• 136 syf.
    Ademoğlu hayatı boyunca , hatta asırlarca kendi ile olan savaşını bir türlü bitirememiştir. Kendini , evreni , yaradanı anlamayı kabul etmeyi , gözündeki ve da hi gönlündeki perdelerden kurtulmayı bazen başarabilmişse bile çoğu zaman hüsrana uğramıştır.

    Sürekli bir huzursuzluk sarmalına esir olan Âdem ,sancılı kıvranışları ile kalbindeki düğümlerden kurtulmayı özgür olmayı diler .
    Hiç mümkün müdür ki yeryüzünde bir Âdemoğlu olsun da havf ve reca ortasında kalmış olmasın ?
    Hiç mümkün müdür ki ; tan ağardığında, ufuk yüzünü gösterdiğinde kalbinde esenlik hissetmemiş olsun Âdemoğlu.

    Yaradan'dan ayrı düşmenin sancısı ile kapı kapı dolaşıp kalbinde gam , keder , korku ve yakarış ile biçare dolanır Âdemoğlu . Ne mutlu o Âdem'e !
    Kalbinde gam, keder eksik olmayan kalp ne mutlu!
    İçinde gam bulunmayan , korku , keder bulunmayan her kalp ölü kalptir. Görmek için başta göz gerekmez , kalp görmez ise gören gözler beyhudedir.

    Zarif adam Zarifoğlu ; korku ve yakarış şiir kitabı ile adeta gören gözleri rafa kaldırıp gönül gözü ile sizi yolculuğuna eşlik ediyor . Ruhunuzu her bir şiirde susuz kalmış bir oruçlunun suya doyması gibi tatmin eder. Bazıları bu şiirlerden anlamayabilir. Anlamak için ise ruhun derinliklerine dalabilmek gerekir.

    Onun şiirinde ironi, yabancılaşan insana dönüktür. İnsanı aşağılayan ve küçümseyen bir bakış yoktur onda. Eşyaya bakışla, eşyadan yansıyana dikkat çeker. Günümüz şiirindeki ironi sınırları aşar, pervasızlaşır. Onun nasıl bir şiirden doğduğu bellidir.
    Zaman değiştikçe mekânın görüngüleri de değişir. Zamanın akışıyla algı ve hissedişle de hayat farklılaşır. Böyle olunca şiirin alanı genişler. Doğanın yükselen ritmiyle musikinin eşliğinde yolculuğunu sürdürür. Şiirinde durağanlığın ötesine geçişinin nedeni budur. Bundandır ki şiiri doğurgandır. Hem kendisinin hem de kendisinden sonrakilerin şiirini besler. Şiirinden yepyeni şiirler doğar. Bencil değildir.
    Zarifoğlu’nun şiirinde gelecek var. Hayata uyanış ve açılım var. Eşya bir yandan canlanırken bir yandan da bu dikkatli bakışla bir başka şeye dönüşür.Bunun içindir ki Zarifoğlu şiiri açılımlı ve uzun solukludur. O, asla tıkanmaz. Okuyucusunu yormaz her söz , yeni bir soluk bulur okuyucuda. Her bir şiir de ayrı bir haz ayrı bir niyaz bulunur. Okuyucusunu hikmet ve hakikat eşiğinde bırakmayıp içeri davet eden en zarif şairdir.


    Önce besmele
    En güzel kelime

    Allah'ım
    Yol boyunca bırakma elimi
    Düşerim sonra

    Allah'ım
    Niçin halkettinse beni
    Kalbime söyle iyice
    Engellerden arınsın yolum

    Allah'ım
    Nasıl pırıl pırılsa
    Güzelse sevdiğin kulların
    Öyle güzel kıl beni

    Allah'ım
    O güzeller güzeli
    Hangi iyilikleri diledi senden
    Dilerim bende öylelerini

    Allah'ım
    Peygamber efendimiz
    Hangi şerlerden sığındıysa sana
    Upuzak tut benden de onları

    Allah'ım
    Yol boyunca
    Tarih boyunca
    Başıboş bırakma bizi


    Amin

    Rabbim bu duayı yüreğimize ilmek ilmek nakış eylesin.

    Keyifli okumalar
  • Her insan, insan olma gururunu cins ayrılığından değil de, özgür yaşamın binbir güçlükle elde edilen şan ve şerefinden aldığı gün, işte ancak o gün kadın kendi öyküsü, sorunları, kuşkuları ve umutlarıyla insanlığınkini bir sayabilecektir; ancak o zaman, yaşamında ve yapıtlarında yalnızca kendini değil, bütün gerçekliği ortaya çıkarmayı başaracaktır. İnsan olmaya savaştıkça, yaratıcı olması mümkün değildir.
  • Önemli olan kendi içinde korkularımız ve kaygılarımız değildir, bunlara karşı aldığımız tavırdır. Bu tavır özgür olarak seçilir.
  • "İnsan genellikle bedenini göstermez, bedenini gösterdiğinde
    bunu bazen korkuyla bazen de çekici olma eğilimi içinde yapar. Sanır
    ki bedeninde gezinen yabancının bakışı onu kendinden çıkaracaktır ya
    da tersine bedeninin sergilenmesi başkası 'nı savunmasız biçimde ona
    bırakacaktır, o zaman da başkası köleliğe indirgenmiş olacaktır. Utanç
    ve utançsızlık, köleninkiyle efendininkine benzeyen bir ben ve başkası
    diyalektiğinde yer alır, böylece bir bedenim olmakla başkasının bakışı
    altında nesneye indirgenebilirim ve onun gözünde kişi sayı/mayabili-
    rim, ya da tersine onun efendisi olabilirim ve bu defa ben ona bakabi-
    lirim, ancak bu efendilik bir açmazdan başka bir şey değildir, çünkü
    değerim başkasının arzusuyla anlaşıldığında başkası benim kendisiyle
    tanınmayı istediğim kişi değildir artık, büyü/enmiş bir varlıktır, özgür
    değildir, böyle olmakla benim değerimi bilebilecek gibi değildir. Bir
    bedenim olduğunu söylemem, bir nesne olarak görüZebileceğim i ve bir
    özne olarak görülmeye çalıştığımı, başkasının benim efendim ya da
    kölem olabileceğini söylememdir, öyle ki utanç ve utançsızlık bilinç/e-
    rin çoğunluğunun diyalektiğini açıklar ve metafizik bir anlam taşır.
  • 151 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bernhard'ın her eserinde oranları değişken olarak bir saldırı vardır. Bazı eserlerinde bu saldırı öykünün, tiyatro metninin ya da romanın içine karışmıştır, onlarla bir bütün haline gelmiştir. Bazı eserlerinde ise açıkça, salt saldırı vardır; bir harmanlanma yoktur, her şey açıkca ortadadır. Saldırı kelimesi aslında eleştiri kelimesine nazaran daha sert, ağır bir kelime. Belki saldırı yerine, eleştiri kelimesi de kullanılabilir. Ama zannımca eleştiri kelimesi Bernhard'ı tam olarak karşılayamıyor; eksik kalıyor. Ancak ve ancak en ağırından bir saldırı olarak nitelendirilebilir Bernhard'ın yaptığı. Eleştiri kelimesinin karşılayamayacağı ölçüde ağır bir saldırıyı Bernhard bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Öyle ki, hayatının son yıllarında eserlerinin, kendi ülkesi olan Avusturya'da basılmaması ve yayınlanmaması için çeşitli girişimlerde dahi bulunmuştur.

    Eski Ustalar, Bernhard'ın diğer eserlerine göre daha yoğun ve açık bir şekilde saldırı yaptığı bir eseri olarak nitelendirilebilir. Üstte de bahsettiğim üzere bu eserinde yazılan şey ile harmanlanan bir saldırıya değil, aksine apaçık dümdüz bir saldırıya şahit oluyoruz. Ama bu apaçıklık, yoğunluk açısından bir eksiklik hissettirmiyor kesinlikle. Yazılan şey ile harmanlanlanmış olanın diğerinden daha da derin olması beklenir ama söz konusu Bernhard ise alışılmış olan şeylerin tümünü bir kenara bırakmamız gerekiyor. Kendisinin söyledikleri öyle çarpıcı gerçekler ki, saldırı eserin alt planında kalmıyor, aksine; apaçık, en öne konulmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Bernhard'ın bu eserini incelemeye başlamadan önce aklıma bir benzetme geliyor aniden. Eski Ustalar tıpkı muhalefet olunan bir iktidarın ana binasının karşısında protesto yapmak gibidir. Eserin tamamı sanki bu yöndedir; o apaçıklık ve çarpıcı etki sanki bunu hissettiriyor.

    Kısaca bahsetmek gerekirse, eserin pek fazla bir konu bütünlüğü yok. Yani ana planda kitapta yaşanan olaylar değil, dile getirilen şeyler var. Bu açıdan düşündüğümüzde olay örgüsüne, dile getirilen şeylerin dışında bir bütün olarak bakamayız. Eserin asıl bütünlüğünü sağlayan şey dile getirilen saldırılardan ibarettir. Eser, dostu saydığı Reger ile buluşmaya giden anlatıcımızın, onunla buluştuğu ana kadar olan zamandan, birbirleri ile buluşup uzunca bir şekilde konuşmalarına dek olan kesitten ibaret. Ama bu kesitte bile dile getirilen şeylerin yoğunluğu nedeniyle öylesine geniş ki, Reger'in hayatının çok ufak bir kesiti dahi okura olağanüstü ayrıntılı ve büyük geliyorsa, Reger gibi biri olarak hayatta var olabilmek mümkün müdür, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Reger ile buluşmadan önce, dostunu uzaktan gözlemleyen anlatıcımızın aklından bu gözlem sırasında geçenler dahi o denli geniş ki kitabı okurken durup durup şaşırdım açıkcası, bu denli derine inebilen bir insan delirmeden nasıl hayatta kalabilir diye çokca sordum kendime. Düşünsenize, her baktığı şeyden onlarca yüzlerce anlam çıkaran bir insan. Bir arkadaşına bakıyor, onunla yaptıkları bir konuşmanın herhangi bir noktası geliyor aklına ve bu noktadan yola çıkarak birçok felsefi soruşturma yapıyor. Bu soruşturmanın kendisi de o arkadaşını ilk gördüğü anda yapılıyor. Ve sonra değişik konularla bu konuşma hakkında bağlantılar buluyor ve bu bağlantılarda kendini kaybediyor. Hayatının tümü felsefi soruşturmaların ardından kaybolmak uğruna giden biri gibi geçiyor. İşte Bernhard'ın karakterlerini her okuduğumda böyle hissediyorum. Hayatta derinsellik bağlamında kaybolmuş ya da kaybolmasına ramak kalmış insanların bir çeşit tasvir edilişi.

    Bernhard'ın kendi ülkesi olan Avusturya'ya olan düşmanlığından daha önce söz etmiştik. Belki de en çok bu eserinde Avusturya'ya ve Avusturya insanına bir saldırı açıkca seçiliyor. Dahi ve Avusturya sözcüklerinin hiçbir koşulda bir arada bulunamayacağını dile getirecek kadar açık bir saldırı ile başlıyor eserimiz. Ülkede söz sahibi olabilmek ve ciddiye alınabilmek için orta karar (!) olunması gerektiğini ve bunun mantıksızlığını bolca dile getiriyor. Çünkü bir ülkedeki aykırı ya da farklı düşünceli insanlar, normal insan topluluklarından zıt renkler gibi hemen belli olurlar. Bir ülkenin yöneticileri şayet ülkeyi yönetenler ise ve bu yönetme ülkede söz sahibi olmakla olunuyorsa, söz sahibi olabilme şansı daima haklarında emin olunan kişilere verilir. Aykırı kişilere söz hakkı verilmez, çünkü kendi egemenliklerinin devamını isteyen yöneticiler daha en baştan orta karar olmayanları görmezden gelmekten, gözlerine batarlarsa da onları cezalandırmaktan hiç çekinmezler. Bu da aslında bir anlamda modern devlet kavramının devamlılığını getiren bir numaralı aldatıcı etkendir. Toplumun tamamı orta karar olmaya sevk edilir. Orta karar olunabilirlik sağlayan çeşitli eylemler önceden belirlenir. Ve insanlar bu önceden belirlenmiş olan eylemleri gerçekleştirerek herkesleşmeye başlar. Bu orta hallilik sıfatı çağımızda birçok eylem ile nitelendirilebilir aslında. Ev-araba, diploma-meslek ya da imza-yetki gibi. Ama bu orta hallilik kavramının dengesini tehdit edenler (Mesela Reger gibi) her zaman belirli kişiler tarafından yok edilmeye uğraşılır. Gerek dünyanın zamanında çokca şahit olduğu gibi fiziksel yok etme ile, gerekse de insanların algısını şaşırtarak zihinsel yok etme ile.

    Bir insanın henüz ifade edilmemiş düşüncelerle ölüme gitmesi, ölümün kendisinden daha dehşet verici bir durumdur Reger'a göre. Bir insanın varlığı bedensel olmasından çok zihinsel olması ile önemli ve kalıcı durumdadır. Ölümüm trajik olmasının sebebi de ancak bu yüzdendir. İnsan zihni her daim düşünce üretebilme yetisine sahiptir. Parlak bir zihne sahip olan bir insan, hayatı boyunca düşüncelerini kağıda aktarmış olsa dahi, ölüm anında bile zihninin düşünce ürettiğini kabul edersek, bu düşünceleri ifade edememiş olmasıdır trajik olan şey, ölüm değil. Bir habersiz kalınmadır ölüm. Parlak zihinli bir insanın ardında bıraktığı düşünceleri birçok insan tarafından okunacak ve yorumlanacak bile olsa, o parlak zihinli insanın düşüncelerinin kaynağı, salt ona ait olan hali en nihayetinde sonlu bir haldedir. O kişinin düşünceleri yorumlanmış olsa bile ortaya çıkan yeni düşünce yorumlayan kişinin ve ana fikrin sahibinin düşüncesinin harmanlanmış halidir. Bu açıdan en trajik ölüm de zihni üretgen bir insanın genç yaşta yaşama veda etmesidir.

    Hayatımızda kimi durumlar bize 'birdenbirelik' kavramını defalarca kez hatırlatır. İnsan ölümleri buna neden olan en büyük etmendir. Biz insanlar ne kadar parlak bir zihne sahip olursak olalım temelinde duygusal varlıklarız. Bizim var oluşumuzdaki yanlışlık, şudur: Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz insanları sonsuzluğa yerleştiririz. Bu en büyük yanlıştır. Bir insanı çok severiz, o kadar çok severiz ki onun bir gün öleceği gerçeğini kafamızdan çıkarır, sonrasında da bu düşünceyi kafamızdan çıkardığımızı bile unutur hale geliriz. Ama ölüm, bizi her seferinde kendimize getirir, o kabullenilmiş olan yalanı 'birdenbirelik' ile her defasında yüzümüze çarpar. Çok zamansız öldü deriz ölen kişiye. Halbuki bize göre o an ölen kişi için ölmenin doğru zamanı bile yoktur ki zamansız olabilsin. Bu zamansızlığı yaratan bizim, birbirmizi sonsuzluğa yerleştiren hatalı düşünme biçimimizdir Reger'a göre. Belki de duyguların kendisi dahi birer beyinsel hatadır, kim bilir?

    Reger'i en çok sinirlendiren şeylerden biri de kültürlü gibi görünmeye çalışan kültürsüz insanlardır. Günümüzde bizler en kültürel şeyleri bile bunu başkasına göstermek, sergilemek için yapıyoruz. Mona Lisa tablosuna gerçekten sanatsal kaygı için değil, başkalarına Mona Lisa tablosunu gördüğümüzü anlatmak için bakıyoruz. Çünkü çağımızda insanlar bir şekilde birbirlerinin, yine birbirleri hakkındaki yorumlarına o denli önem verir hale gelmişlerdir ki kendi benliklerinden dahi göz kırpmadan vazgeçebilecek hale gelmişlerdir. Ya da bir müzeye "ben buradaydım" demek için gider hale gelmişiz yalnızca, belki bunu derken yanına bir konum ya da bir fotoğraf iliştiririz. Konudan uzaklaştık. Ayrıca sanat tarihçilerine de bolca saldırı yapılıyor. Müzeye giden ziyaretçileri, sanat eseri ile baş başa bırakmamakta inat etmiş gevezeler olarak tanımlanıyor sanat tarihçileri ve müze gezisi rehberleri. Bir tablo hakkında izleyiciye bir makine gibi sürekli olarak bilgi vermek, izleyicinin sanat eserine bakışını sınırlandırır. Önemli olan, izleyici için mesela bir tablonun o andaki salt halidir. O anda hiçbir somut bilgi önemli değildir. Önemli olan tek şey belki de tablo üzerinde resmedilmiş olan hafif bir tebessümdür. Bu sanatsal haz, tablonun hangi yılda hangi ayda yapıldığı gibi somut, nesnel bilgilerden yüzlerce kat daha önemlidir. Bir izleyici kendisi, en baştan içinde duyacağı haz ile tablo hakkında kendi isteği ile bilgi edinip, belki de sadece o tabloyu incelemelidir. Bir insanın sanatsal bakış açısına dışarıdan hiçbir sanat 'uzmanı' müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Tıpkı nasıl şiir yazılır, şu nasıl yapılır, bu nasıl başarılır tarzı kitapların insan algısını kısıtlaması gibi bu sözde belirlenmiş olan uzmanlar da ziyaretçilerin algısını kısıtlamaktan başka bir işe yaramazlar. Bu bağlamda müzede her şeye bakmaya çalışmak da anlamsızdır. En uygunu belki de günlerce yalnızca tek bir eseri incelemektir. Gerçekten sanatsal bir haz duyan insan bunu yapar Reger'a göre. Çünkü bu haz onu en derine inmeye zorlar.

    Reger'in ne denli derinsel düşünen bir insan olduğundan başta bahsetmiştik. Kendisi okuma eyleminde olması gereken titizliğe de dikkat çekiyor. Kendisi bir eseri sindire sindire okuduğunu, okumuş olduğu herhangi bir eserin bir sayfasının dahi felsefi bir çalışma çıkarabileceğinden bahsediyor. Fazlasıyla derinsel bir düşünme sistemine sahip bir insanın yaşamındaki her detay bu gibi derinlikleri gerektirecektir. Bu yüzden Reger hiçbir esere (herhangi bir tablo ya da bir roman) tamamlanmış olarak bakmaz. Tamamlanmış olanın kayda değer ve heyecan verici olmadığından söz eder. Bu bağlamda tamamın parçalara ayrılmış halini görmektir asıl heyecan verici olan, bir şeyi tamamlamak değil tamamlamaya çalışmaktır. Bütün ve tamamlanmış olanın var olmadığını her anladığımızda yaşamı sürdürme şansımız vardır yine Reger'a göre. Bir eser, eserin sahibi tarafından tamamlanmış olarak görülebilir. Ama esere bakan başka bir göz de bu eseri tamamlanmış olarak görmek zorunda değildir. Bir eser bize devamlı bir düşünce akışı sağlıyor ise tamamlanmış değildir, tamamlanması, eserin kendi bizim düşünce dünyamıza büyük bir katkı sağladığı için bizim düşünce dünyamız sona erdiği zaman (belki de öldüğümüz zaman) ancak mümkün olabilir. Bu açıdan şahit olduğumuz hiçbir esere asla tamamlanmış diyemeyiz. En kısa süre gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bir eser bile az da olsa bize katkı sağlıyorsa, bu katkılardan meydana gelmiş ve ilerlemekte olan zihnimiz durmadıkça gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz hiçbir eser de tamamlanmış halde olamaz. Bu yüzden de dünyadaki tüm eserler, onlara şahit olan diğer insanların ölümünde tamamlanacaktır. Asıl heyecan veren şey de bu tamamlanmamışlık halidir aslında.

    Öğretmenler de bu saldırılardan nasibini almış. Öğretmenlerin yapmış oldukları bazı saçma şeylerin, öğrencilerdeki çoğu şeyi öldürdüğü dile getiriliyor. Zorunlu bir müze gezisi, öğrencide bir müze aşkı yaratmaz. Bu öylesine riskli bir durumdur ki, herhangi bir öğrencide hayatı boyunca müzeye gitmeme gibi durumları bile doğurabilir. Bu gibi faaliyetler öğrencilerdeki henüz yeni yeni inşa edilen sanat ilgisini yerle bir eder. Öğrencilerin zihinleri Bernhard'a göre devletin çöpüyle doldurulur, sorgulayıcı şeyler de asla öğretilmez. Çünkü artık doğal bir insan yoktur, devlet çocukları vardır. Anne babaların çocuğu değildir yeni doğan çocuklar, devletin çocukları haline gelmiştir onlar, anne babasının eline tutuşturulan kimlik denilen bir kağıt parçası ile. Devlet onların beynine ne doldurmaya karar vermişse buna mahkum edilirler öğretmenler tarafından. Mesela yönetmelik adı altında öğretmenler tarafından çeşitli mahkumiyetler verilir öğrencilere, öğrenciler de baştan bunu kabul ederler. Zaten başka çareleri de yoktur. Eğer ortada doğal biri kalmışsa da derhal tespit edilir ve devlet insanına dönüştürülmeye çalışılır. Şayet bu da olmazsa en son çare olarak devlet bu doğal insanı bir artık gibi dışlamaya başlar. Bu bağlamda aklıma hemen yıllar öncesinde okulumdaki dayatmalar geliyor. "Ya resim seçeceksiniz ya da müzik" dayatması; eğer müziği seçerseniz flüt ve korodan başka bir şey yok, resimi seçerseniz de öğretmenin göstermiş olduğu şeylerden başka bir şey çizme şansınız yok. Bu açıdan baktığımda bendeki sanat kavramının çocukluğumda birçok kez kısıtlandığını ancak şu anda açıkca fark edebiliyorum. Sanat dayatmalar ya da sınırlandırılmalar içersinde varlığını sürdüremez. Geriye kalan şey de zaten sanat da değildir aslında.

    Reger'a göre politikacılar katillerdir. Devlet topluma yalan söyler, bu da toplumdaki insanları da zamanla yalan söylemeye iter. Kötü şeyler yaşanmış bir ülke böylelikle olmamışlıklar ülkesine dönüştürülür. Doğru kavramı çağımızda mantıksal anlamından farklı işlemektedir, Reger'in de desteklediği üzere. Doğru kavramı artık elde edilen verilere göre değil, çoğunluğa göre kesinlik kazanmaktadır. Devlet kendine özgü bir doğru ve gerçeklik kavramı yaratmıştır. Bunun yanı sıra bize danışılmadan bizi temsil edilmek üzere seçilmiş insanlar, yine bizden habersiz bizim adımıza karar alırlar. Bu açıdan da politikacıları katil olarak görür Reger; düşünce ve özgür irade katilleri. Hükümetlerin iğrenç tutumlarından ve bizlerin bunları baygınlık içersinde izlemek zorunda oluşumuzdan da söz eder. Buna göre toplum, faciaları çaresizlik içersinde izlemek zorundadır. Facia olduktan bir süre sonra yaşananlar unutulur ve tüm önlemler alınır. Bu açıdan devletin unutulmaması gereken şeyleri unutturduğunu, en alakasız şeyleri de sürekli hatırlattığını öne sürer. Burada dikkat edilmesi gereken şey, devlet ile toplum kavramları arasında gerçeklik ve doğruluk olgularının değişken olmasıdır. Doğru ve gerçeklik kavramlarının evrensel olmasıdır önemli olan. Mesela bir facia, devlete göre yaşanmamış gibi ya da bir kaza olarak sayılırken, o faciadan etkilenmiş insanlara bir felaket olarak görünür. Bernhard'ın bu kavramların ayrıştırılamayacağını savunması ona göre bu kavramları evrenselleştirir. Bu yüzden de insanlığın tamamını devasa bir devlet olarak görüp kabul eder.

    "İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    Eski ustalar hakkında önemli noktalara sıkça dikkat çekiliyor eserde. Eski ustalar olarak nitelendirilen bir grup insanı eleştirilemez, kötü yorum yapılamaz olarak görüyoruz. Bu kesinlikle yanlış bir durumdur. Bir insanı sırf tanınmış ismi yüzünden eleştiremez hale geliyorsak gidişatımız gerçekten kötü demektir. Bu bağlamda örnek olarak şu soruyu sormak çok daha yerinde olacaktır. Dostoyevski'yi gerçekten okuyup beğendiğimiz için mi eleştiremez hale geliyoruz (ki bu bile çok yanlış) yoksa ismi çok bilindik olduğu için mi? Çok ünlü, herkes tarafından sevilen, yok satan bir yazar hakkında olumsuz eleştiri yapma cesaretimiz yok. Çünkü başkalarının fikrine, başlarının beğenisine göre hareket etmek çok daha kolayımıza geliyor. Şu şu, bilmem hangi kitabı okuyup beğenmiş, o halde bu eser güzeldir diyoruz. Bu bu yazarı etrafımdaki herkes seviyor o zaman ben de okumalıyım derken bile aslında o yazarı okumak için değil, o yazarı beğenmek için okuyoruz. Çünkü çevremize aykırı bir hareket yapmak en korktuğumuz şey olmuş artık modern çağda.

    Eserde çeşitli kutlamalardaki anlamsız yönler de incelenmiş durumda. Reger'in kendisi bile "ben kutlamalar nefret edicisiyim" diyor. İnsanların günümüzde kutlama yapacak birçok şey bulmaları kendisini çok şaşırtıyor. Bazı günler icat ediyor insanlık ve bu günlerin arasına bazı değerleri ve duyguları yerleştirmeye çalışıyor. Ama belirlenmiş günlerin içine sığdırmaya çalıştıkları kavramlar sınırlanamayacak kadar büyük. Bu günlerden bir tanesini, çok olmadı bir hafta önce geride bıraktık bile. Sevgi kavramını çeşitli somut nesnelere yüklemeye çalışmak bana her zaman mantıksız gelmiştir. Duygu dediğimiz şey nesnelere yüklenemez. Çeşitli işlenmiş maden parçalarını birbirmiz için satın alırken gerçekten sevgimizi bunlara mı yüklediğimizi sanıyoruz? Ya da bunun bir temsilileştirme olduğunu? Belki de bu sadece sevgimiz uğruna ne kadar para harcayabildiğimizi kanıtlamak içindir? Bu açıdan sevgi, para harcayabilme yetisine mi bağlıdır? Bak, senin için ne kadar pahalı bir maden parçası satın aldım işte sevgim için bu kadar para harcayabiliyorum, temel düşüncesi sevginin değerinin ancak harcanabilecek olan para ile ölçüldüğünü gösterir. Bu bir yanılgıdır.

    Yukarıdaki paragrafta 'maden parçası' derken aslında bir yandan da Reger'in hayatsal manada kullandığı bir yöntemi de uyguluyordum. Her şeyi dayanılır kılmak için uygulamak zorunda olduğumuz bir karikatürleştirme kavramından bahseder Reger. Her şeyi korkunç bir ciddilikte ele almak insanın sonunu getirir. İşte bu yüzden ironi sanatı vardır belki de. Gerçekten ciddi olan bir duruma tamamen bilimsel soğuklukta bakarsak bu bizim için ölümcül olacaktır. Çoğu şeyi olduğu halini karikatürleştirerek incelersek daha ayrıntılı inceleme şansını da elde etmiş oluruz. Çünkü bu da aslında başka bir perspektiften bakma yöntemidir. Biz bir durumu salt doğal hali ile fark edip, onu çekilebilir kılmak için ciddiyetini kendimizce azaltırız. Gerek benim yaptığım gibi bilmem kaç ayar pırlantalara 'maden parçaları' diyerek, gerekse de Reger'in yaptığı gibi kültürlü gibi görünen kültürsüzleri operada ne oynanırsa oynansın elleri patlayana dek alkışlayan (alkışlamak gerektiği için) otomatlar olarak tanımlayarak.

    Bizler aslında çok beğendiğimiz şeylerden birbirmize bahsederken bile birbirimizi kısıtlar duruma geliriz. Çok beğendiğimiz bir oyunu en yakın arkadaşımıza olağanüstü bir heyecanla anlatırız. O kadar çok beğeniriz ki o izlediğimiz oyunu, anlattığımız kişinin oyunu beğenmeyeceği, hatta oyundan nefret edebileceğini düşüncesi aklımızın ucunda bile yer etmez. Bahsettiğimiz oyundan aynı bizim gibi onun da büyülenmesini bekleriz, onu kendimiz sanarak. Aslında buradan yola çıkarak duygu yoğunluğunun yol açtığı mantıksal açıdan eksiklikler de rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunu, Reger hayranlığın insan aklını budalalaştırması olarak da tanımlar. Ona göre gerçek akıl hiçbir zaman hayranlık duymaz, hayranlık gereksizdir. Gerçek akıl bilgi edinir, saygı duyar ve dikkat eder. Hayranlık insanı gerçeklikten ve mantıksal düşünmeden uzaklaştırır. Bu yönden, eski ustalara duyulan hayranlığın onları ilahlaştırdığını iddia ediyor Reger. Herkes eski ustalara hayranlıkla bakarken o hepsinden, isimleri ne olursa olsun nefret ediyor ama her şeye rağmen onu hayatta tutan da bu oluyor. Bu nefret. Bir eserin derinine inmek onu olağanlaştırır. Bir eserin her şeyini inceleyip ortaya koyduğumuzda o eser bizim için bir noktada sömürülmüş bir nesne olarak görünmeye başlar. Çünkü her şeyini yalayıp yutmuşuzdur. Ve olağanüstü bir eseri artık bizim için olağan hale getirmişizdir; başka bir deyişle beklentilerimizi her seferinde daha da yukarıya çekeriz böylelikle, bu yüzden de her şahit olduğumuz eserden daha da az etkilenmeye başlarız. Bu yüzden de mahvederiz kendimizi. Bu tıpkı cahilliğin asıl mutluluk olduğunun söylenmesi gibi aslında. Ama bir yandan da başka bir çaremiz de yoktur. Bu açıdan düşündüğümde kendime şunu da sordum eserin son sayfalarında:

    Gerçek ustalık her eserin ve sanatçının en derinine inerek onlardan nefret etmeye mi dayanıyor?

    Ya da nefret de sadece başka bir karikatürleştirme mi?
  • 224 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İlk dövmesi olarak, koluna ‘Marla Singer’ portresi kazıtan, ‘Fight Club’ manyağı biri geldi, açılın. Bu inceleme için geç bile kaldım. Film konusunda da bazı eleştirilerim olacak, ama onun dışında bulunduğumuz site sebebiyle tamamen kitap üstüne yoğunlaşacağım. İncelemenin spoiler içerdiğini söylememe gerek bile yok. Ama ben yine de uyarayım.

    Aslında bunun hakkında konuşmamalıyım. İlk kural.

    1996 yılında Chuck Palahniuk tarafından kaleme alınan Dövüş Kulübü, yazarın ilk kitabı. Palahniuk daha önce kısa hikayeler yazmayı denemiş, ancak yayıncıların dikkatini çekememiş. “Görünmez Canavarlar” adlı kitabı, yayıncılar tarafından rahatsız edici bulunduktan sonra, asıl rahatsız edici olanı göstermek için Dövüş Kulübü’nü yazmaya başlamıştır.

    Öncelikle anlatıcımızın bir adı yok. Ne ‘Joe’, ne de sadece filmi izlemiş kesimin genellikle zannettiği gibi ‘Jack’ değil. O yüzden karakterimiz Tyler’a evrilene kadar, kendisinden ‘Anlatıcı’ olarak bahsedeceğim.



    “Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.”

    Anlatıcı, birçok kişinin hayatlarında ulaşmak isteyeceği hedeflerin hepsine ulaşmış, tamamlanmış birisi. Lüks eşyalarla döşenmiş, içinde yemek pişmeyen, ama çeşni ve sosların bol olduğu, oldukça güzel ve lüks bir ev. Etiketinden dolayı, bir anda ederinden yüz kat daha fazla fiyatlara satılan, pahalı kıyafetlere sahip bir gardrop. Son model bir araba. İyi bir iş. Yani konformist kişilere göre, mükemmel ve kusursuz, ulaşılması için tüm ömrün feda edilmesinde sakınca görülmeyen bir yaşama sahip.

    Ama Anlatıcı, minik hayatından memnun değil. Fazla tamamlanmış, fazla mükemmel olduğunu düşündüğü hayatından sıkılmış. Kıstırılmış hissediyor. Tek kullanımlık eşyalara ve arkadaşlara sahip olduğu işinden, televizyon, reklamlar ve popüler kültürün durmadan, nefes bile almadan pompaladığı ve herkesin ulaşmak istediği yaşam tarzından, IKEA mobilyalarından, iç tarafında kim bilir hangi moda devinin soyadı bulunan etikete sahip kıyafetlerinden bıkıp, usanmış. O sıralar adını koyamadığı ve nedenini bilmediği bu bıkkınlık, kıstırılmışlık duyguları onu öylesine rahatsız ediyor ki, bir hastalığa sebep oluyor: İnsomnia.



    “Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyasının kopyasının kopyası gibi.”

    Anlatıcı’yı uyutmayan, işlerin aslında hiç yolunda gitmediği, bütün bu yaşam tarzından çok sıkıldığı konularında uyaran ilk hisleri, Tyler Durden’ın ilk ortaya çıkış emareleri olarak görebiliriz. Anlatıcı tarafından ete kemiğe büründüğü tanışmalarından bile önce.

    Sadece uyumak isteyen ama üç haftadır uyuyamayan Anlatıcı, acı çektiğini ve kendisine Amital Sodyum, Tuinal ve Seconal’lar vermesini istediği doktorundan bir tavsiye alır: “Gerçek acının ne olduğunu görmek istiyorsan, ölümcül hastalıklara sahip insanların destek gruplarına git.”



    “İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bugün sizi son kez görüyor olmaları gibi bir ihtimal varsa, sizi gerçekten görüyorlardı.”

    Doktorun tavsiyesine uyan Anlatıcı, Tyler’dan, bıkkınlık ve sıkışmışlık hislerinden kurtulduğu ve bu sayede nihayet uyuyabilmesine neden olan destek gruplarına gitmeye başlar. Çünkü ölümünün yaklaştığını bilen bir insan için, lüks bir ev, içinde bulunan eşyaları kimin tasarladığı, kaç model arabaya bindiği ya da hangi marka kıyafeti giydiği genellikle önemli değildir. Çünkü altı ay ömrü kalmış bir insan için, sekiz ay sonra piyasaya sürülecek son model telefonun hiçbir önemi yoktur.

    Çünkü bu etrafımızı saran binbir türlü şeyden kurtuluşumuzdu. “İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.” Kendi kaçışını beceremeyen Anlatıcı, hastalıkları sayesinde tüm bunlardan arınmış insanların sözlerinde ve gözyaşlarında kendini arındırır, Tyler’ın çığlıklarını bastırır ve bebekler gibi uyumaya başlar. Tam iki yıl boyunca. Ta ki bir turist bozuntusu ortama gelene kadar: Marla.



    “Bu silah, bu anarşi, bu patlama, aslında hepsi Marla Singer’la ilgili.”

    “Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

    Anlatıcı, destek gruplarına kendisi gibi bir yalancı geldikten sonra dibe vuramaz, ağlayamaz ve uykusuzluk geri döner. Marla’nın yalanı kendi yalanına ayna tutar ve yalandan başka bir şey göremez. Tyler Marla’yı delicesine istemeye başlar. Çünkü Marla, Anlatıcı’yı bu geçici rahatlamadan, kendisini kandırmaktan kurtaran tümördür. Çünkü Tyler’a göre Marla en azından dibe vurmak için çabalayan biridir.



    “Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.”

    “Adı Tyler Durden’dı. Sendikaya kayıtlı bir film makinistiydi, şehir merkezindeki bir otelde garsondu ve bana telefon numarasını verdi. İşte onunla böyle tanıştık.”

    Destek grupları sayesinde iki yıllık bir zincire vurulma süreci geçiren Tyler, Marla sayesinde bu zincirleri kırmaya başlar. İki yıl boyunca bastırılma ve geriye itilme neticesinde iyice sinirlenen Tyler kişiliği, en sonunda Anlatıcı tarafından ete kemiğe bürünecek kadar güçlenir. Filmde tanışmaları farklıdır. Filmde ilk tanışmaları uçakta gerçekleşir. Tyler, kendini akıllı sanan bu aptala, beş dakika içinde on tane ayar verir. Ama kitaptaki tanışmaları çok daha etkileyicidir bana göre.

    Kitapta bir çıplaklar plajında tanışırlar. Lüks evlerden, pahalı eşyalar ve kıyafetlerden uzakta, anadan doğma bir şekilde görünür ilk seferinde Tyler. Buradaki çıplaklığı Tyler’ın doğumu olarak görebiliriz. Tyler, plajda kütüklerle dev bir elin gölgesini yaratır ve belli bir anda bu gölgenin bir dakika boyunca kusursuz olacağını söyledikten sonra, kendi yarattığı elin ve kusursuzluğun avucunda oturur. Daha iyi bir iş, araba, eşyalar ya da ev kusursuzluk falan değildir. “Bir dakika yeterli” der Tyler, “Tek bir an. Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirsiniz.”



    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun.”

    “Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”

    Tyler Durden’ın ilk işi, Anlatıcıyı bağlayan bağları tek tek çözüp, yok etmektir. Anlatıcı’nın bütün ömrünü uğruna heba ettiği dairesini, eşyalarını, kıyafetlerini havaya uçurur. Son model arabasının ön camına da bir masa lambası saplar. Tyler, Anlatıcı’yı kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtarmıştır. Nihayetinde, postacı dahil kimsenin uğramadığı bir muhitte bulunan, su ve elektriğin dâhi doğru düzgün sağlanamadığı, eşyaların olmadığı ve ön kapısında kilit bile bulunmayan köhne bir evde, Tyler ile yaşamak üzere yola çıkar.



    Tyler diyor ki: “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum”

    “Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz.”

    “Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir. Belki de cevap, kendine zarar vermektir. Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.”

    Kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkekler, Dövüş Kulübü’nde kitleler halinde özgürleşmeye başlar. Kendilerine dayatılan şeylerden birbirlerine zarar vererek kurtulurlar. Kişinin sadece tüketici rolüyle var olabildiği bir zamanda, modern yaşamdan, tüketici toplumundan, medya yoluyla pompalanan popüler kültürden ancak şiddetle yani ilkel bir yolla arınmaya başlarlar. Birbirlerine attıkları her yumrukta, çevrelerini saran bu sisteme karşı bir öfke boşalması yaşarlar. Dövüş Kulübü inanılmaz bir hızla yayılır. Tyler, ilk kuralda dövüş kulübü hakkında konuşmayı yasaklar. İkinci kural yine aynıdır. Tyler, bu şekilde, bunun önemini üstüne basa basa haykırır. Tyler’ın taktiği oldukça iyidir. Çünkü bir şeyi kitlelere en hızlı şekilde yaymanın en iyi yolu, o şeyi yasaklamaktır.



    “Önce aptal olduğunu ve bir gün öleceğini kavraman gerek. Yüzüme bak. Bir gün öleceksin ve bunu kavramadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin.”

    “Önce dibe vurmak zorundasın.”

    Hâlâ bazı sınırlardan kurtulamamış olan ve dolayısıyla Tyler’ı da sınırlamaya çalışan Anlatıcı, yine Tyler tarafından iteklenerek bir üst seviyeye geçer. Anlatıcı, melek yüzlünün güzel suratını darmadağın ettikten sonra hiçbir tat alamadığını fark eder. Belki de dövüşmek insanı kesmez oluyordu. Belki de dövüşü bırakıp daha büyük şeylere yönelmesi gerekiyordu. Anlatıcı’nın bu hareketi sonrası Tyler, Dövüş Kulübü’nde ya çıtayı yükseltmeleri ya da bu meseleyi bitirmeleri gerektiğini düşünür. Tyler tabii ki çıtayı yükseltmeyi seçer.



    Kargaşa Projesi’nin beşinci kuralı da şudur: “Tyler’a güvenmek zorundasınız.”

    Tyler’ın bir sonraki hedefi daha büyüktü. Dövüş Kulübü ile insanları bireysel olarak kurtarmak yetmiyordu. Kargaşa Projesi’nin hedefi medeniyeti tüm toplum için tahliye etmekti. Derhal ve tamamen. Kültürel bir buzul çağı, vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ, dünyanın kendisini toplamasına yetecek bir eylemsizlik süreci. Tyler, anarşiyi haklı çıkarıyordu, ona anlam kazandırıyordu.

    Özellikle Kargaşa Projesi sonrası, Tyler hakkında sıklıkla düşülen bir yanılgı var. Tyler, bir devrimci değil. Evet, sistemin amansız bir düşmanı ve gözü dönmüş bir şekilde sistemden ve getirilerinden, toplumdan götürdüklerinden nefret ediyor. Ama Tyler, sistemi yıkıp, yerine yeni bir sistem getirmekle asla ilgilenmiyor. Tyler’ın istediği sistemi yıktıktan sonra yerine hiçbir şey koyulamaması. Tyler, düzeni yıktıktan sonra, herhangi bir düzen istemiyor. Tyler, dünyadan tarihi söküp atmak istiyor. Tyler, Mona Lisa ile kıçını silmek istiyor.



    Ben genel hatlarıyla bir inceleme yapmayı seçtim. Yine de çok kısa tutamadım sanırım. Yoksa üstüne konuşulacak daha çok noktası var kitabın. Tek sayfasında bile saatlerce konuşulacak, değinilecek pek çok konu ve metafor var. Okuyun, okutturun.



    Film hakkında da kısaca bir şeyler söyleyeyim. Eleştirim filme değil, ama filmin bazı kişiler tarafından konulduğu yerle alakalı. İzlediğim en iyi film olmasa bile, en sevdiğim filmdir kesinlikle. Fincher’ın, Palahniuk tarafından bile kıskanılan kurgusu, çekim açıları ve teknikleri, araya serpiştirilen güzel ayrıntılar, muhteşem bir şarkı eşliğinde kitaba göre kat kat daha vurucu bir final ve muhteşem oyunculuklar. Kült film mertebesini sonuna kadar hak eden bir filmdir benim için. İsteyen, istediği mesajı almakta serbesttir tabii ki. İnsanı düşünmeye iten pek çok mesaj da içerir gerçekten. Ama bazı kişilerin yaptığı gibi Kapitalizm karşıtlığı açısından kutsal bir yere konulabilecek bir film ya da rehber değildir kesinlikle. En nihayetinde eleştirdiği her şeyin en büyük savunucusu, üreticisi, en büyük çarkı olan Hollywood tarafından önümüze konulmuştur. Bu konuda çıkarılabilecek en güzel mesaj da bu olabilir bence. Kapitalizm ve popüler kültür üreticileri eğer paraya dönüştürebileceklerse, kendilerine yöneltilen eleştirileri bile allayıp pullayıp piyasaya sürebilirler. Onlar için içeriğin bir önemi yoktur. Para getiriyor mu? O zaman sıkıntı yok.

    Film ve muhteşem final şarkısı ile bitireyim incelemeyi:

    https://youtu.be/FSCgfI3OG7s


    “Tebrikler, dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”
  • Ey İstanbul!
    Sana bu şiiri hastanelerin acil servislerinden,
    yoğun bakım odaları ağzına kadar dolduğu için
    hastaların ambulanslarla başka hastanelere taşınırken çıkan siren
    ve trafikteki diğer araçların korna sesleri
    ve aralarından geçmeye çalışan insanların itiş-kakışları
    ve kuru öksürükleri içinden yazıyorum!

    Sana bu şehrin tam kalbinden,
    yani taşrasından,
    gökdelenlerin arasında iyice küçülmüş mahallelerinden sesleniyorum!

    Bir sokak aşağıda
    cenazesini henüz kaldırdıkları
    yirmi yaşında şehit olmuş çocukları için yas tutan bir aile,
    hemen yanındaki karakolda
    bir terör saldırısına – bir patlamaya–
    kurban gitmekten endişelenen genç bir polis,
    bir üst sokakta
    sırf Alevi, Ermeni, Yahudi, Kürt ya da başka bir kimlikle doğduğundan
    evinin işaretlenmemesi için Tanrı’ya yakaran bir anne,
    hemen ardında
    kahve çıkışı yirmi yıllık karısını ‘namus’u adına öldürdüğü için kaçmaya hazırlanan bir koca
    ve
    onun komşusu bir gazeteci-yazar;
    yazdıkları için her gece birilerinin gelip onu alacağını bekleyen,
    koca bir adam
    var.

    İstanbul,
    sen biliyor musun,
    bir erkeğin başka bir erkekle yapabileceği en güzel şeyin dövüşmek olduğunu kavrayan adamların
    ellerine aldıkları sopalarla dışarı çıktığı gece,
    kasıklarının arasındaki sikten kurtulup,
    göğüs ameliyatı olmak için
    Tarlabaşı Bulvarı’nda götünü siktirmeye çoktan razı adamların gecesi
    ve bilmeden bir ‘dönme’ye tutulmuş,
    evin en büyük çocuğu Müslüman gencin
    çektiği sıkıntıdan gittiği her yerde kapıya yakın oturacağı birahanelerin yolunu tuttuğu gece
    aynı gecedir aslında.

    Ülkesindeki savaştan kaçıp burada saat satmaya razıyken,
    Eminönü’nde evini paylaştığı arkadaşlarının refahı için
    kafes dövüşlerine başlayan zenci
    ve
    gerçekleşmeyecek bir devrim için sokaklarda bildiri dağıtan;
    ayda bir defa kasaptan et alıp, onu da yemeye kıyamayan
    ‘Che’ tişörtlü, üniversite öğrencisi
    ve
    küçükken sevdiği kıza yazdığı şiirleri asker babasından saklayan;
    yeni bir şiir yazacağı zaman
    –belki bir şiir gecesinde okuyacağı bu şiirle bir kadınla yatma fırsatı bulacağını da düşünmesiyle–titreyerek gözleri kararan genç şair
    ve
    hangi dinden, hangi partiden, hangi takımdan, hangi hangiden taraf olması gerektiğini düşünmek istemeyen;
    kıçındaki zincir, kulağındaki küpe ve vücudundaki dövmeler yüzünden
    kız arkadaşının yanında yürürken durdurulup
    ayakkabısının içine kadar mal arayan polisin utandırdığı özgür ruh
    ve
    hayalinde hiç ayak basılmamış bir yere gitmek olmasına rağmen
    her gün binlerce kişiyle aynı sokaklarda, aynı caddelerde, aynı meydanlarda yürüyen dalgın, düşünceli ergen
    ve
    duvarlarında kocaman Türk bayrağı ve Atatürk resimleri asılı bir spor salonunda
    kendisi gibi dört yüz kişiyle birkaç haftalığına misafir edilen-
    kıştan sonra umutsuzca nereye gideceğini düşünen evsiz
    ve
    Karaköy kerhanelerinin yüksek demirli kapılarının ardından içeriyi görmeye çalışan
    henüz reşit olmamış, bakir çocuk –sokakta gördüğü bazı kızların altında ‘ten rengi çorap var mı yok mu’ diye merak edenle aynı çocuk–
    ve
    gene daha on dört yaşında olmasına rağmen dünyanın yükünü omuzlarına almış,
    parmaklarının arasında sigara tutarken çalışmayı –hayatı– öğrenen delikanlı
    ve
    bu delikanlının
    yerin üç yüz metre altında kömür kazarken
    Adalar’a kalkan bir gemide olduğunu düşleyen maden işçisi babası
    ve
    onun
    bir Cumartesi gecesi İstanbul’unda eğlenmeye çıkmış insanların
    kendisini iyice yalnız hissettirdiği
    bir başka dalgın, düşünceli taksici arkadaşı
    aynı kişidir aslında.

    Düzüşmek uğruna İstiklal Caddesi’ni defalarca baştan aşağıya turlayan bir erkek topluluğu
    ya da
    cigara bulamadıkları için art arda attıkları haplarla bütün bir geceyi terleyerek geçiren;
    sabahında yürürken başları önde-
    yerde izmarit ya da bozuk para arayan işsiz adamlar,
    Cihangir’de ‘belki ünlü olurum’ düşüncesiyle yönetmen siklerini elden ağza dolaştıran on sekizlik çıtırlardan
    ya da
    konser için Amerika’dan Ortadoğu’ya gelen bir müzisyenin faydasızca heyecanlandırdığı,
    kendilerini belki hiçbir zaman gerçekleyemeyecek kentli soytarılardan
    ve
    gün boyunca yaşadıkları –birbirinden tamamen bağımsız ve birbiriyle tamamen aynı– ‘trip’leri konuşan junkieler
    ya da
    dizleri bir çocuğunki gibi yara bere içinde olan hippi kızlardan
    çok da farklı değildir aslında,
    İstanbul…

    Öz amcasının tecavüzüne uğradıktan sonra onun ayıbını örtmek için kapanıp,
    Tanrısı için günde bin vakit secdeye varan genç kız
    ve
    Aksaray’daki ‘Umut’ pavyonunda içtiğinden kendisine de söyleyecek erkeğini arayan konsomatris
    ve
    Üsküdar’ın ara sokaklarındaki sinagog ve kiliselerin yamacında yükselen minarelerin altında
    kenar mahalle çocuklarıyla pet şişeyle maç yaptıktan sonra onlara kola ısmarlayan rahip
    ve
    şehrin bir başka yıkık-dökük, eskice sokağından geçen satıcıların üzgün bağırışlarını taklit eden yaşlı teyze
    ve
    Dolapdere Caddesi’nin hep aynı köşesinde
    gözüne kestirdiği insanları korkutmak için saklanarak zihinlere tüneyen Deli Zevro
    sensin aslında,
    İstanbul!

    Burası benim sokağım İstanbul;
    ibnelerhaydutlarzencilerpezevenklersarhoşlargöçmenlerpunklarfahişelerAIDS hastalarıberduşlardervişleryetimlersakatlarobezlermahkûmlarsoytarılardeliler,
    anlayacağın ötekiler;
    yani hepimiz
    burada birlikte yaşıyoruz.
    Sen de bir çayımızı içmek istersen eğer,
    her zaman kapımız açıktır,
    herkese,
    her şeye.
    Aytuğ Akdoğan
    Sayfa 8 - İkinci Adam Yayınları