. Bunu bir çeşit ızdırap olarak kabul edenler olduğu kadar hayatının bu duyguya bağlı olduğunu muhakeme edenlerle de karşılaşıyoruz. Özlemle beslenen insanlar, içinde oldukları anın kıymetini geçmişlerinden yola çıkarak muhafaza etmekte ve geleceklerini de bu minval üzere inşa etmektedirler. Hal böyle olunca insanın özlem duyduğu her ne ise bunu ortaya koymak elzemdir.
    Şehirlerin dönemlerine göre yeniden imar edilmesi özlemlerimizin artmasında büyük rol oynamaktadır. Benim için çocukluğumuzun geçtiği müstakil evler, ilk aşkımızın evinin olduğu sokak, her bayram, akrabaları ziyaret etmek için arşınladığımız o kenar mahalleler, kendimizi ilk gününde sahipsiz ve yapayalnız hissettiğimiz ama hatıralarıyla ve kazandırdığı dostluklarıyla yolun sonunda daima hatıralarımızda yaşattığımız ilkokulumuz sadece bazısıdır.
    Her davranış biçiminin temelinde özlem olduğu kanaatindeyim. Karşılaştığım olumlu/olumsuz her davranışta “Acaba bu neleri özlemenin sonucu?” diye düşündüğüm için insanları makul görebiliyorum. Yazar Mustafa Kutlu’da bu minval üzere, karşılaştığı şeylere olağan gözüyle bakarak hareket ediyormuş gibi geliyor bana. Nitekim Şehir Mektupları isimli eserinde yazdığı İstanbul ağırlıklı metinlerde bize bunu söylemektedir. Eserin temelinde özlem, iskeletinde şehirleşme ve dış cephesinde ise kadim olanla modernliğin deveranındaki insanlık vardır.
    Eskinin eş, dost ve akrabalık ilişkilerinin zayıflamasından ticaretin ve siyasetin tiranlığına, imkanların araç olmaktan çıkıp amaç haline gelişinde ki sürece kadar olan akışı olduğu gibi ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de hastalıklı, bayağı olduğu kadar yıkıcı olan bu durumu, faillerini kenarda bekleterek nazarımızı sadece değişimin kendisine odaklıyor. Öyle olduğu içinde akılda sade ve akıcı bir bilinç yeşeriyor. Her ne kadar eskiye dönüş imkansız gibi gözükse de bize zevkin ve asaletin pırıltılarının var olduğuna, buna sahip olamasak bile özlemiyle diri durmamıza kapı aralıyor.
    “Onlar kimdir? Onlar senin deden, benim babam, ötekinin amcası, dayısı… Onlar bizim insanlarımız… Allah’ın ipi, işte bu insanların, bu tutumun, bu tavrın elinde.”*
    Başını ellerinin arasına alarak düşündüğünü zannettiğim Mustaf Kutlu’nun gözlerinde kimsenin görmediği şiddetli özlemi eserde saba rüzgarına tebdil ederek nice zihinlerde bir uyanışın, kaybettiğimiz bazı şeylerin olduğunu göstermek istemektedir. Anlayış seviyemizin gittikçe aşağılara doğru seyrinden, birbirimize karşı yitirdiğimiz sabırların, usül ve erkan gözetmeden yakalamaya çalıştığımız zenginliğin büyüsüne kapıldığımız bu zamanda “Zahirde olup bitenler bizi aldatmasın. Bizler batına bakmasını da bilen bir gelenekten geliyoruz.”** diyerek ahvalden rahatsız olanlara tesellide bulunuyor Şehir Mektupları’nda.
    Eserin, şehirleşmenin insana yansımasında ki tutumuna dair isabetli bir tespiti de var. Yalnızlığın hayvanlardan alınıp, ihtiyarlara verilmesi meselesine dair bir tespit. Hayvanat, yalnızlıklarına çare olma adına şehirli insan tarafından sahiplenildi ve ihtiyarlarımız ‘son teknolojik sistemlerle donatılmış huzur evi’ denilen çukurlara itildi. Burada şunu belirtmek gerekir, biz hiç kimsesi olmayanlar ya da bazı sebeplerden dolayı buralara yerleştirilen kişiler üzerinden düşüncelerimizi belirtmiyoruz. Ancak tamamen keyif ve haz üzerinde yaşam sürdüren ve yalnızlığı hayvanlardan zalimce çekip alarak ihtiyarlara layık gören kişilerden bahsediyoruz. Eserde, evcil hayvanlarıyla yürüyüşe çıkanların sayısının arttığından ve buna paralel olarak huzurevlerinde ki ihtiyarlarında çoğaldığına dair bir rabıta kuruluyor. Acı ve gerçek olanda budur. Değişen ve geliştiği düşünülen çağda kullanım süresi dolmuş ihtiyarlar için evlatlarının halinde ki “Yaşasın Huzurevleri” naralarını üzülerek görüyoruz. Buna benzer tespitleriyle beraber, Mustafa Kutlu bizlere şu gerçeği de göstermektedir: “Ben, değişim rüzgarlarının toza-dumana buladığı, yolsuzluk ve ahlaksızlığın öne çıktığı, at izinin it izine karıştığı bu hengamede; sessiz yığınların bir vakur bekleyiş ve bir güzel sabır ile bizi biz yapan değerleri savunduğuna, onları ‘bozkırdaki çekirdek’ misali sakladığına inanıyorum.”
    Mustafa Kutlu’nun Şehir Mektupları isimli eseri bende böyle bir izlenim bıraktı. Özlem, şehirleşme ve eski ile yeninin arasında sıkışıp kalma halinin İstanbul merkezli mektuplarla dile getirilmesidir. Bende başımı iki elim arasına alarak eski ile yeni arasında ki çatışmaya dair tespitleri yaparak onarılması için hareket edeceğim. Çünkü ben özlüyorum. Mütemadiyen özleyeceğim. Belki o sevgilinin otağını, belki sevgiliyi sevgili yapan o kadim davranış biçimini…
  • Seni ben canımın içinde sakladım. Kalbimin ta derinliklerinde…

    Denize ilk kez giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.

    Kalbim; ki kendisine kefilim. Adınla uyandı bu sabah.

    Ey sevgili; heyben acıyla dolar da nefes alamazsan gel. Huzur bulacağın kıyılarım senindir. Umutların solar kurur da su bulamazsan beraber sulayalım, gözyaşlarım senindir. Kanadın kırılır da maviye uçamazsan, ne güne duruyor al, kanatlarım senindir. Çaresiz çilelere bir umut bulamazsan, kendime ettiğim dualarım senindir. Mevlana

    İkimizi bir kefene saralar, bir kabirde sır olalım sevdiğim.

    Ey yar! Seninle ölmeye geldim. Ateşsen yanmaya, yağmursan ıslanmaya, soğuksan donmaya geldim. Mevlana

    Ben seni bu yaşımda yaşamın tam ortasında öylesine değil ölesiye seviyorum.

    Bunca yalanın, bunca talanın, bunca riyanın arasında sen. Ne güzel duruyorsun ömrümün ortasında.

    İnsana imtihan için özlemek yeter, bir şehri, bir sesi, bir nefesi. İmtihan için bir sen yeter…

    Belki hiçbir evrakta isimlerimiz yanyana gelmedi. Ama gayriresmi birçok hayalde ben seninle aynı yastıkta yaşlandım.

    Bazı duyguları yazamazsın. Anlatamazsın. Çünkü tefsiri ancak his ile mümkündür. Bu yüzden sadece yaşarsın.

    Seni bana veren rabbime şükürler. Yaşanan senli her anıma şükürler. Göz görüp gönlüm severse sevgim için seni gören gözlerime teşekkürler.

    Sizi hayallerinden vazgeçecek kadar seven bir kalp bulduysanız Allah’tan yeni bir ömür isteyin. Çünkü bir ömür yetmez onu sevmeye.

    Senin gözbebeklerin var ya, kadın kadın gülen, insan insan bakan gözbebeklerin. Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta. Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder. Bir açarsın ki mutluyum. Bir kaparsın her şey elimden gitmiş.

    Sen benim en doğru yanlışım. Tövbesi olmayan günahımsın. Uzak duramadığım yasaklım, en açık ettiğim saklımsın. Sen başımdan giden aklım, severek çektiğim ahımsın.

    Sen benim bakışına hasret kaldığım sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim ama en çok ağlatan, en çok kanatansın… Sen tarifi imkânsızımsın.

    Ben sana kızsam, kendime küserim.

    Konu ne zaman senden açılsa kapatmaya kıyamıyorum.

    Bana yüzünü dönme gece oluyor sanıyorum.

    Görmeden seni isteyen gönlüm, görünce nasıl dayansın.

    Sen benim şarkımsın, herkesin dili dönmez.

    Kim istemez mutlu olmayı, ama mutsuzluğa da var mısın?

    Çünkü her bir zerrem aşık her bir zerrene.

    Besmelesiz başladım diye mi, doyamıyorum seni sevmeye?

    Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim.

    Sen aklım ve kalbim arasında kalan en güzel çaresizliğimsin.

    Sen bile bilemezsin gülüşün ben de kaç bahar eder.

    Sevdim. Çünkü bir tek ona sarılınca yuva gibi kokuyordu içim.

    Öğrendik ki: Her yarayı saran zaman değil, sevgidir.

    Ötesi yok bu duanın benim ol. Benimle, aklınla, aşkınla bin yaşa.

    Gittin… Ve solumda kaldın ve soluğumda ve sonumda.

    Canımın içi, sen hangi şiirden kaçıp geldin yüreğimin orta yerine?

    Sen yeter ki çocukluk yap. Gönlümde salıncağın hazır…

    Manzarası sen ol gözlerimin, her baktığımda yeni mutluluklar göreyim.

    Sen bana Allah’ın emanetisin. Seni sevmek aşktır bana.

    Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim, sensiz boğazımdan geçmiyor.

    Sen benim ilk şiirim, ilk kavgam, sen benim 17 yaşımsın.

    Sensiz bir gün daha akşam oldu. İçim el vermiyor. Biz buna “gün” demeyelim.

    Sen benim gökyüzüne gönderdiğim duamın yeryüzündeki cevabısın.

    Elimdeki resmin yerine kendin olsaydın. Olsaydın da benim yine derdim olsaydın.

    Aşk, yer yerinden oynasa da; yâri yürekteki yerinden oynatmamaktır.

    Bir şehir ol. Mesela İstanbul gibi. De ki; boğazım kuruyuncaya kadar seveceğim seni.

    Ben hiç dilek tutmadım, hep dua ettim. Ömrün ömrüme nasip olsun diye!

    Sen benim hiç bıkmadan saatlerce seyre daldığım, tövbe tutmayan en tutkulu sevdamsın.

    O senin neyin olur dediler. Uzaktan dedim uzaktan yandığım olur kendisi.

    Eş olan, aşka eştir. “Eş” değer, nefesten ötedir. Ötemde özüm var, özüm nefesin ötesinden ötedir.

    Bana kimse sen gibi baktı mı bilmem ama ben kimseye sana baktığım gibi bakmadım.

    Belki de sonu nasıl bitecek diye korkmaktan sevmeyi unuttuk.

    Aşk ehli isen sitemin cahili olma. Şems

    Sevmek ve sevilmek güneşi iki taraftan hissetmeye benzer.

    Evvelimiz aşk, halimiz aşk, istikbalimiz aşk.

    Seviyorsan git ısır bence, köpek gibi sevdiğini o da anlasın.

    Kendime gelemiyorum, sana gelsem olur mu?

    Bir insanın bir insana verebileceği en ölümsüz hediye, sevgidir.

    Sesindeki huzuru kimse bilmesin. Kıskanırım.

    Gözlerime bakarken gözlerinin içi gülüyordu, nasıl sevmezdim?

    Sevmek için yürek, sürdürmek için emek gerek.

    Ey gece git o yâre söyle. Kokusuna sarılıp uyumak isteyen biri var.

    Sen beni sev, geri kalan her şeyi ben hallederim.

    Sevmek zor iş, ne maaşı var ne sigortası, bir ayrılığı var bir de gözyaşı.

    Sımsıkı sarılalım, aramızdan rüzgâr bile geçmesin.

    O kadar güzel gülüyor ki tamam diyorum bu kadar yaşadığım yeter.

    Ve sen ağlama. Gözlerin fazlasıyla güzel ağlamak için.

    Ve diyeceğim ki; Aşk güzel şey. Vaktinde ve doğru insanla geldiği sürece…

    Bir dilek hakkım olsaydı, gittiğin her yer olabilmeyi dilerdim.

    Bir yürek anca bir yürek ile takas edilir, yüreğini almadığıma, yüreğimi vermem.

    Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor. Özdemir Asaf

    Eğer aşk karşılıklı olsaydı, tek taraflı aşkın en güzel aşk olduğunu inkâr ederdi.

    Seni sen olduğun için değil, seni bende bulduğum için seviyorum.

    Beni hep yanlış anladın zaten sen. Geleceğim ol demiştim sana. Gel ecelim ol değil.

    Herkesten kıskanacak kadar değil, herkesi kıskandıracak kadar sev.

    Ya kırdığın kalbi Allah seviyorsa? Bilemezsin. Bilseydin ödün kopardı, dokunamazdın.

    Kızdığında, küstüğünde bile seni düşünen bir sevenin olması ne güzeldir.

    Bir insan aşık olunca; kıskanır, bağırır, kısıtlar, hesap sorar, sahiplenir. Ama anlayana işte…

    Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden. Ben sana aşık olduğumu, ölsem söyleyemem.

    Dilek tutman için yıldızların kayması mı gerekiyor illa ki? Gönlüm gönlüne kaydı yetmez mi?

    Öyle bir ‘yâr’ sev ki evladım; elinde su tasıyla, iftarı bekleyen oruçlu gibi beklesin seni…

    Aşkın gözyaşları ıslatırken sevgilinin omzunu, neden bu kadar geç kaldığını sorar aşk meleği.

    Açık çay içerdi hep, demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, öyle derdi.

    Dediler ki: gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki: gönle giren gözden ırak olsa ne olur.

    Aşk bittikten sonra arkadaş kalalım diyenler. Güle başka isim versen değişik kokacak mı?

    Aşkın hikâyesini, durmaksızın feryâd eden bülbüle değil. Sessiz sedasız can veren pervanelere sor.

    Kaderde sevmek var ama kavuşmak yok ise şayet, olsun! Vuslata aşık gönül susmaya da razı.

    Sen çiçek olup etrafa gülücükler saçmaya söz ver. Toprak olup seni başının üstünde taşıyan bulunur.

    İyi geceler canım derdin. Gecenin iyiliğinden çok, canın olma düşüncesi yeşerir dururdu içimde.

    Dünyadaki herkesin parmak izinin farklı olması, kimsenin sana benim gibi dokunamayacağının kanıtıdır…

    Belki de aşk asla kullanılmamalıydı cümle içinde, zaten bir daha gönül koymak mı ortaya, tövbe.

    Eskiden karanlıktan korkar yağmurdan ürperirdim şimdi karanlıklar sırdaşım yağmurlar gözyaşım oldu.

    Bir kadın aşka inanmıyorum derken, aslında tek bir şey söylemek istiyordur: Hadi beni aşka inandır.

    Sevgi; insanın kalbinde tomurcuklanan nadide bir çiçektir. Mühim olan onu yara almadan yaşatabilmektir.

    O yokken “hayır sevmiyorum, unuttum” deyip, onu görünce elin ayağın birbirine dolanıyorsa; aşıksın işte.

    Aşk kaçmaktan çok kovalamak, görmekten çok özlemek, gitmekten çok beklemek, dokunmaktan çok düşünmektir.

    Halden ala halsizliğim, sözden ala sessizliğim. Ben seninle olduktan sonra, umurumda değil kimsesizliğim.

    Gerçek sevgi sabırdır, her şeye dayanır. Affeder, çabalar, gerektiğinde susar, kabullenir ama asla bitmez.

    Ne iş yaparsın sen dedi. Hamalım dedim. Nasıl yani dedi. Elimden tutmasını bilenin, yüreğini taşırım dedim.

    Yerden yere vurmak yardan yâre tutulmak değildi aşk. Yer yerinden oynasa da Yâr’i yürekten oynatmamaktı aşk.

    Gönlüme düştüğü günden beri o ateşi aşk bilirim. Lal olmuş dilime adını dolar. Beni sen, seni ben bilirim.

    Aşk ateşten bir parçadır; önce ruhunu aydınlatır, sonra bedenini ıstırtır. Ama illaki yakar benliğini kavurur.

    Aşk’a sınır koyamazsın ve aşık oldun mu kalbinin esirisin onun sürüklediği yerdesin; sana acı çektirse bile.

    Kapına geldim. Ve ben, ben olmaktan vazgeçtim. Sen yeter ki “kim o” de. Kim olmamı istiyorsan, o olmaya geldim.

    Eğer gökyüzü bir parça kâğıt, deniz bir şişe mürekkep olsaydı yine de sana olan duygularımı yazmaya yetmezdi.

    Seni bağrıma değil, bağrımı ve başımı ayağının altına bastım. Gözüm toprak olacak, ama gönlüm daima aşk kokacak.

    Ey sevgili. Biz seninle bir salkımın iki aşık üzümüyken, başka şişelerde şarap olmuşuz, başka hayallerde harap olmuşuz.

    Bazen hiç ummadığınız birine aşık olabilirsiniz ama bu yaptığınız şeyi yanlış kılmaz. Herkes mutlu olmayı hak etmez mi?

    Ne sıradan bir sevgiyi yaşayacak kadar basit biriyim. Ne de seni sıradan bir sevgiye malzeme yapacak kadar herhangi biri.

    O kadar güzelsin ki yüzüne bakamıyorum. Titriyor ellerim, ellerini tutamıyorum. Öylesine bağlanmışım ki sensiz duramıyorum.

    Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.

    Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok, sen zaten bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak beni hatırla.

    Sevebilir misiniz? Karşılıksız, beklentisiz, hesapsız, çıkarız, özgür bırakarak. Sırf bir başkasının iyiliğini, mutluluğunu isteyerek…

    Kadehime lacivert bir akşam çöküyor gülüm. Zehrini akıtarak çöküyor. Kartana çeviriyor her saniyeyi. Üşüyorum. Üşüdükçe seni daha çok özlüyorum.

    Aşk, sakızdan çıkan sözler kadar basit olmaya devam ettikçe, insanlar da pekguzelsozler.com onu çiğneyip tükürmeye devam edecekler.

    Gece midir insanı hüzünlendiren, yoksa insan mıdır hüzünlenmek için geceyi bekleyen? Gece midir seni bana düşündüren yoksa ben miyim seni düşünmek için geceyi bekleyen?

    Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek. Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak. Sakın acında kaybolma. Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.

    Sarılmayı bilir misin? Sahiplenmeyi, sahiplendiğinde sadık kalmayı? Sen bilir misin aşık olmayı? Bölünebilir misin ikilere, üçlere, gerekirse binlere? Yapabilir misin? Gerçekten sevebilir misin? Sevmenin demesi olmaz. Unutma; ya çok seversin bir kere, ya da hiç sevmezsin.

    Bazı aşklar okyanus gibidir. Görmesen de sonunun bir yerde bittiğini bilirsin, şimdi okyanuslar bile kıskanır sana olan sevgimi, görmesem de biliyorum sonunu sonsuza dek bitmeyecek.
  • Kızıl, çoğu kişinin bazen yaşadığı o yalnızlık duygusunu hastalıkla harmanlayan bir kitap. Yalnızlık ve bir yere ait olma duygusunun -yoğun bir şekilde - işlendiği kitapta, göstergeler üzerinden benzetmeler (Yağmur, fırtına, hengame ve arayış ) ile durum tahlili yapılıyor.

    Avusturya da üniversite öğrenimi için yaşadığı şehirden başka bir şehire gitme, ev bulmak için yoğun uğraş ve bu arada yağan yağmurla birlikte yalnızlık duygusunun kıpraşması;
    farklı coğrafya ile birlikte özlem, kendini kabul ettirme ve ergenlik sıkıntıları anlatılıyor. Kitaba ismi veren Kızıl hastalığı ise sona doğru veriliyor.

    Üniversite de okumak için Avusturya'nın bir şehrine giden Berger'in, öncelikle kalacağı ev için arayışı yağmurla birlikte eş zamanlı tahlil ediliyor.

    Ev bulduktan sonra komşu edinme, yan komşusunun fizik olarak güçlü kuvvetli ama buna karşılık kendisinin dışarıdan zayıf, cılız görülmesi neticesinde bir üzüntü duyması, ait olmadığı bir yere gitmek için verdiği mücadele ve yalnızlık duygusu bir arada anlatılıyor.

    Sıradan bir durum gözükse de, Zweig'in kaleminden dans eden kelimelerin düzgün bir şekilde sıralanmasını okuyacaksınız.

    Bir gençlik hikayesi. Bir gencin üniversiteyi kazanıp, başka bir şehirde hem şehre yolculuğunu hem de çevreye karşı yalnızlığını ve bunlardan sıyrılması için yaptığı mücadeleyi okuyacağız.

    Eğer gurbette okuyorsanız sizden yüzyıl önce gurbete gidip de şu anki duruma göre çok daha olumsuz şartlar altında yaşamı, çalışmayı, okumayı, kişileri ve ortamı yani kısaca hayata konuk oluyorsunuz.

    Karakterin (Berger'in) kendi içinde yaşadığı gelgitleri, çatışmaları ve bir türlü başaramadığı ama özlemini çektiği karşı cinsle tanışma ve hatta ilerisine duyduğu özlem akıyor kitabın içinde. Komşusunun yaşadığı o hayatı bir tarafta özlemle anarken diğer tarafta yalnızlığın verdiği o derin hüznün iç yakarışlarını ergenlik durumunun ruh haliyle okuyacaksınız....Tabi kısa tutulmuş bir hikaye.

    Beğenerek ve ilgiyle okuyup bitirdim ve keşke daha uzunca bir hikaye olsun dediğim oldu. Ağır bir hüzün var, yalnızlık var, özlem var. Yetişkinliğe adım attığı dönem itibarıyla istediği şeye yakınlaşma sağlayamadığı için, derin bir özlem duyduğu fizyolojik ihtiyacının ağırlığı altındaydı. Etraf cıvıl cıvılken kendi yalnızlığında kendince anlamlar çıkarmaya çalışan bir kişiyi okuyacaksınız.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. 28/29-Mayıs 2018 tarihinde okuyup, notlar çıkardığım kitabı ancak bugün (22/06/2018) yazıya dökebildim. Okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmış ve 1.Basım Nisan 2018 tarihlidir.