Anarşist sosyalizmi ele alalım, — ekonomik programı kendi bütünselliği içinde politik sosyalizmle aynıdır; —uygulamalı politikanın işleyişi, sosyalizmi idari ıslah listesi ile ziyan etmeden öncesini kast ediyorum. Bu anarşist sosyalistler, devletin, merkezi hükümetin mülk sahibi sınıfın ticari temsilcisi olduğunu ve hep olacağım; bunun saf bir şekilde belli bir materyal durumun ifadesi olduğunu, ve bu durumun bitmesi ile devletin de bitmesi gerektiğini; insanların ellerinden mülkiyetin tüm şekillerini tamamen alma anlamına gelen sosyalizmin, beraberinde kaçınılmaz ve mantıksal bir sonuçla devletin feshini getirdiğini savundular. Her bireyin sosyal üretim üzerinde eşit hakkı olduğuna, el koyma ve tutmaya teşvikin yok olduğuna, suçların (ki bunlar neredeyse bütün vakalarda bu hakkm evvelki reddine içgüdüsel cevaplardır) ortadan kalkacağına ve onlarla birlikte devletin varlığı için son mazeretin de yok olacağma inandılar. Bir kısmımızın yaptığı gibi, bir kural olarak, toplumun materyal yönünde böylesi değişimleri dört gözle beklemezler. Bir keresinde Londralı biri, anarşizmin gerçekleşmesinden sonra, Londra'nın büyümeye devam edeceğini, milletlerin gelgitinin dolambaçlı caddelerinde akmaya devam edeceğini, şehrin yüz binlerce otobüsünün aynı şekilde gezineceğini, ve büyüleyen ve korkutan tüm bu mahşeri trafiğin büyük bir sel gibi aşağı yukarı, aşağı yukarı akmaya devam edeceğini söylemişti. Bu Londrah'mn adı John Tumer idi; aynı durumda, sosyalizmin ekonomisine tamamen inandığını da söylemişti. Anarşist partinin bu dalı, eski sosyalist partiden meydana geldi ve politika kullanma fikrini benimseyenlere karşı olarak, köken itibarı ile bu partinin devrimsel kanadını temsil etti. Bu ekonomik taslağı kabul edişlerinin nedenini açıklayan materyal sebebin, Avrupa'nın sosyal
Bir Yazar Bir Kitap
ÖNSÖZ Elma * Daha önce de gıda zehirlenmesi yaşamıştım. Senaryoyu biliyordum. Su iç ve geçmesini bekle, o kadar. 11 * Ne zaman sahiden mutlu oldun? 13 * Doktorlara bana bu aşırı bulantıya son verecek bir şey vermeleri için yalvardım. Dang heyecanlı heyecanlı doktorlarla konuştu. En sonunda bana dönüp şöyle dedi: "Doktor bulantına ihtiyacın olduğunu söylüyor. Bir mesajmış bu, mesajı dinlememiz gerekiyormuş. Sorunun ne olduğunu o söyleyecekmiş." 13 * Depresyon ya da şiddetli kaygı yaşamış olanların konu hakkında yazdığı kitaplarda, yazarın yaşadığı sıkıntının derinliğini -gitgide daha abartılı bir dille- tarif ettiği uzunca bir azap pornosu mevcuttur hep. 15 * yola çıkmadan hemen önce, gerçekten aşık olduğum ilk insan tarafından reddedilmiştim; utanç verici bir koku gibi her zamankinden daha fazla duygu sızdırdığımı hissediyordum. 16 * Mutluluk yaratan doğru kimyasalları üretemeyen arızalı bir beynim varsa şayet, böyle sorular sormanın ne anlamı var ki? Zalimlik değil mi bu? Bunamadan mustarip olan bir hastaya anahtarlarını nerede bıraktığını niye hatırlayamadığını sormazsınız. Aptalca bir soru bu. Tıp fakültesine gitmediniz mi siz? 18 * Ben hikâyemi bulmuştum. Aslında şimdi bakınca bu hikâyenin iki parçalı olduğunu görüyorum. İlki depresyonun nedenine ilişkindi: serotonin eksikliğinin ya da zihin donanımındaki başka bir hatanın yol açtığı bir beyin arızası. İkincisi ise depresyonun çözümünün ne olduğuna ilişkindi: beyin kimyasını onaran ilaçlar. 19 * Neden böyle hissettiğime dair muhtemel bir açıklama daha duymuştum. Bu açıklama doktorumdan gelmemişti; kitaplarda okumuş, televizyonda tartışıldığını görmüştüm. Buna göre depresyon ve kaygı genlerinizde taşınan bir şeydi. 20 * O yüzden, anlamak istediğim ilk muamma şuydu: Antidepresan alırken nasıl olup da hala
METİS
Kitap Alıntısı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Zaman gazetesine açıklamalarda bulunan Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün (Zaman, 10.11.2011; Zaman, 29.11.2011.), Der-sim Katliamının sorumlusu olarak devleti, dönemin tek partisi ve iktidarı CHP'yi ve Atatürk'ü sorumlu tutması ile tartışma başladı. Aygün, sorunun başlangıcını Cumhuriyet'le sınırlamamakta ve Osmanlı'nın son 500 yılı boyunca yani Yavuz Selim ile Şah İsmail savaşından beri var olan bir sorun şeklinde telakki etmektedir. Bunun sebebini de Aygün, Dersim'in hem etnik kimliği hem dini inançları bakımından hem de coğrafyası bakımından farklı özellikler taşımasına bağlamaktadır. Aygün'e göre: "500 yıla yayılan bir yok etme siyasetiyle karşı karşıya kalan bir bölge olarak Dersim konusunda aslında Cumhuriyet, o politikalarda fazla bir değişiklik yaratmıyor; sadece merkezileşme yönünde kararlar alıyor. Dersim'i de merkezi otoriteye bağlama yönünde önce bazı raporlar hazırlanıyor. Bölge tanınmaya çalışılıyor. Ama bu raporlar Osmanlı dönemi raporlarından işin ilginci farklı değil. Yaklaşım, çözüm ve meselenin barışçıl bir biçimde yoluna sokulması için yeni bir öneri getirmiyor, cumhuriyet dönemi raporları. Neticede 1938'de jenosite varan bir operasyonla Dersim meselesi tarihe havale edilmiş oluyor ama böyle de olmuyor; devam ettiğini bugün de görüyoruz." Dersim'de İsyan Yok muydu? Aygün'e göre Dersim'de bir isyan söz konusu değildir. Devlet Alevileri yok etmek istiyordu ve bunun için de bir bahane bulması gerekiyordu. Ordu harekât yapınca insanların kendini korumak için silahlandığını aktaran Aygün, "Resmiyette ise bir isyan olduğu ve devletin de bunu bastırdığı tezi savunuluyor. Çünkü Başbakan'ın deyimiyle 50 bin insanın öldürüldüğü bir operasyonun meşrulaştırılması için orada bir isyan oluşturulması gerekiyordu. Dersim isyanı, sonradan icat edilmiş bir
Sayfa 160 - Kitapmatik Yayınları·Kitabı okudu
Sosyoloji
Eğitim’de ihtiyaç ne?
Türkiye ve Tunus’ta öğrencilerin Finlandiya ve Almanya’ya göre ders çalışmaya neredeyse iki kat fazla zaman ayırdıkları halde çok daha düşük puanlar aldıklarını ortaya koyuyor. Burada kabaca iki sonuç çıkar: 1) bizim çocuklar verimli çalışmayı bilmiyor. 2) Çalıştıkları şeyler doğru şeyler değil. Acaba öğretmenler yeterli mi ? Bu da son derece önemli bir soru. Çünkü eğer öğretmenler yetersizse ve gerekli eğitimi veremiyorlarsa o zaman bütün öğrencilerin kendi kendilerine öğrenmelerine kalıyor demektir. OECD üyesi ülkelerin öğretmenlerinin yarısından fazlası kendilerini geliştirmek için bir programa katılırken, bizim öğretmenlerimizin ancak beşte biri böyle bir programa katılıyor. Bu fark, bizim, öğretmenlerimizi iyi yetiştiremediğimizin bir göstergesidir. Demek yalnızca öğrencilerimizi değil öğretmenlerimizi yetiştirmek için de daha fazla çaba harcamamız gerekiyor. PISA araştırmasının gösterdiği bazı gerçekler var. Mesela bizim çocuklarımız başka ülkelerin çocuklarından daha fazla ders çalışıyorlar. Buna karşılık başarıları onlardan çok daha geride kalıyor. Bunun bir nedeni, bir sonraki aşamadaki sınavı esas alıp ona göre çalışmaları olabilir. Yani öğrenmek, analizde kullanmak amaçlı çalışmak yerine sadece ezberliyorlar. Öyle olunca akıl yürütmeye dayalı soruları çözemiyorlar. En başarılı çocuklar hoşgörü ve özgürlüğün en yaygın olduğu Ege Marmara ve fen liseleri, Sosyal bilimler liseleri ile Anadolu fen liselerinden çıkıyor. Demek ki model olarak bu bölgeleri ve bu okullari esas alıp sistemi ona göre biçimlendirmemiz gerekiyor. Eğitim sistemimizde öğrenme eksikliği kadar öğretmeme sorunu olduğu anlaşılıyor . Öğretmenlerimiz yetiştirmek için gereken çabayı göstermediğimiz çok basit bir karşılaştırma ile ortaya çıkıyor. Bu gerçekler karşısında biz ne yapıyoruz ? Fen
Alıntı
Programa göre bana üniversiteyi gezdiren araştırma görevlisi ile ünlü Geisel Kütüphanesi’ni ziyaret ederken, giriş kapısının üzerinde büyük harflerle yazan “READ-WRITE-THINK-DREAM” yani Türkçesi “OKU, YAZ, DÜŞÜN, DÜŞLE” ifadeleri dikkatimi çekti. “Burada bir mantık hatası yok mu?” diye sordum. “Neden?” diye yanıtladı, bana refakat eden. Kendimden emin bir şekilde devam ettim. “Her şey hayal kurmakla başlamaz mı? Burada düşle ibaresinin en başta olması gerekirdi” dedim ve konuşmanın devamında hayatımın önemli derslerinden birini aldım. “Burada bir mantık hatası yok” diyerek konuşmaya başladı refakatçim. “Altyapısı olmayan boş hayaller ile bir yere varamaz insanlar” diye devam etti. Sonra ekledi: “Araştırmacı akademisyenler olarak hayalleri yeni buluşlar yapmak, bilinmeyen şeyleri bilinir kılmak ya da yerleşik ama günümüz koşullarında sorunlarımıza çözüm getirmeyen teorileri sorgulamak için kurarız.
Şurası bir gerçektir ki, Kürtçülüğün devam etmesinin ve bir çok Türk boyunun bile Kürtçe konuşmak zorunda kalarak zaman içinde Türkçeyi unutup Kürtleşmesinin altında yatan sebep aşiret ve ağalık düzeni idi. Türk soyundan gelmiş ve özbe öz Türk olan bir kısım insanlarımız, coğrafi şartların güçlüğü, mezhep baskıları, Devletin koyduğu vergilerin ağırlığı ve Devletin can ve mal güvenliğini tam sağlayamamış olması gibi sebeplerle, ağalara sığınmayı kurtuluş çaresi gibi görmüşler-di. Bu gibi Türkler, Kürt ağaların emrinde çalışarak geçimlerini sağlamakta, can, aile ve mezhepsel güvenlikleri ağa tarafından garanti edilmekte, bu-na karşılık Devlete ödeyeceği vergiden çok daha az miktarda "ağalık hakkı" ödeyerek bu olanaklara kavuşmaktaydılar. İletişim kurabilmek için, doğal olarak, bağlı olduğu aşiret reisinin dili olan Kürtçe'yi öğrenmekte, yaşadığı medeniyetten uzak yerlerde Türkçe konuşmasına gerek kalmadığından zaman içinde Türkçeyi ve Türklüğünü unutarak Kürtleşmekteydiler. Bu durum "Ne mutlu Türküm diyene!" sloganınını egemen kılma amacıyla Türk milliyetçiliği ilkesini Anayasa'sına yerleştirmiş olan Atatürk Türkiyesi için kabul edilemez bir şeydi. Bu gidişi önlemek, aşiret düzenine son vermek, doğudaki Kürtler'i Batı Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelen muhacirleri de Doğu'ya yerleştirmek suretiyle Türküm diyen herkesi Türk kimliği içinde eritmek, böylelikle vatandaşlar arasında kardeşlik havası yaratmak gibi amaçlar taşıyan İskan Kanunu 14 Haziran 1934'te yasalaştırıldı. Kanunun Gerekçesi: İskan Kanunu'nun gerekçesi, "Türklüğün ortaya çıkışının Orta Asya'dan yapılan göçler dönemlerine kadar uzandığını, Dünya tarihinin büyük göç sellerini yapan ırkların başında Türk ve Turan kavimlerinin geldiğini" dile getiren giriş cümleleriyle başlar. Türk tarihinin en eski dönemleri
Sayfa 195 - Toker Yayınları·Kitabı okudu
Tarih