Kapitalizmin gelişimi özel mülkiyetin sınırlarını da
genişletmektedir. Bu eğilim ile birlikte tekelci rekabetin doğal sonuçlarından biri olan bilginin denetlenmesi (başka türlü satışa sunulamaz) birleşince "telif haklar" biçiminde bilginin mülk edinilmesine yol açmaktadır. Bilginin bu tarz mülk edinilmesi ve kitle iletişim araçları üzerindeki tekelci kontrol, aydınların sisteme entegrasyonunu artırmıştır. Bilginin geliştirilmesi için gerekli teknik olanakların tekellerin elinde olması, bu aletleri kullanarak gerçekleştirilen bilimsel buluşların mülk edinilmesinin de yolunu açmıştır. Böylece bilim adamı tekeller, tekelci sistem için çalışmak durumuna getirilmiştir. Bilginin mülk edinilmesi ile birlikte, bir tek sanat veya bilimsel eserin sahibini de küçük mülk sahibi haline getirir. Böyleleri giderek, daha çok para edecek, daha çok piyasa için üretim yapmaya başlarlar. Bu yolla bilim ve sanat adamları, bilimden ve sanattan uzaklaşarak, pazar için üretimin tüm özelliklerine uygun (ambalaj, reklam vb.) üretim yaparlar. Bu süreç, aydınların topluca, devlet için üretim yaptığı, ideolojinin üretildiği merkezlerde (Toplumla İlişkiler Başkanlığı, Üniversiteler, Gazeteler vb.) toplanmalarının yolunu açar. Böylece aydın, bazı ayrıcalıkları olan, ama burjuvazi için çarpışan "düşünce şövalyesi haline, tıpkı bir kiralık katil haline gelir.
Bu tersi taraftan, işçi sınıfının çıkarlarının aydınlarca savunulmasını hem güçleştirir, zorlaştırır, hem de bu yolu seçen aydını militanlaştırarak sınıfla bütünleşme noktasına getirir. Bu noktada Gramsci'nin organik aydın tanımının önemi ortaya çıkmaktadır. Bu organiklik ise doğru biçimde ancak devrimci parti saflarında kurulabilir. Devrimci parti saflarında, örgüt disiplini altında gerçekleşmeyen bir organiklikten söz etmek, gerçekte işçi