• 437 syf.
    ·24 günde·Beğendi·9/10
    W. Arthur Ward der ki: “Gerçek iyimser problemlerin farkındadır ama çözümleri de bilir, zorlukları görür ama üstesinden gelineceğine de inanır, olumsuzlukları yakalar ama olumlulukları da vurgular, en kötüye açıktır ama en iyiyi de bekler, şikayet etmek için nedeni vardır ama gülümsemeyi seçer.”

              İnsanlar eğer pozitif düşünürlerse ve yaratıcı davranırlarsa, olumsuzlukları başarıya dönüştürebilirler


    Şimdi soruyorum sizlere; hayatınızı keyifli hale getirmek, dolu dolu yaşamak mı istiyorsunuz yoksa hayatınızı kendinize zehir mi etmek istiyorsunuz? Seçim sizin…

    Polyanna’nın hikayesini çoğu kişi bilir sanırım. En kötü zamanlarında bile babasının kendisine öğrettiği mutluluk oyununu oynayan küçük bir kızın hikayesidir.

    Pollyannacılık nedir
    Polyannacılık, kaybedilen herhangi bir şey için üzülmek yerine elindekilerle yetinme ve mutlu olma davranışıdır. Kötü olayların iyi taraflarını görmeye çalışır.
  • Her koşulda pozitifi arama alışkanlığı geliştirirsen yaşam kaliten en yüksek düzeyine ulaşacaktır.
  • Mutsuzluklukları yok sayıp, pollyannacılık oynamak marifet değil.Yaşananları tüm çıplaklığı ile görüp, katlanmaya çalışmalısın.
  • Yüz binler için, acı o kadar büyük ve göz ardı edilmesi o kadar imkansız ki, kendilerini öldürüyorlar. Örneğin, 2000 yılında 815.000 insanın intihar ettiği düşünülüyor.
    Pollyannacılık birçok insana, bütün bunların kendilerinin ya da çocuklarının başına gelmeyeceğini düşündürüyor. Ve tabi ki gerçekten de çok az sayıda olsalar da bazı insanlar kaçınılmaz olmayan acılardan kendilerini sakınabiliyorlar. Fakat istisnasız herkes, yukarıdaki ıstırap kategorilerinden en az birini ya da birçoğunu tecrübe ediyor.
  • Mustafa Öztürk
    Felsefeci Ahmet İnam Hoca’nın bir büyük iddiası var, “mutsuzluk ahlaksızlıktır” diye. Hoca bu iddiasını şerh ederek kitaplaştırdı. Daha açıkçası, Yıldız Işık, İnam Hoca’yı mutsuzluğun ahlaksızlık olduğu fikri etrafında konuşturdu ve bu konuşmaları derleyerek “Mutsuzluk Ahlaksızlıktır&Yaşam Üstü Söyleşiler” adıyla yayımladı. Işık’ın “pek çokları gibi düz akademisyen felsefeci olmadığı ve filozofların bayiliğini yapmadığı için kimileri onun için felsefenin palyaçosu ya da ekşi sözlükte “Felsefenin Müslüm Gürses’i” dese de benim gibi dışarlıklı alaylı olarak felsefe ile ilgilenen insanlara felsefeyle tanışma, hayatında felsefeye yer açma şansını veren insandır” diye tanıttığı İnam Hoca’ya göre “ahlak yaşamının hedefi mutluluktur; ancak bu söz “mutluluk ahlakına göre yaşamalıyız” anlamı taşımamaktadır.

    ***

    İnam Hoca’nın hayat ve mutluluk felsefesi gayet sade ve basittir. Aslında her neyle ilgili olursa olsun felsefe basit ve sade bir şekilde formüle edilmelidir. Gerçi çok bilmiş sözde entelektüel tipler -ki bu tiplerden oldum olası çok huylanırım- bunu çocuksuluk ve çocuksu dille anlatım kapsamında değerlendirebilir; fakat gerçekte her kim felsefe yapmak adına çok sofistike tarzda konuşmaya çalışıyorsa ya anlatmak istediği konuya hâkim değildir ya da sükseli retorik üretme peşindedir. Asıl konuya dönersek, İnam Hoca “Mutsuzluk ahlaksızlıktır” babında şunları söylemektedir: “Düşünen, araştıran, soruşturan, eleştiren insanın mutsuz olması gerektiğine inanılır. Dünyadaki gidişe aklı eren insan, oradaki akıldışı akışı, haksızlığı, sömürüyü, acıyı, iletişimsizliği, kısacası dünyadaki cehennemi görür ve mutsuz olur. Aydın mutsuzdur; gördüğü karşısında, gördüğünü düzeltmeye çabalamasındaki yetersizliği karşısında mutsuzdur. Düşününce mutsuz olur insan; bir anlamda nasıl düştüğünü görmüştür, kendinin ve insanlığın. “Düşünüyorum, o halde mutsuzum” der. Mutsuzluk dünyayı değiştirmenin bir gerekçesi, hatta itici gücü ve enerjisi olur. Mutsuzluk, uyumamanın, uyanıklığın, isyanın, eleştirinin bir itici gücüdür. Mutsuz, bilinçlidir, bilgilidir, asidir. Oysa mutlu, tam bir salaktır. Düşünme gücünden yoksun, bilgisiz olduğu için mutludur. Aydın mutlu olamaz; o denli çok kaygısı, içinden bir türlü çıkamadığı kendisine, düzene, düzenin değiştirilmesine ait sıkıntıları vardır ki mutlu olması olanaksızdır. Boş kafalı, yaşamayı yüzeyden alan, sorumsuz, bencil insanlar ise mutluyum diye dolaşırlar.”

    İnam mutluluk ve mutsuzlukla ilgili bu genel anlayışa karşı çıkar. “Akıllı mutsuz, salak mutlu” savı ona göre yaşama beceriksizliklerinin bir avuntusudur. Evet, dünyada bir zulüm, haksızlık, sömürü düzeni olduğu açıktır. Mutsuz olmamız, kahır çekmemiz için sayısız gerekçemiz vardır! Olup bitenin acı verici durumu karşısında mutsuz olmak insana daha fazla yakışan bir şey değil midir? İnam’a göre değildir! Mutlu olmak, insan olma bilincine sahip herkesin bir sorumluluğudur. Ancak mutluluk denen şey avunma, aldanma, görmezlikten gelme, sorunlardan kaçma yoluyla pollyannacılık oynamak değildir. Aldanma sonucu mutluluk sözde mutluluktur… Mutsuzluk aslında yaşama beceriksizliğidir. Mutluluk ise iç ve dış özgürlüğe kavuşabilmede bir dönüm noktasıdır. İç dünyamızın, düşünce ve duygu dünyamızın bağımsızlığı, insanlarla kurduğumuz ikili ilişkilerin, toplumsal ilişkilerin özgürleşebilmesinde önemli katkısı olan bir güçtür. Hedeflerimize, düşlerimize, ütopyamıza bizi ulaştırabilme gücüdür. Bu gücü anlayamamak, bu güce bigâne kalmak elbette sorumsuzluktur. Dolayısıyla mutsuzluk ahlaksızlıktır. Mutluluk ise yaşamaya hazır olmadır: Geçmişi üstlenip, eleştirip, eleyip, yorumlayıp, geleceğe doğru yürüyebilme durumudur. Ortalık güllük, gülistanlık olduğu için değil; savaşta, kavgada, kuşkuda, zulüm görmede de mutlu olunur. Mutluluk bir haz hali değil, bir karakterdir. Mutlu insan bu ahlaki karakteriyle, başına gelmiş ve gelecek olanları yaşar. Dünyadaki sorunları ele almanın, tavır koymanın, gerçekliğe yönelmenin, kimi eylemlerin çekirdeğini taşıyan bizim karakterimizdir. Karakterimiz mutluluk karakteri ise gelip geçici mutsuzluklarımızı görmezden geliriz; onları simyacı gibi mutluluğa dönüştürmeye çaba sarf ederiz.

    ***

    Birkaç gün önce Twitter’da paylaştığımız ifadelere de atıfla konuyu toparlarsak, dünya ve hayat ne çok gücenip içerlenmeye ve ne de çok sevinmeye gelir. İnsan bu dünyevi hayat sahnesinde kolay tükenip bitmez; acı, gam ve kedere hayli dirençlidir. Öyle ki birçok insanın hayatı taş fırın gibidir. Sürekli olarak acı ve gam pişirir ve olanca acıyı habire yedirir. Buna rağmen salt hayat “mutsuz oldum” demeyi hak edecek kadar kıymetli bir şey değildir. Nitekim Kur’an’ın “oyun ve eğlence” nitelemesiyle salt dünyevi hayata biçtiği değer de aynı noktayı işaretlemektedir. Hayata anlam katan en önemli şeylerden biri, Allah’ın bizi yaratmasındaki en temel hikmetlerden biri olduğuna inandığım iyilik ve ahlaki değer üretmek, başka insanların hayat hatıralarında hayırla ve mutlu bir tebessümle yâd edilecek güzel izler bırakmak olsa gerektir… Öte yandan, Allah biz insanoğluna, “Hazıra konun; benim vücuda getirip inşa ettiğim her şeye hiçbir emek sarf etmeden sahip olun” buyurmuyor. Bilakis “Siz de taş üstüne taş koyun” istiyor. Ama taş üstüne taş koymak, din üzerinden didişmekle, bizim gibi düşünmeyenlere küfretmekle olmuyor. Taş üstüne taş koymak iyiliği çoğaltmaya çalışmakla oluyor. Kaldı ki insanlar artık mutlu olmak, dini de huzur ve mutluluk imkânı olarak yaşamak istiyor.
  • 76 syf.
    Ahh Didem Ahh!!


    Yazma konusundaki özrümü görmüyorum , şiirlerini okudukça , bağlılık, bağımlılık gibi bir şey işte burada yazmaya zorluyor beni.

    ‘’Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!’’

    İyi niyetim suistimal edildiği için çok üzgünüm. İnsan samimiyeti, duyarlılığı rencide edilince çok üzülüyor. Hadi bu sefer yalan değildir inan diyerek aldandığımdan sonra bütün vücudum felç geçirebilir sanıyorum.
    Dur bir nefes alayım. Alayım ama gerçekten, uzun upuzun bir nefes. Ne olduğunu anlatayım;

    Süslü cümlelere ihtiyacımız var mı sahiden ? Gönülden gelen tek bir kelime bile yetmez mi hali anlatmaya.?
    Hepimizin hayatımızdaki onlarca insana söylemek istediği cümle. Ya da diğer okurların durumu nedir bilmem ama benim kaç gündür dilimde:
    İçimdeki ah'larla yaşamaktan yoruldum. Sabahı temiz ve duru bir başlangıç sayarak varlığı, gönül genişliği, bakışları dua olan güzel insanlara rast geleyim istiyorum...

    Her kırıp üzdüğümde, gereksiz yere yargıladığımda kaç cümle geçiriyorum hafızamdan? Kaçar kelime tüketiyorum duygularıma, hissiyatlara kim bilir? Ne kazanıyorum ki ; dönüp dolaşıp gene aynı puslu havada mutsuz oluyorum, mutsuz ediyorum.


    Ahh Didem,
    Kendimden şikayetim olduğu anlarda ,
    Yorgunum deme; kalk ve yürümeye başla.
    Yüreğin götürecektir seni gitmek istediğin yere.
    Çekinme, teslim ol nasibine diye adım atıyorum ,
    Yetmiyor bir de ;
    Şimdi, öyle damdan düşer gibi, birini seviyorum hiç bir halime bakmadan hatta tam tanımadan bilmeden.
    Soruyorum kendime ; Nedir ki bu duygu istek, arzu ya da bu merak? Hepsi sevdiğim yüzünden değil, ama en çok onun yüzünden , yoluna düştüm ona ulaşmak için değil onda kaybolmak için, cevaplarımla pollyannacılık oyunu oynuyorum.
    Ne diyorsun, yok Didem yok, yarın filan başlar mı ki beklediğim o güzel günler özlemi üzerine kurduğum bütün umutlarım ahh ki ahh yerle bir oluyor.

    Bazen, gidenlerle kalanlar karışsa da sonuç hiç ama hiç değişmiyor...

    Eskiden insanların değişebileceğine inanmıyordum..
    Şimdi ise hiç inanmıyorum..Böyle düşünmek kalbime iyi geliyor.
    Aynen senin dizelerin gibi
    ‘’ Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru..’’



    Annesizliğinden şair olan kadınsın sen.

    Annesizlik nasıl bir duygu bilmiyorum, aradığımda ulaşamamak, yüzünü görememek ne kadar acıtır canımı tarif edemiyorum. Yazıya dökemesem de gönlüme gelenler var. Ne kadarını anlatabilirim onu da bilmiyorum. Annesini hiç tanımamış , erken yaşta annesiz kalmış bir sürü arkadaşım vardı okul yıllarımda, tüm sınıf annem şarkısı söylerken bilmezdim ki o çocukları, şarkıya eşlik ederken içten içe öldürdüğümü. En kıymetlisi gözleri önünde ölen evladın yalnızlığına çaresizliğine bir ömür ağlamak nedir anlayamazdım.

    ‘’Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.’’
    Artık anlıyorum anlayabiliyorum.



    Güzel bir hayat için değil mi bütün mesailerim, bütün uğraşlarım, bütün arkadaşlıkları, aşklarım ve hatta bütün kızgınlıklarım küsmelerim ve tartışmalarım ? Dünyanın bütün duygularını, sessizliğe, haykırışa, mimiklere bir iki tebessüme, ya da akan birkaç damla yaşa sığdırabilir miyim ?

    Ahh lara ihtiyaç kalmadan yaşayabilir miyim?

    Falanlar, filanlar....Kimse kalbimdeki dertleri, acıları, coşkuları , beynimdeki düşünceleri fikirleri bilemiyor. İnsan insana her dem biraz da olsa muğlaktır aslında. Ancak hissetmeye çalışır, anlamayı dener ve saygı duyarsa mantıklı, anlaşılır, değerli ,samimi olabilirse bir arada bulunmanın tadına varabilirim.

    Ahh ki ahh Didem, tüm keşkelerimi tükettim ben.

    Her şey bir temenniyle başlar; ''Uzun ömürlü olsun, mutlu sabahlar, iyi günler.'' Ve bir temenniyle de sonlanır. ''Mekanı cennet olsun, başımız sağolsun'' temennisiyle nihayetlendirmediğim bir son dilerdim sana ama ‘’ "Cennete gitmek istedim otostopla" temennine inşallah dileğine ulaşmışsındır diyebiliyorum.
    Güneş doğmayı unutacak da sanki hiç sabah olmayacak gibi bir gece sonrası anlıyorum ki; kaybettiğimde üzüldüklerimden ibaretim.

    "Tehlikeli sayılmam artık.
    Kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum"

    Kaybetmeyelim mi o zaman?
    Evet;
    Merhametimizi, vicdanımızı , samimiyetimizi kaybetmeyelim. Gerisi nasılsa hallolur...
    Bir yanımız kıştı ya hep zaten, diğer yanımıza da gelmesin kış, baharlarımızı kaybetmeyelim.

    Keyifli okumalar..
  • Siz de Aykut Oğut gibi zaman zaman da olsa evrenden torpiliniz olduğunu düşünüyor musunuz?

    Ne yalan söyleyeyim ben kitabı okuyana kadar pek düşünmüyordum. (Şimdi daha farklı düşünüyorum, o ayrı mesele!)

    İnanmadığımdan değil. Kesinlikle yanlış anlaşılmasın!

    Sadece hayatta yaşadığımız tüm iyi ve kötü şeylerin tamamen niyetimizle alakalı olduğunu düşündüğüm içindi, inanmama faktörüm.

    Çünkü bana göre insanoğlunun nefes alıp verdiği süre içerisinde, başına gelecek her şeyden öncelikle kendisinin sorumlu olduğunu düşünürüm. Dolayısıyla kötü bir şeyle karşılaştığında baş edebilme, altından kalkabilme gibi özellikleri de ancak bu şekilde öğrenebileceğini düşünürüm. Veya tam tersi çok istediği bir şeye ulaşmada engellerle karşı karşıya kalıyorsa bunda bir bloke olmasından ziyade, canı gönülden istememesine yorumlarım, ki benzer yorumu kendim içinde rahatlıkla yapabilirim.

    Nitekim yapmacık ve samimiyetsiz pozitif davranış içerisinde bulunup, öncelikle insanların kendisini kandırmaktansa, bunu yaşam biçimi haline getirmesinin daha mantıklı (sağlıklı) olacağını düşünürüm. Dolayısıyla lafta söylenen bir takım pozitif cümlelerin ışımasını gözlerde göremiyorsam, ne yalan söyleyeyim pek de inandırıcı gelmez bana bu pollyannacılık oyunu...

    Çünkü duyguların en bariz yansımasını öncelikle insan, gözlerde görür. O anlarda etrafına yaydığı aurasının rengi bile pozitif olduğunda daha farklı yansır ne de olsa...

    Kitaba geri dönecek olursam eğer; Aykut Oğut'un adını yayınladığı kitaplardan dolayı az buçuk biliyordum. Ama okumamakta ısrar ettiğim için almaya yönelik herhangi bir teşebbüste bulunmuyordum. Nedeni malum!

    Bugüne kadar okuduğum kişisel gelişim kitaplarının hemen hepsi birbirinin aynısı. Dolayısıyla kasmaya gerek yok diyordum.

    Ta ki bir arkadaşımın Esra & Aykut Oğut çiftinin katıldıkları programın linkini bana göndermesine kadar. Ne yalan söyleyeyim program boyunca bu çiftin söylediklerini dinledikçe, aslında bildiğim ve inandığım birçok şeyi yapmadığımı fark ettim. Bu çiftin o kadar güzel enerjileri vardı ki, resmen ekranın bir ucundan bana doğru akıyordu. Abartısız, çok net bir şekilde hissedebiliyordunuz bu dediğimi.

    Akabinde de kitaplarını okumayı ısrarla reddeden ben, hemen ertesi gün bir kitapçıda aldım soluğu. Merak duygum işbaşına geçmişti çünkü bir kere...

    Bakalım benimde evrenden torpilim varmıymış diyerek, kitabı aramaya koyuldum. Ama gelin görün ki o gün gidebildiğim 2 kitapçıda da kitabı bulamadım. Modumun düştüğünü, omuzlarımın çöktüğünü düşünenlere dipnot. Bulabilme umudumu yitirmemiştim ki omuzlarım çöksün :)
    Akşamına bir arkaşımla konuşurken onda kitabın olduğunu öğrenince deyim yerindeyse ağzım kulaklarıma vardı. Hemen okumak için istedim ama o da ne arkadaşım bulamadığını söyleyince, yine bir hüsran.

    En sonunda beklemek yerine almak en mantıklısı dedim kendi kendime. Vee tararammm! Ertesi gün 3 günlüğüne gittiğim arkadaşımın kitaplığında ne duruyor dersiniz :)) Tabii ki Evrenden Torpilim Var! O bana bakıyordu, ben de ona!

    Tahmin edeceğiniz gibi o gün yemedim içmedim ve kitabı bir solukta bitiriverdim. Okuduğumda da hayatımla ilgili yanlış yaptığım şeyleri gördüm. Özellikler de parasal konularda...

    Ama her şeyden önemlisi de silkelenip kendime geldim.

    Asıl gücün orada, burada olmadığını, aslında kendi içimizde olduğunu gördüm.

    Şükretmenin çok güzel bir şey olduğunun bir kez daha farkına vardım.

    Ve her şeyden önemlisi de beklenti haline getirmeden alabildiğince istemek gerektiğini gördüm.

    Ve bir şeyi istemeden önce hayal etmenin, istemenin ön adımı olduğunu, dolayısıyla başarının daha kolay geldiğini gördüm.

    İşaretlere her zamankinden daha dikkatli bakmaya başladım.

    Baktığım ama göremediğim şeylerin daha kolay farkına varmaya başladım.

    Enerjimizi sömüren insanları etrafımızda bulundurarak, kendimize kötülük yaptığımızı gördüm.

    Zaman zaman kaybeder gibi olduğumuz motivasyonumuzu yükseltmenin aslında çok kolay olduğunu tüm hücrelerimde hissettim.

    Son olarak aslında her şeyin beyinde bittiğini bir kez daha gördüm...

    İşte bu kadar basit!

    Kalben inanın ve isteyebildiğiniz kadar isteyin...

    Kalben istediğiniz her şeyin tez zamanda gerçek olması dileğiyle...