''Eylül… Birkaç gün hava ne kadar güzel olsa, bu kadarcık fani güzelliğe bile minnettar olmak gereken bir ay; içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, o güzel havaların, devamlı yazın artık nasıl geçmiş, sadece bir mazi olmuş olduğunu hissettiren bir üzüntü ve hasret ayı.''
Kitabı okumaya başlamadan önce kendisi hakkında çok ağır bir dili olduğu hakkında duyumlar aldım. Haksız değildi, belki de İş Bankası'nın sadeleştirilmiş bir uyarlamasını okumamış olsaydım beni fazlaca zorlayabilirdi Eylül. İçerisinde zaten psikolojik unsurlar barından bir kitabı eski Türkçeyle okumak ölüm gibi bir şey olurdu belki de. Fakat bu hâliyle kendisinin ağır olduğunu veya zorlayacağını düşünmüyorum. Dili hakkında önyargınız varsa gönül rahatlığıyla başlayabilirsiniz, düşündüğünüz kadar ağır değil. Bazı yerlerde elbette bunaltıcı oluyor. Günümüzde veya yakın bir geçmişte yazılmış eserlere kıyasla -eser Servet-i Fünun döneminden zira- normal olarak daha ağır. Türk edebiyatının ilklerinden bir eser okurken zaten beklentinizi akıcı olması yönünde tutamazsınız fakat düşündüğünüz kadar da ağır değil dostlar.
Romanda beni en şaşırtan şeylerden bir tanesi karakterlerin fazlaca insan olmasıydı. ''İnsanca, pek insanca.''
İnsanlar, akabinde bir şeyler hissediyorlar ve bunlara engel olamıyorlar. Bazı yerlerde buna teslim oluyorlar, bazı yerlerde engel oluyorlar. Keyif alıyorlar; belki de almıyorlar. Yaşıyorlar; bazense bunu istemiyorlar. Kendileriyle yaşadığı iç karışıkları, her birinin kendine has karakterine göre verdiği veya verebileceği potansiyel tepkileri o kadar romanın içerisindeymişçesine yazmış ki Mehmet Rauf aklım almıyor. Bahsi geçen karakterler oldukça her duyguyu uç noktada yaşayan tiplerden. Aşkı, hüznü, sevinci ilahi bir boyutta yaşıyorlar. ''Sevmek böyle bir şey mi
Tanrısız Gençlik Ödön von Horváth'ın 1937 yılında yayımlanan romanı. Roman Nazi Almanyası'nda bir lisede geçiyor. Lisede tarih ve coğrafya öğretmenliği yapan karakter üzerinden anlatılan bir hikayesi var.
Faşizmin tüm karanlığının toplumun üzerine kara bulutlar gibi çöktüğü bir ortamda, tanrı inancını kaybetmiş bir öğretmenin okuldaki öğrencilerinin okullara sokulan militarist ve faşizm propagandaları sonucu geldiği nokta karşısındaki çaresizliği, vicdanı ve bireysel kaygıları arasında sıkışmışlığına şahit oluyoruz okurken.
Öğrencilerin paskalya tatilinde askeri eğitimi andıran bir kampa katılmaları ve içlerinden birinin öldürülmesi ile bir olaylar silsilesi başlıyor. Kitap her ne kadar faşizme odaklansa da işlenen cinayetle ilgili görülen davada ve olayların gelişiminde hayat-ölüm, suç - masumiyet karşıtlığına, vicdan hesaplaşmasına, inancın insan hayatındaki yerine, din ve devlet işleri arasındaki ilişkiye, ahlaki değerlere, dayatılanlar arasında sıkışmışlığa da değinen çok katmanlı bir hikaye karşılıyor bizi Tanrısız Gençlik'te.
Yazarın dili ve anlatımı oldukça akıcı, kurgusu da oldukça sürükleyici. Ben severek okudum. Okuyan herkesin kendi adına çıkarımlar ve sorgulamalar yapacağı bir kitap. Keyifle okuyun.
"Savaş sırasındaydı, Tanrı'yı terk etmiştim. Delikanlılık çağındaki birinden, Tanrı'nın bir dünya savaşına müsaade etmesini kavramasını beklemek biraz fazlaydı."
Nasıl olsa onlar zamanı gelince yaptıklarıyla kendilerini tanıtıyorlar...
(Paul Auster)
!! Dönemimizi ve okuduğum bu kitabı bir cümlede anlat deselerdi; "Herkesten her şeyi bekle ama kimseden birşey bekleme" olurdu.
!! Dönemimizde en tehlikeli şey nedir diye sorsalar; doyumsuz bir erkek kadar doyumsuz bir kadın derdim.
!! Peki bir insanı vicdanıyla baş başa bırakmanın en iyi yolu nedir diye sorsalar; ya affedin derim ya da affetmeyin, silip atın derim.
!! İhanet yalanla birleşmiş iki günahın toplamıdır. Bu ihanet kendisiyile korkuyu da beraberinde getirir. Ya kaybetmek istemediklerinden ya da kaybettiklerindendir bu korku. Yalanın fazlası kaybetmeye götürür insanı, ihanetin ağırlığı korkuya taşır sizi. Peki korkunun fazlası intihara sürüklemez mi?
!! İhanet bulaşıcı bir hastalık gibi. Zavallı insanlara özel bir yetenek. Mutluluk katlanarak artar, yalan katlanarak artar, ihanet saklandıkça ağırlaşır öyle değil mi?
Stefan zewig'ten öğrendiğim şey bu. İhanetin bilerek bilmeyerek topluma sürülmesi.
Bilmeyerek yapılan ihanet ve bilerek yapılan ihanetin arasındaki fark nedir biliyor musunuz? Kaybettiklerinizdir. Bilmeyerek yapılan bir ihanet sizi seven insanı kazanmadan kaybetmektir ve bilerek yapılan ihanette şerefini ve karakterini bir yalana satan insanın, kendini seven insanı kazanıp kaybetmesidir. Hangisinin size daha acı verdiğine siz karar verin.
Peki neden hep Stefan'ın kitaplarında ihaneti ve sevgiyi, boşluğu okuyorum bilmiyorum ama kitaplarını okurken, sevipte kaybettiğin insanların eşyalarını toplamaya çalışmak gibi hissettirdiği duygu.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda bir adamın bilmeden yaptığı ihaneti kaleme almış ve Korku kitabında bir kadının bilerek yaptığı bir ihaneti kaleme almış. Okumak istediğiniz karakter size kalmış.
Bir insan hayatınızı
KorkuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Yayınları · 2022124,9bin okunma