• 152 syf.
    Sabahattin gidiyordu,ölümüne gidiyordu ve bunu o dahil hiç kimse bilmiyordu.
    *
    Sabaha karşı tam evden çıkmak üzereyken Mehmet Ali Cimcoz uyanıverdi "Sabahattin" dedi "Gidecektin de haberimiz niye yok ? " diye ekledi.Gece özellikle söylenmemiş,anlatılmamış bir giz vardı...
    *
    Sabaha karşı Tünelde'ki kamyon,bir şöför ve muavin tarafından alındı.
    *
    Önce Topkapıya uğradılar.Berber Hasan'ı gördüler.Para ve bir kartvizit bıraktılar.Sonra Kırklareli'ne doğru yol aldılar.
    *
    SAZARA 1948 NİSAN
    "Sınırı geçiyoruz"dedi Ali Ertekin.Sınır (güya) geçildi ! Üç adam geldi karşı taraftan.Üçü de onunla Ali Ertekin ile Bulgarca konuştu... Kurgulanan cinayetin ilk adımı atıldı...
    Türk Edebiyatının bu müthiş adamı,zeki adamı,ilk kez ve de son kez yaşamında orada yenildi...
    *
    Ceset,Sazara Köyü'nün yakınlarında bir çalılığın dibine "üstünkörü" gömülüyor...
    Bir iki hafta içinde çakallar tarafından kokusu alınıyor,çıkartılıyor ve parçalanıyor...
    Ali Ertekin adlı MİT ayakçısına KATİL kimliği veriliyor ve iş kapatılıyor...
    '
    '
    ▶Daha önce okuduğum Kemal Bayram'ın yazdığı kitabın devamı niteliğinde olan bu kitap,oğlu gazeteci/yazar Alev Çukurkavaklı tarafından yazılmış.
    Babasının o dönemde yaptığı ancak yayınlamadığı iki sürpriz söyleşide yer alıyor kitapta.Sabahattin Ali cinayeti ile ilgili bilgi sahibi olmak isteyenler her iki kitabı da mutlaka okumalı
  • 268 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    ---Çanakkale'ye Yürüyüş---

    Atsız, ne de güzel anlatıyordu Çanakkale'yi, "Bir tarafta her türlü vesaitle pusatlanmış soğuk kanlı İngilizler, çevik Avusturalyalılar, sporcu Yeni Zelantlılar, korkunç Senegalliler, vahşi Hintliler, insanla maymun arasında dehşetli bir mahlûk olan Maûrîler, Martinikliler diğer tarafta da sessiz ve gösterişsiz Türkler vardı." derken. Atsız Ata'nın bence buradaki en büyük rahatsızlıklarından birisi, İngilizler ve bize karşı cephede savaşan tüm dünya insanlarının mezarlarını titizlikle ettikleri ziyarete karşılık bizimkilerin sadece 'Ah Çanakkale' benzeri tabirler kullanarak bu ziyaretlerin yapılmasını isteyip kimsenin oraları ziyaret etmemesi diyebiliriz. Buna daha kolay ve şu devirden örnek verirsek, insanların 'Buluşalım' fikri ve karşılığında 'Tamam' denmesi ve o buluşmaların uzun yıllar aradan sonra gerçekleşmesi veya yapılan bu 'Buluşma' planının lafta kalması diyebiliriz. Peki ya şu 'Kızıl Elma' türküsüne ne demeli ?
    Asya Boz Kurt dolacak,
    Rus’un benzi solacak,
    Olukça kan akarak
    İlk yurt bizim olacak
    ***
    Kurarak kuraltayı
    Alacağız Altay’ı.
    Japon, Çin, Rus demeden
    Çekeceğiz bir yayı.
    ***
    Asya Boz Kurt dolacak,
    Çin’in yüzü solacak,
    Dört yan kana boyanıp
    Öz yurt bizim olacak.

    Bunun gibi niceleri var. Bunlar bile insanın kan akışını hızlandıran şeyler. O günleri, saf kan Türk olduğumuz, bozulmadığımız zamanları arıyor insan. Ve haklıda..
    Devamında ise Çanakkale Yürüyüşünde, gezdikleri yerleri anlatıyor. Özellikle Anafartalar gezisinde çok güzel, insanı hem gülümseten hem hüzünlendiren hikayeler vardı. Tabi dönüş yolculuğunda söylenen şiirden de bahsetmezsem rahat edemem. Buyurunuz ;
    Asırlar bize yaştır,
    Kemal ülküye baştır,
    Bize yol göster Kemal,
    Anayurda ulaştır.
    Kendisi bir yerde de tarihimizi Lozan sonrasından başlatmak isteyen, Osmanlının Arap falan olduğunu zanneden bilgi yobazlarına değinir. Haklıdır da. Kendi dediği gibi de Lozan sadece Şanlı Türk Tarihinde düşen bir 'Yaprak' olup, öncesinde Türk olduğumuz gibi sonrasında da ve her zaman da Türk olmaya devam edecek ve bundan gurur duyacağız.

    ---Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi---
    Burada anladığım kadarıyla biraz CHP eleştirisi yapıyor kanımca. Tabi buna takılmadım. Öğretmenler arası bir tartışma var ve bir dergi çıkartacaklar. Sanırsam ismi Orhun oluyordu. He bu arada kendisi de 'Türkçe Öğretmeni' olarak atanmış, onu da ekleyelim de öğretmenlerle ne işi var demeyelim. CHP eleştirisi yargısına nereden kapıldın diye düşünürseniz de 1962 seçimlerinde CHP başa gelir de Faşist Atsız ve Arkadaşlarını yargılarsa gibi bir tabir kullanmıştı, oradan sonra emin oldum bende buna tabi. Ardından Atsız'ın iş başvurusuna Askeriye de öğretmenlik ya da benzeri çıkmış ve burada polis de yaka paça yemekten kaldırıp onu getirmişti. Tabi sonradan olayı öğrenince hatırladığımla yazdığım şeylerin arasından bunu unutmam; "Halk Partisinin polisi önce ateş ediyor, sonra nişan alıyor. Taktik meselesi" diyordu. Ya o muhteşem söz ; "Ne de olsa Türküz, yalana dolana aklımız ermiyor" deyişi, bunlar benliğimiz için önemli veriler aslında.
    Aslında benim şahsi fikrim, Atsız'ın, Atatürk sonrası İnönü CHP'sinde işlerin Atatürk ile ilgisinin uzaktan yakından alakası kalmadığını, halkın partiden uzaklaştığını söylemeye çalışmasıdır. Mesela ben bunu gayet anlayışla karşılıyorum çünkü merak edip biraz baktığım zaman -doğru yazdığımdan emin değilim burayı- 'Koalisyon' hükümetleri hariç Atatürk sonrası CHP'nin İnönü başarısızlığının ardından hiçbir seçimde başa gelemediğini gördüm. Yanlışım varsa düzeltin. Bu da aslında CHP'nin nasıl da şerefli bir adamın arkasına sığınarak hiç de şeref kelimesinin anlamlarına sığmayacak davranışlar içerisinde bugünlere geldiğini gösteriyor. Bunları rahatlıkla söyleyebiliyorum, ne de olsa Atsız Ata'nın öğrencileriyiz. Ağzımızda "Vatan,Devlet ve Millet" kelimeleri varken, bunların hangisi kimi rahatsız eder değil mi ? (Niğde Ülkü Ocakları Başkanımızın konuşması geldi aklıma)
    Şimdi size bir sır vereyim diye başlayan bi cümle vardı. Halk Partisi çağının sırlarından, yani bu sırrı bir ben biliyorum bir de bütün dünya dediği. Gerçekten bambaşka bir adam. Dalkavuklar Gecesi sonrası bu kitabı da çok güzel geldi bana.
    Sabahattin Ali'den bahseder. Hasan Âli ile karıştırıldığını, milli şef ile beraber birtakım kimselerin Atsız gibi milliyetçi bir insana düşman olduklarını anlatır. Düşünsenize Milli Şef (!) ama Milliyetçi ve şuan Türkçülerden dediğimiz birisine düşman. Eh ne kadar Milli olduğu ortada. Atsız'ın da dediği gibi CHP başta olsaydı onun o zaman ki korkusu şuan da benim korkum olurdu ancak o zaman ki Demokrasi dediği özgür irade şükürler olsun şimdide var.
    Atsız'ın "Dünya binbir türlü süt emmiş insanlarla doludur. Ayrıca her insan az veya çok inek sütü de içmiştir. Demek ki her insanın bir anası, bir de inek süt anası var. Tabii her ineğin bir öküz kardeşi olur. Şu halde her insanın da bir öküz dayısı var demektir. İnsanların niçin zeka ve insanlık dışında hareket ettikleri anlaşılıyor değil mi? Her insan bir öküzün yeğenidir. Oğlan dayıya, kız halaya çeker derler. Herhalde bazı insanlar, süt dayılarına fazla çekiyorlar. Bundan da cihanın huzursuzluğu doğuyor." sözü oldukça açıklayıcıdır.
    Burada özellikle CHP tarihini bilmeyen bilginlerin (!) İsmet İnönü ile Atamızın kavgasını ve İnönü'nün başkanlıktan atılma mevzusunu bilmemesini de doğal karşılıyorum. Zaten bizi kendinden soğutan ilk örneği ve kendisini sevmeyişimizin nedenlerinden biri de Ata ile olan kavgasıdır.
    Kitap bir yerden sonra tamamen İsmet Paşa'ya geliyor zaten. Anılar, anlatılanlar, Paşanın bizim en büyük düşmanlarımızdan Ruslara olan dostluk çabaları gibi. Ancak burada bence İsmet Paşa düşmanlığından ziyade İsmet Paşa'nın yanlışları ve yanındaki dalkavukları görmemesi eleştirisi yapılıyor. Atsız'ın da sert hem de aşırı sert mizacı olduğunu düşünürsek bu pireyi deve yapmak oluyor. Çünkü Milli Şef'in kardeşlerine Milli Biraderler ya da Milli Kamburlar demek kim olursa olsun, bir devletin başına hakaret etmek sadece şeref eksikliğidir kanımca. Üstelik çocuklarına da Şefzade lafzını yakıştırmak oldukça yanlıştır ve Atsız da bunları söylemiştir. Yani yapılmaması gerektiğini. Tam da bu kadar İsmet Paşa yeter, adamı tamamen kötü göstermeye gerek yokken Ata da bunu hissetmiş ki, konuyu kapatmış ve kendini anlatmaya geçmiş. Kendisini, kendi ağzından dinlemek, onu tanımak için oldukça iyi olacaktır zaten.
    Ne güzel ya. Kendini anlatan ya da bir tarihi anlatacakken ta atalarından başlayanları örnek vererek başlamak ve bunu yapmadan -ki iyi ki yapmamış- direkt konuya giren Atsız, maceralarını da anlatıyor ve bunlar oldukça gülümsetiyor insanı. Tabi burada beni meraklandıran ve hüzünlendiren sebep var. Atsız, Apandist şüphesiyle sürekli doktorlara gözüküyor. Kendi öğrenciyken durumun farkında ama koskaca doktorlar bunun farkında değil ve beni üzen tarafı bu büyük (!) doktorlardan birisi de Atamızı da vefatından önce muayene eden Abrevaya. Bağlantıyı kurduğunuzu düşünüyorum.
    Burada anılarını anlatırken mesela Köprülüzade Fuat vardır ki bir lafı çok mühimdir. "Meb'usların siyasetle uğraşması yasaktır" diye. Çok hoşuma gitmişti.
    Ardından CHP'nin Türkçü ve Komünistlere karşı 1944 öncesi tutumundan yeni bir başlık altında söz edilmiştir. Bu bölüme girerken insanın ot gibi aynı zamanı yaşamak istemiyorlarsa ileriyi düşünmek zorunda olduklarından bahsediyordu. Bir milletin savaş sonrası bile devrinin en güçlü devleti İngiltere'ye 1-2 sene içinde kafa tutabilecekken nasıl olup da maneviyatının azaltıldığını, nasıl savaşçı ruhunun sömürüldüğünü maddeler halinde anlatıyor ki bu maddeler oldukça önemli aslında. Benim burada önemli gördüğüm noktalardan birisi de CHP'nin 6 okundan birisi Milliyetçilik olduğu halde kendisi Türkçülüğü sevmez, Türk Ocaklarını da kapatırdı. Böyle bir durumda benim merakım bu ülkenin ve Atatürk'ün kurduğu bir parti, nasıl olur da 'Milliyetçilik' çizgisinden şaşabilir ? Anlam veremiyorum. Sanırım biraz korku biraz da menfaat bunda etkili olmuştur sonuçta CHP, Yaşasın Millet Varolsun Vatan yerine 'Yaşasın Milli Şef' diyeni önemli yerlere getirip Türk Çocuğunu, Vatan Sevdalısını kendinden soğutuyordu.
    Finali ise tamamen kendisine yaraşır şekilde ve biraz da İsmet Paşa'nın bu sefer dalkavuklarına değil, onlar nedeniyle körelmiş olan kendisine söylemiştir. "İsmet İnönü’nün büyük suçu, Türkçülüğü düşman bilerek bu romantizmi yıkmağa calışması olmuştur. Halbuki Türkçülük, o zamana kadar İsmet Paşaya düşman değildi. Hatta aile babasıdır diye onu biraz tutuyordu bile. Fakat o, bunu anlayamadı. Tarihin asla bağışlamıyacağı bir suç isleyerek Türkçülüğü yıkmağa çalıştı. Türkçüler takım takım hapislere girdiler ama Türkçülük yıkılmadı. Yıkılan kendisi oldu."
  • “Nihat’la yanındaki çocuklardan birçoğu da yakalanmış… Prof. Hikmet’i de çağırmışlar, fakat herif bir kolayını bulup yakasını sıyırmış… Hiç değilse tevkif edilmedi. Nüfuzlu ahbapları var, herhalde onlar müdahale ettiler!” (Ali, Ağustos 2017: 233) “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar, gençlik, bilgisizlik, gayesizlik yüzünden ve biraz da külah kapmak arzusuyla, birtakım mecmualar, broşürler neşretmeye, memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdırmaya başlamışlardı… Bu neşriyat son günlerde sistemli bir hal aldı. Bu, herkes gibi benim de gözüme çarptı. Münakaşalarını eskiden kahvelerde, vapurlarda, yollarda bağıra bağıra yapan, fikirlerini alenen söylemeyi ve icabında yumrukla müdafaayı bir kabadayılık addeden bu kahramanlar, birdenbire nedense esrarengiz bir hüviyet aldılar… Kahvede ikisi üçü bir araya gelince baş başa verip fısıltı halinde konuşuyorlar, bir münakaşada fikirlerine kuvvetli bir hücum yapılsa, hasımlarına cevap vermeyerek: ‘Zamanı gelsin, biz sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririz!’ demek isteyen emin bir gülümseme ile iktifa ediyorlar ve nihayet, şimdiye kadar mahiyetleri tamamen anlaşılamayan birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkıyorlardı. Bunlardan biri, ara sıra Nihat’ın yanında gördüğümüz o tatar suratlı herif de mevkuflar arasında… Neyse, fazla tafsilat vermeye hacet yok, bu coşkun gençler, bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek, mükemmel bir ağın içine düşmüşler… Kendi fikirlerimizi söylüyoruz ve yazıyoruz sanırken yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar. Kendilerine telkin edilen yalancı ve sinsi dünya görüşünü müdafaa edeceğiz derken kendilerinin, milletlerinin ve insanlığın kuyusunu kazdıklarını bilmemişler… Ve nihayet başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler… Ele geçen vesikalara nazaran, memlekette kendilerine muhalif bildikleri insanların listeleri yapılıp perde arkasında kalan esrarlı ellere verilmiş… Birçok insanlar düşünüşlerinin istikametine, kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydedilmiş…” (Ali, Ağustos 2017: 239-240).

    Yukarıdaki satırlar bir romandan alınmıştır. Romanda Nihat ismiyle geçen kahraman Nihâl Atsız’dır. “Tatar suratlı herif” olarak geçen kişi de Zeki Velidi Togan’dır. Tevkif edilmeyen Prof. Hikmet ise ünlü tarihçilerden Mükrimin Halil Yinanç.

    Romanı okumuş olanlar belki hatırlayabilirler. Ünlü yazar Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanıdır bu. Sabahattin Ali’nin romanında Nihâl Atsız, Zeki Velidi, Mükrimin Halil, Peyami Safa, Necip Fazıl gibi yazar ve şairler son derece kötü, ahlaksız ve sefih kişiler olarak yer alır. Tabii farklı isimlerle. Mesela Peyami Safa, romanda İsmet Şerif, Necip Fazıl da Emin Kâmil’dir.

    Romanın sonunda Nihat ve arkadaşları ile “tatar suratlı herif” tevkif edilir. Romana göre bunlar, “memleket ve millet sevgisini inhisar altına alıp etrafa küfür ve iftira yağdıran” kimseler, yani milliyetçilerdir. Nihat ve etrafındaki gençler, “birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmakta”dırlar; bu heriflerin biri de “tatar suratlı herif”tir. Aslında bu gençler aldanmış ve “mükemmel bir ağın içine düşmüşler… yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmuşlar”dır. “Başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmişler”dir. Muhaliflerini de düşüncelerine “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre” listeleyip “perde arkasında kalan esrarlı ellere” vermişlerdir.

    Okuyucuların pek çoğunun aklına 1944 hadiselerinin geldiğinden eminim. 3 Mayıs gösterileri üzerine 09 Mayıs 1944’te ve bu tarihi izleyen günlerde Nihâl Atsız, Zeki Velidi Togan ve birçok Türkçü tutuklanır. 18 Mayıs’ta Anadolu Ajansı tarafından yayımlanan hükümet bildirisine göre tutuklananların suçları şunlardır:

    1.Anayasada tespit edilen esaslara aykırı olarak ırkçılık ve Turancılık gayeleri gütmek, 2. Bu yolda faaliyetler yürütmek, tertibat almak ve anlaşmalar imzalamak, 3. Anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların “hakiki milliyetçilik hisleri”ne aykırı umdeler, 4. Bu umdelere varmak için gizli cemiyet kurmak, faaliyet programları hazırlamak, teşkilatlar kurmak, propaganda organları çıkarmak, aralarındaki haberleşmeler için şifreler ve parolalar kullanmak, 5. Gençlerin temiz milliyetçilik ve vatanseverlik duygularını istismar ederek genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak, 6. Bu suretle hedeflerine ulaşmak için devamlı ve sistemli bir faaliyet sarf etmek ve memlekete zararlı ideolojilerini tahakkuk ettirmek yolunda çalışmak[1] (Cumhuriyet gazetesi, 19 Mayıs 1944. Akgöz 2016: 69’dan).

    Tutuklamalar ve sorgulamalar bittikten sonra, 07 Eylül 1944’te Irkçılık – Turancılık Davası başlar. Savcı Kâzım Alöç tarafından okunan Son Tahkikat Kararı’ndaki suçlamalar da 18 Mayıs’ta yayımlanan hükümet bildirisiyle aynıdır. Ancak son tahkikat kararında bir de “dış unsurlar”dan bahsedilir. Bu gizli cemiyetleri kendi maksatları için kullanmak isteyen “yabancı teşekküller de hareketsiz kalmamış ve bu suretle içten beliren fesat ve hıyanet hareketlerinde dış unsurların tesir ve müdahalesi de” görünmüş imiş (Tanin gazetesi, 08 Eylül 1944, Akgöz 2016: 73-74’ten).

    Hükümet bildirisinin 1. maddesindeki ırkçılık gayesi gütmek, romanda insanları “kanlarına, yedinci cetlerinin nesebine veya doğduğu yere göre tasnif ve defterlere kaydetmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 3. maddesindeki “anayasayla belirlenmiş rejime ve vatandaşların ‘hakiki milliyetçilik hisleri’ne aykırı umdeler”, romanda “memleket ve millet sevgisini inhisar altına almak”tır.

    Bildirinin 4. maddesindeki cemiyet ve teşkilatlar kurmak, son tahkikat kararındaki “gizli cemiyetler”, romanda “esrarengiz bir hüviyet almak, baş başa verip fısıltı halinde konuşmak, birtakım maceraperest ve esrarlı heriflerle düşüp kalkmak”tır.

    Yine 4. maddedeki “propaganda organları çıkarmak”, romanda “birtakım mecmualar, broşürler neşretmek”tir.

    Hükümet bildirisinin 5. maddesindeki “genç nesil arasında kendilerine taraftar toplamak”, romanda “Nihat ve etrafına topladığı delikanlılar”dır.

    Son Tahkikat Kararı’ndaki “yabancı teşekküller” ile “dış unsurların tesir ve müdahalesi” ise romanda “yabancı ve barbarca kanaatlerin tercümanı, zavallı birer oyuncağı olmak, başka bir devlet hesabına hizmet denilebilecek kadar ileri giden işlere girmek”tir.

    Karşılaştırmaları sadece resmî hükümet bildirisi ve son tahkikat kararına göre yaptım. Bir de iddianame var. İddianameyle yapılacak bir karşılaştırmada çok daha fazla benzerlikler bulunacağı muhakkaktır.

    Fakat bunlardan da önemli olan isimlerdir. Millî Şef Dönemi adlı eserinde Mahmut Goloğlu şöyle diyor:

    “Sabahattin Ali – Nihâl Atsız Davası bitmişti ama bu dava nedeniyle gelişen olayları, anayasal devlet düzenine karşı suç niteliğinde kabul eden makamlar Irkçılık-Turancılık amacı ile Gizli Cemiyet Kurmak ve Hükümeti Devirmek anlamında niteleyen ilgili ve yetkili makamlar, bu suçla ilgili sandıkları kimseleri yakalayıp yargılama kararına vardı. Milliyetçi yayıma karşı alınacak tedbirler hakkında, Hasan Ali Yücel’in başkanlığındaki bir kurulca düzenlenmiş olan rapor da İçişleri Bakanlığından İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığına gönderildi. Bu raporda adları yazılı olan Irkçı-Turancılar 47 kişi idiler.” (Goloğlu 1974: s. 249)

    Mahmut Goloğlu 47 kişilik listeyi de verir. Birinci sıradaki kişi Zeki Velidi Togan, beşinci sıradaki kişi Nihâl Atsız’dır. On dokuzuncu sırada Mükrimin Halil Yinanç, yirmi birinci sırada ise Peyami Safa yer alır.

    Tıpkı romanda olduğu gibi Togan ve Atsız tutuklanmış, fakat Mükrimin Halil (romanda Prof. Hikmet) serbest kalmıştır. Goloğlu’nun kitabındaki listede 21. sırada yer alan Peyami Safa da (romanda muharrir İsmet Şerif) tutuklanmamıştır; İsmet Şerif, Beyazıt kahvelerinden birinde tavla oynayan arkadaşlarıyla birlikte oturmaktadır (Ali, Ağustos 2017: 245).

    Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Neticede bir romancı 1944 olaylarını, bu olaylarda listelenen ve tutuklanan kişileri romanına almış ve kendi bakış açısıyla işlemiştir. Fakat…

    Fakat bu romanın yayımlanma tarihi 1939’dur. Yanlış anlamadınız, 1939. Evet, İçimizdeki Şeytan, önce Ulus gazetesinde, 03.04.1939 – 29.06.1939 tarihleri arasında tefrika edilmiş, 1940 Şubat’ında da Remzi Kitabevi tarafından kitap hâlinde basılmıştır. Yukarıda alıntıladığım kısımlar, sonraki baskılarda ilave edilmiş değildir; ilk baskıdan itibaren vardır.

    Sizi bilmem ama aziz okuyucular, ben bu benzerliği fark edince hayretler içinde kaldım. Bunu nasıl açıklamalıydım? Sabahattin Ali’nin bir kehaneti olarak mı? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olabilir miydi? Haydi diyelim ki milliyetçiliği inhisar altına almak, insanları düşüncelerine, kanlarına, soylarına göre sınıflandırıp listelemek gibi suçlamalar, 1939’da da milliyetçilik karşıtı bir yazarın yapabileceği suçlamalardı. Fakat bunların bir örgüt kurmakla, başka bir devlet hesabına çalışmakla suçlanacaklarını ve bu sebeple tutuklanacaklarını da mı öngördü Sabahattin Ali? Üstelik Atsız ve Togan’ın tutuklanacağını, fakat Mükrimin Halil ile Peyami Safa’nın serbest kalacağını da mı öngördü?

    Peki bu bir kehanet değilse nedir?

    Irkçılık – Turancılık Davası’nın tutuklu yargılanan 23 sanığından biri olan Fethi Tevetoğlu, Yeni Orkun dergisinde yayımlanan Bin Dokuz Yüz Kırk Dörtlüler başlıklı tefrikasının 14’üncüsünde şöyle yazar:

    “Irkçılık – Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkdığını; Çankaya’da Millî Şef İnönü’nün sofrasında bu iddianâmenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Vâli Nevzad Tandoğan, Sabahaddin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askerî Hâkim Yüzbaşı Kâzım Alöç’ün hazır bulunduklarını 1963’de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarım Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil’in yanında, şahsen bana açıklamışdı.” (Tevetoğlu, Orkun 1989/19: 15).

    Yukarıdaki açıklamayı yapan Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi’nde görülen 1944 Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi idi. O zamanki rütbesi albaydı.

    Açıklamaya göre iddianame Falih Rıfkı Atay’ın kaleminden çıkmış. Son şeklini ise Çankaya’da, İnönü’nün sofrasında almış. Sofrada bulunanlar şunlarmış: Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Irkçılık – Turancılık Davası’nın duruşma hâkimi Albay Cevdet Erkut ve davanın savcısı Yüzbaşı Kâzım Alöç.

    İçimizdeki Şeytan romanının yazarı Sabahattin Ali orada. Romanı, başyazarı bulunduğu Ulus’ta tefrika ettiren Falih Rıfkı orada. Sabahattin Ali’nin hâmisi Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel orada. Davanın hâkimi ve savcısı orada.

    Acaba diyorum, Falih Rıfkı, iddianameyi hazırlarken, gazetesinde tefrika edilen Sabahattin Ali’nin romanına mı baktı? Yoksa Sabahattin Ali, “ben bunları beş yıl önce yazmıştım” diyerek Falih Rıfkı’ya bir hatırlatmada mı bulundu?

    Yoksa… 1939’da tefrika edilen İçimizdeki Şeytan romanıyla mı olaylar kurgulanmaya başlandı? Yoksa bir yerlerden Sabahattin Ali’ye bazı telkinlerde mi bulunulmuştu? “Romanlarınızda, hikâyelerinizde faşistleri ahlaksız, çıkarcı, yabancılarla iş birliği yapan insanlar olarak gösterin. Hatta gizli örgüt kurup yabancı devletlerle iş birliği yapan bu ahlaksız faşistleri romanlarınızda tutuklattırın” gibi telkinler mi söz konusuydu? Bu yolla bazı kimselere, bazı yetkililere bugünlerde moda olan bir tabirle “subliminal mesajlar” mı verilmişti? Yoksa meseleye sadece bir edebiyat olayı olarak mı bakmalıdır?

    Hasılı kelam ben bu garip işi kesin olarak çözebilmiş değilim. Beni hayrete düşüren bu tuhaf benzerliği herkes bilsin istedim. Belki benim aklıma gelmeyen başka ihtimaller de söz konusudur. Kim bilir?



    KAYNAKLAR

    Akgöz, Serkan (Mart 2016), Basında Atsız, İstanbul, Bozkurt Yayınları.

    Ali, Sabahattin (Ağustos 2017), İçimizdeki Şeytan, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.

    Goloğlu, Mahmut (1974), Millî Şef Dönemi (1939 – 1945), Ankara, Goloğlu Yayınları.

    Tevetoğlu, Fethi (1989/19: 15), “Bindokuzyüzkırkdörtlüler / 14”, Yeni Orkun, Ekim-Kasım 1989 / 19, İstanbul.

    AHMET BİCAN ERCİLASUN
  • 223 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çektiği acılar ve sürgünüyle bile insanları güldürmeye çalışan “Aziz” adam.

    Kitabın önsözünde geçen bir kısımla başlamak isterim incelemeye;
    “Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Yaşamımı kendi gücümce böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.”

    İşte böyle bir düşünceyle hayatını bağdaştırmış bu güzel gönüllü insan. Çektiği acılara rağmen bir şeylerden ve umudundan vazgeçmemiş. Uğruna inandığı şeyler için savaş vermiş. O zaman biraz kendinden bahsetmemek olmaz. Asıl adı Mehmet Nusret’tir. İstanbul’da doğmuş. Eğitiminden sonra bir süre askeriyede görev yapmış. Bir çok dergide ve mecmuada yazılarıyla yer almış, çoğu kez yazdıklarından dolayı cezalar almış ve tutuklanmış. Kimsesiz çocukları okutmak amacıyla Nesin Vakfı’nı kurmuş ve kitaplarının tüm gelirlerini buraya bağlamıştır. Ayrıca Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında şeriatçılar tarafından çıkarılan bir yangından sağ kurtuluyor Nesin. Ama 37 can kaybı ile sonlanıyor bu katliam. Bildiğiniz gibi Sivas Katliamı ya da Madımak Olayı. Çeşme’de kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Öldükten sonra bile insanlara faydası dokunsun diye kadavrasını tıp fakültesi öğrencilerinin araştırmalarında kullanmasını vasiyet etmiş. Peki neden sürgüne gönderilmiş dersiniz? İşte bu anı olarak ele aldığı eserinde sürgün günlerini anlatıyor.

    Sabahattin Ali ile birlikte Markopaşa adlı dergiyi çıkarmaktadırlar. Tek parti (CHP) iktidarı dönemidir ve hükümet düşüncelerinden, yazdıklarından dolayı dergiyi ve Aziz Nesin’i susturmak istemektedir. Yayının bir çok yazısı Nesin’e ait ama kendi adıyla paylaşmıyorlar. Polis ve iktidar çok sonradan öğreniyor ona ait olduğunu. O dönemlerde Truman doktrini kapsamında ülkemize yapılan Amerikan yardımı(!) tamamen başka emeller taşımaktadır Nesin’in gözünde. Amaç modern emperyalizm etkisi altına almak istemeleri ülkemizi. Sömürmek için atılan ve başka şekilde gösterilen adımlar. Aziz Nesin’de bu durumu eleştirmek için açık şekilde düşüncelerini belirterek“Nereye Gidiyoruz?” adlı bir broşür yayınlamak ister. Ama daha broşürün basımı tamamlanmadan tutuklanıyor ve ağır cezalara çarptırılıyor. Yargıcın tüm çabalarına rağmen broşür okumuş olan 2 kişi bulunamamasından dolayı sürgün cezası ile kurtulmuştur bu durumdan. Tabii buna kurtulmak denir ise! 4 ay 10 günlüğüne Bursa’ya sürgün ediliyor.

    O yıllarında o kadar acı çekiyor ve zorluk yaşıyor ki; iş battaniyesini, kitaplarını, altın kaplama dişini vb şeyleri satmaya kadar geliyor. Onun için gururla satabileceği tek şey emeği, yazma yeteneği, bilgisi iken bu durumlara düşmek çok üzüyor. Bırakın kendisine bakmayı bir de üzerinden geçinen bir takım insanları yükleniyor omzuna. Eşi bile terk ediyor onu, çocuklarını göremiyor bu zamanlarda. Ama sanırım topluma, refaha, insanlara olan tutkusundan dolayı en çok acı çektiren şey yalnız kalması oluyor. Tanıdığı tanımadığı herkesin ondan kaçması, potansiyel bir tehlike olarak görmeleri yaralıyor onu. İki kelime edecek kimseyi bulamıyor ve yine çoğu kez kendini kitaplara adıyor. Tek dostu Haluk Yetiş. Ona mektup yazıyor sık sık ve uzaktan da olsa bazı işlerini onun aracılığı ile hallediyor.

    Bu kadar zorluğa rağmen umudu hala diri bir adam. Hürriyet ve toplumun refahı uğruna kendi sonunu getirecek laflarını hiç esirgemiyor. Sırf iktidarda kalmak için ülkeyi satabilecek olan bir takım şahıslara kendi çelişkilerini göstermek istiyor. Siyaset denen çöplüğün ülkemizdeki durumu sanırım pek değişmeyecek, her gelen birilerini susturmak isteyecek. Kendi fikirlerini empoze etmeye çalışacak ve bir takım şeyleri kullanarak kendisini iyi göstermeye çalışacaklar. Duygular hep sömürüldü ve devam da ediyor. Herkes ayrı bir düdük öttürüyor. Sorsan ülkede özgürlük, hürriyet, bolluk, mutluluk var. Ne söylesek az belki bu mevzular için ama biz de üç beş kelam edelim en azından.

    Bu azimli ve vefakar insanı az da olsa unutmamış olanlar var. Belki okurken yüreğimize oturan taşları, gözlerimize dolan yaşları bir nebze dindirir. Bursa unutmamış Aziz’ini. 100. Yaşında “Yılın Yazarı” seçmiş. Ayrıca yaşarken bir çok ulusal ve uluslararası ödüller almış Nesin. Nasıl düşünürseniz düşünün, okunmalı bu kitap. Zıt düşüncelere de sahip olsanız. O kadar çok şey öğrendim ki. Ve “Nereye Gidiyoruz?” adlı broşür içeriğini çok beğendim, herkesçe okunmalı. Sorgulanmalı. Sözümü sonsözde geçen bir cümle ve de beni çok etkileyen birkaç alıntı ile bitirmek istiyorum. Çok uzattıysam ve vaktinizi aldıysam affedin, yazmadan edemedim.
    “Düşünmek, sevmek, gülmek… İşte hepsi bu… İnsan için gerisi yalan dolan(Sonsözde)
    “Benim soyadım devletçe, devletin resmi politikasını güdenlerce ve bütün korkaklarca sakıncalı göründüğünden, kendi soyadıma kendim sansür koyardım.”
    “Hürriyet bizim memleketimizde bir gazete ismidir, bir de Anka kuşudur. Konuşmak korku… Yazmak korku… Çok şükür ki düşünmek korku değil! İyi veya fena her kafa bir şey düşünür, düşündüğünü söyler.”
  • 164 syf.
    ·24 günde·Beğendi·7/10
    Bu bir inceleme değildir, yeterince inceleme yazılmış olan bu kitaba dair söyleyeceklerim şöyledir.
    Baş kahraman Raif efendi üniversite yıllarından yakinen tanıdığım bir hocam olduğunu romanın sonlarına doğru anladım.
    M. D Bizim Matematik hocamızdı 1. sınıfta dersimize girmiş 1 sene boyunca ders anlatmış ama ne gülmüş , ne güldürmüş , ne hal hatır sormuş ne selam almış ne de selam vermiş bir hocamızdı...
    Hakkında bir çok şey konuşuluyordu kimileri psikolojisi bozuk , kimisi ailevi problemleri var kimisi severek bu işi yapmıyor gibi bir çok şeyden bahsediyor fakat doğrusunu kimse bilmiyordu .
    1. sınıf bitip 2. sınıfa geçtiğimizde dersimize girmiyordu artık, fakat merakla izliyordum bir adam hiç mi tebessüm etmezdi.
    Her 1 . sınıf öğrencisi hakkında binbir şey anlatır olmuştu...
    Lafı fazla uzatmayayım .
    Son sınıfa geldiğimde bir gün sabah namazında hocamızı gördüm. çok şaşırdım.
    Yanına gitmeye cesaret edemedim. Normalde kimsenin arasına girmeyen hoca sabah namazında vardı. En ön saftaydı belli ki çok erken gelmiş.
    Dedim kendi kendime ne olursa olsun konuşmak istiyorum.
    Uygun vakti kollayıp görüşmek için elimden geleni yaptım ve öğrendim ki her sabah namaza gelirmiş.
    Pazar günü güzel bir gün olduğunu düşünerek bende pazar günü camiye gittim.
    Cami çıkışı yanına giderek.
    Hocam öğrenciniz Mahmut dedim .
    Buyur evladım deyince cesaret geldi.
    Vaktiniz varsa çay içebilir miyiz dedim.
    Olur dedi , içimdeki heyecanı anlatamam sizlere.
    Sabahçı kahvesine oturduk çay ve simit söyledik .
    Direk nasılsınız diye konuya girdim.
    İyiyim sen nasılsın diye cevap verince iyice cesaret geldi.
    15 Dk kadar muhabbet edince .2 . çayda direk merak ettiğim soruyu sordum.
    Hocam neden okulda hiç gülmezsiniz , selam vermez almazsınız dedim.
    Samimiyetime inanmış olacak ki başından yıllar önce gecen olayı anlattı.
    Eşi ile doktora tezinden dolayı kavga ediyorlar .
    Hocamız sinirlenip tez bitene kadar annenin yanına git diye eşine bağrınca
    O gün eşi çocuğu ile beraber ailesinin yanına giderken otobüs kazası geçirip vefat ediyorlar.
    Hoca eşini kırmasından kaynaklı doktorasını yarıda bırakıp kendini suçlu hissederek adeta hayata küstüğünü söyleyince nasıl üzüldüğümü anlatamam.
    HAYAT İŞTE HİÇ BİR ŞEY ERTELEMEYE GELMİYOR.
  • Okumak Ve Tüketmek-1

    Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

    Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü kitap kurtları ile de arkadaş olunca aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim. Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

    Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

    Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için (bence) "zihnin hazır olması gereken kitaplar"ı yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı okumak daha mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gideyim de Musil okuyam geleyim.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ve yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

    Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Bu yazıda merdivenin sonundan geriye doğru birkaç örnek vereceğim. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, bu şiiri çok derin bulduğumdan dolayı benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

    <<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

    En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

    Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

    Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

    Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

    Eğer bizlere okullarda daha nitelikli eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direkt bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

    Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. :) Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

    Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

    İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

    ***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
    https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

    ***Not-2: Okuma ve Tüketmek-2 #40566689

    Sevgiyle ve anlamla kalın...
  • 268 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    İncelemenin başındayken yazayım uzun bir inceleme olacak, modern toplumun bu evresinde değerli vakitlerinizi böyle incelemelerle harcamak yerine doğrudan kitabı alıp okumanızı tavsiye ederim ve muhtemelen, hatta kesin olarak bu incelemeden daha faydalı olacaktır. Yine de kimin neyi okuyacağı hürriyetine karışmak üzerimize vazife değildir.. İyi okumalar.

    Nerden başlayayım, ne yazayım bu kadar güzel bir romanı yazan bir kişiden sonra ne diyeyim o romanla ilgili bilmiyorum..

    Emin olduğum tek şey şu sanırım Sabahattin Ali’nin en iyi romanını, Türk Edebiyatı’nın da olmazsa olmaz romanlarından birini okudum. Şimdi bu satırları acaba okusam mı, nasıl kitaptır merak ediyorum diye okuyan varsa şu an aniden bu boş cümleleri bırakıp bir an önce okumaya başlasın. Ve ancak okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Buradan sonrasını okumayanlar devam etmesin ki kitapla ilgili her şeyi okurken öğrenip okurken hissetsinler.

    Normalde kitapları okuduktan bir süre sonra onlarla ilgili incelemeler yazarım ki, duygularımın esiri olup iyi veya kötü eleştirilerimi yansıtmayayım ki nispeten her zaman genel geçer bir yoruma ulaşayım. Ama bu sefer öyle yapmak istemiyorum, kitaptan o kadar etkilendim ki yaşadığım dünyadan uzaklaşıp o dünyaya geçmek istedim. Bundan ne kadar korksam da oradaki karakterlere bürünmek istedim. Tabi eğer bu kadar etkilenmemin sebebi baş karakterin yani Ömer’in kişisel özellikleriyle, karakteriyle, düşündükleri ve yaptıklarıyla aramdaki ilginin had safhalarda olması değilse..

    Birkaç cümle önce söylediğim gibi nerden başlayayım bilmiyorum, kitabı birçok açıdan değerlendirebilirsiniz; Karakterleri tek tek ele alıp inceleyebilirsiniz, karakterlerin yaşantılarını inceleyebilirsiniz, anlatılan içtimai ortamı inceleyebilirsiniz, Türkiye’nin 1940’lardaki ekonomik kültürel iklimine bakabilirsiniz, psikolojik ve nihayet edebi okumalar yapabilirsiniz. Ama benim bunları belirlemek kadar bunlardan herhangi birisini layıkıyla yapabilecek bir kapasitem olmadığı gerçeği de yine bu satırları yazarken aklımdan çıkmıyor. Bu düşüncelerle sadece küçük bir bakış açısıyla kendi anladıklarımı hayata dair çıkarımlarımı buraya yazacağım.

    Roman, Ömer’in arkadaşı Nihat’la kafa açıcı konuşmasıyla başlıyor gibi görünse de aslında Ömer’in vapurda Macide’ye ilk görüşte aşk dediğimiz mefhumla vurulmasıyla başlıyor. Nitekim bir çoğumuzun başına gelen ve halen gelmekte olan bunun gibi dünyayı daha yaşanabilir yer haline getiren böyle bir olayı kendimde yaşamaktan mutluluk duyuyorum. Ama romandaki ilginçlikler bu noktadan sonra başlıyor. Ömer hepimizin değil de büyük çoğunluğumuzun yaptığı gibi çok güzel insanmış, aşık oldum galiba ama yapacak bir şey de yok deyip arkasını dönüp giden birini anlatmıyor. Konuşma niyetiyle adımını attığı an hayatın ona “Sen elinden geleni yaptın, sıra bende” deyip güzel bir tesadüfler silsilesi sunmasını anlatıyor.

    …Bir sürü olaydan sonra Macide ve Ömer 2 günlük tanışıklıktan sonra bir şekilde birbirlerine muhtaç bir halde beraber yaşamaya başlıyorlar. Bu arada Macide 19, Ömer 25 li yaşlardalar. Bu iki insanın hikayesini anlatıyor işte kitap. Kitabı tekrar burada özetleyip bu yazıyı daha fazla sıkıcı hale getirmeden karakterler hakkındaki eleştirilerime geçmek istiyorum.

    Sevgili başkahramanımız Ömer ile başlamak istiyorum. Başlangıçta tanıdıkça daha çok sevdiğim, sevdikçe kendimden daha çok merhaleler bulduğum bu genç delikanlı insana ara ara tebrikler ara ara lanetler yağdırdım. Kitabın sonunda yaptıklarıyla bir nebze de olsa içime su serpti ama yine de bu ona olan kızgınlığımın çok küçük bir parçasını bile geçirmiş değil. İçerisinde bulunduğu mutluluğu kendi elleriyle alıp yok eden bir insana sinir olunmadan nasıl anlatılır bilmiyorum onun hakkındaki düşünceleriniz. Hayatın sana verdiği lütfu, senin de değerini bildiğin bir çiçeği nasıl böyle soldurabilirdin bilmiyorum. Ama Macide ne yaptıysa sonuna kadar haklıydı. Ve kusura bakma ama o hapishaneden çıkmadan ilmeği boğazıma geçirir çeker giderdim bu dünyadan. Yazacağım söyleyeceğim çok şeyler var ama bunların bir monolog olmasından ziyade diyalogla ortaya çıkmasını daha hoş buluyorum diyelim.

    Macide.. Uğruna yaşamlar alınacak, yaşamlar verilecek Macide.. Dünyada tek bir iyiliğin kaldığının en somut göstergesi Macide.. Senin gibi biriyle tanışmak isterdim.. Çok üzüldüm yaşadıklarına, hala da üzülüyorum ve üzerimdeki şu an ki tesirini göz önüne alırsam hayatımın sonuna kadar geçmeyecek ama bana çok güzel şeyler öğrettin, bunlar için teşekkür ediyorum.

    Düşündüm ki yazmakla bitiremeyeceğim söyleyeceklerimi o yüzden biraz daha kısa kesip romandan Hayat adına çıkardığım en önemli birkaç dersi yazıp bitiriyorum.
    BU KİTAPLA BİRKEZ DAHA AKLIMA KAZINAN VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAM GEREKEN ŞEYLER:

    1) Sevgisiz ve mümkünse aşksız bir ilişkiye başlama ama sevginin de tek başına bir ilişkiyi devam ettirmek için yeterli olduğunu sanma. Ve bir ilişkiyi sadece aşk ve sevgi üzerine kurma.
    2) İlişkilerinde parayı ve ekonomik sıkıntıları önemseme. Ta ki gerçekten de para sıkıntısı çekiyorsan büyük bir ilişkiye başlama. En kötü durumda bile hayatını devam ettiremeyeceğin bir yola girip kendi üzüntünün yanına bir başkasının hüznünü ekleme.
    3) Kadınların her zaman çalışmasından yana ol ve mümkün olduğunca çalışan bir kadınla evlenmeye bak, bak ki evlendiğin kadın başta olmak üzere hiçbir kadın, dünyada kendisini en yakın göreceği eşine yani kocasına bile muhtaç olmadan yaşayabileceğini bilsin, kimseye muhtaç olmadan kendi kararlarını kendi versin. Değil namerde, merde bile muhtaç olmasın.
    4) Eşine yaralarını göstermekten korkma, ona güçlü görünmeye çalışma ne olursa olsun ona anlat ve ondan hiçbir şeyi saklama.*
    5) Arkadaşlarını iyi seç ve kaç yıllık arkadaşın olursa olsun, eğer evlendiysen veya evlenmeden önce eşinin arkadaşların hakkındaki düşüncelerini önemse.
    6) Eşini sadece sevme, onu sadece öpmeyi koklamayı düşünme. Onu herkesten ve her şeyden çok merak etmeyi aklına kazı. Her zaman aklına ilk gelmesi gerekenin onun olduğunu unutma.
    7) Tanıştıktan veya evlendikten bir süre sonra yaşadıklarınızı, sevginizin nasıl başladığını nelerle mutlu olduğunuzu unutma. Geçen zamanın önce seni sonra sizi sıradanlaştırmasına, herkesleştirmesine izin verme ve özellikle bu kuralı her koşulda hatırla.
    8) Eşinle gideceğin ortamları iyi seç.
    9) Başarılı olamadığında, yenildiğinde, kaybettiğinde, yıkıldığında suçu başkalarına veya başka bir takım şeylere atmadan sorumluluğun sadece sana ait olduğunu bil.
    10) Ve son olarak, hiçbir zaman eşini kendinden iğrendirme ve ondan iğrenecek duruma gelme eğer kendini böyle bir durumda bulduysan da, 2 satırlık gururunla çekip gitmesini bil.