• Şairliğinden öte, kainatın yazdığı en güzel şiirlerden biridir Nâzım. O, tepeden tırnağa sevda, kavga, hasret, memleket, hürriyet; tepeden tırnağa emek, umut, tüm dünya insanlarına cömertçe sunulmuş sevgi ve kardeşçe, insanca bir davet; velhasıl mısra mısra özenle yazılmış bir şiir, fakat aynı zamanda tepeden tırnağa şiirle dolu kocaman bir şairdir elbet... Kalemi keskin, sevdası cömert, kavgası cesur, hasreti derin, şiiri ve sevgisi gökyüzü kadar büyük ve alabildiğine sonsuz ve umudu, her daim sıcacık ekmek kadar taze olandır.

    Ah canım şair! Şiir gibi gelip geçti bu dünyadan; kimi zaman heyecanlı, kimi zaman umutlu, kimi zaman umutsuz, kimi zaman hür fakat pek çok zaman tutsak, hasret ama her zaman sevdalıydı. Sevdası kavgasına, sevdası sevdiği kadınlara, sevdası memleketine ve tüm insanlaraydı. Velhasıl bir avuç toprak oldu, karıştı kainata ve geride kocaman bir miras bıraktı edebiyatımıza.
    Şüphesiz ki şairin kaleminden Memleketimden İnsan Manzaraları eseri de geride bıraktığı kocaman bir miras misali külliyatının en paha biçilmez parçalarından biridir. 17 bin mısra ve 5 ciltten oluşan Memleketimden İnsan Manzaraları, kaleme alınış biçimiyle alışılagelmiş bir şiir kitabından hem şairin kendi eserleri, hem de diğer şiir kitaplarından ayrılıyor. Zira Nâzım, eserinde dizelerini salt duyguyla değil, duyguya ek olarak bir kurgu yahut senaryovari olarak niteleyebileceğimiz bir anlatımla kaleme alarak hem eserine, hem de şairliğine yeni bir boyut katıyor, fakat bunu yaparken de yeni ile alışılagelmiş, o kendine has kalemini de dengelemeyi ihmal etmiyor. Okurken hem alışılmışın dışında fakat bir o kadar da alışılmış olan Nâzım şiirlerinin tadına varıyor ve mısraların peşine takılıp -ve pek çok zaman yüreğinizi kitabın sayfalarında takılı bırakıp- boydan boya bir şiir deryasını kulaçlıyorsunuz.

    Yapı Kredi Yayınları'nın 5 cildi tek bir baskıda topladığı Memleketimden İnsan Manzaraları, isminin hakkını fazlasıyla, hatta bir adım daha ileri gidip isminin 'tam anlamıyla' hakkını veren bir eser desem hiç de abartmış olmam herhalde. Zira okurken adeta penceremi Anadolu insanına, zaman zamansa diğer milletlerden insanlar vesilesiyle dünya insanlarına araladığımı hissetmekten kendimi alamadım. Önce 1. ve 2. ciltlerle penceremi farklı güzergahlara giden farklı trenlerin vagonlarına ve bu vagonlarda işçisinden makûmuna, tüccarından siyasetçisine pek çok farklı mevkideki insana, kimi zamansa trenlerin geçtiği güzergahtaki civar köylerde yaşayan insanlara araladım. Her birinin farklı düşünceleri, bakış açıları vardı. Aynı ortamı paylaşan pek çok farklı hayat hikayesi geçti gözümün önünden.. 3. ciltte üçüncü mevki vagonda seyahat eden mahkûmlarla beraber bindiğim son trenden indim. Bu kez hapishaneye, zaman zamansa hastaneye penceremi araladım. Küçük Kerim'i burada tanıdım mesela, sonra başta Halil olmak üzere diğer mahkûmların hikayelerine burada ortak oldum. Kah demir parmaklıklar ardında, kah bir kuş kadar hür fakat alabildiğine hayat mücadelesi veren insanların arasına karıştım. 4. ciltte ilk üç ciltte cumhuriyetin ilanı, genç cumhuriyetin yavaş yavaş şekillenmesinden sonra iyiden iyiye II. Dünya Savaşı'na, bilhassa Hitler faşizmine penceremi araladım. Almanlarınyaptığı Barbarossa harekatıyla Sovyetlerin direnişine ortak oldum; kimi zaman Kızıl Ordu'da bir askerin yahut komutanın, kimi zamansa bir partizanın gözünden direnişe tanık oldum. Sonra istikamet Fransa...
    Velhasıl son cilde geldiğimde artık penceremde Türkiye'den II. Dünya Savaşı manzaraları vardı. Biliyorsunuz, Türkiye II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etmiş, fakat dünyadaki değişimleri de itina ile takip etmişti. Kitabın son cildinde, penceremi savaşın Türkiye üzerindeki yansımalarına araladım. Farklı düşünceler ile farklı tarafları destekleyen insanlara, bir de olayların nereden gelip nereye gideceğini kestirmeye ve yaşam mücadelesi vermeye çalışan insanların hikayelerine tanık oldum.

    Kitabı tamamladığımda cebimde cumhuriyetin kuruluşundan II. Dünya savaşı'na kadar geçen sürecin Türkiye'deki toplusal, siyasal etkileri, daha çok bir memleketin ve zaman zaman farklı memleketteki farklı sınıflardan, statülerden insanların hikayelerini biriktirdim ve Nâzım'a bir kez daha vurulmaktan kendimi alamadım. Nâzım'ın kitabın içerisine kendisini de bir şekilde iliştirmesini ise bir başka sevdim Zira 'hapisteki şair' de Nâzım'ın kendisi vardı, kaleme aldığı Kuvayî Milliye Destanı'nı eserinin içine muazzam bir biçimde yerleştirmişti ve tabii bir de Halil'in kavgası... Kavgası Nâzım'ın kavgasıydı, hapiste hürriyete ve karısına duyduğu hasrette Nâzım'ın kendisi vardı, halil'in eşi Ayşe'de ise bir parça Piraye... Elbette, yazar/şair görüşünü, bakış açısını eserlerin yansıtır (ki Nâzım da eserinin genelinde bunu yansıtmayı, kendi penceresinden izler yerleştirmeyi ihmal etmemişti. Tabii buna ek olarak bir o kadar çok boyutlu bir bakış açısı da vardı) fakat, bunun karakterlerde beden bulması bir başka lezzettir. Ezcümle, Memleketimden İnsan Manzaraları kitaplığınızdaki Nâzım külliyatında baş tacı, okur yolculuğunuzda ise kilometre taşı olarak yer alması gereken nadide eserlerden biridir. Bu güzel esere mutlaka şans vermenizi tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • De gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
    İstanbul darmadağın olacak, saçlarım
    darmadağın. Hepsi, darmadağın! 
    üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
    ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
    hem de çelikten toprağını dele dele hayatin!

    de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
    sevgi, bitmiştir güven! 
    güven bana gülüm! 
    sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
    hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

    göreceksin gülüm! Bekle! 
    hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
    hainlere, ezilmelere alışacak..
    göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
    iste o vakit bana-doğrudur! -
    sair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak! 
    bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
    sokaklar var, kediler!

    inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize! 
    ölüm inananlar için sessizce
    kara kaplı kitaplardan çıkartılacak..
    göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin! 
    artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
    bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

    #küçükiskender
  • Büyük şair olmak için dil bilgisini iyi bilmek ve dil yanlışı yapmamak yetmez.
  • Aşık olmak istemiyorum bütün aşıklar şair oluyor.
  • Ömer Lütfi Mete hem şair hemde yazın yönüyle edebiyatımızda kendine has bir yer edinmiş bir isimdir. Aynı zamanda 2000'lerin başına damga vuran Deli Yürek dizisininde senaristiydi. Yaygın bir görüş olarak dizideki Kuşçu karakteri ile özdeştirildiği söylendiğinde "Kuşçu ben değilim, nihayetinde hayali bir kişi. Bir kere ben çok günahkâr bir adamım, Kuşçu hiç günahkâr değil. Kuşçu toplumun vicdanıdır. Tasavvufsuz vicdan olmaz. Kuşçu benim olmak istediğim kişidir." demiş idi.
    Ömer Lütfi Mete zihinsel yönden fazlasıyla keskin bir kişi. Bu kitabında da bunu fazlasıyla görmek mümkün.
    Günümüz müslümanlığı ve modern anlamda İslamın algılanışındaki çarpıklıklara bir bir değinip bunlara son derece mantıklı açıklamalar getirmiş.
    Hak din, tevekkül, tevhid, islamda ve günümüzde kadın olgusu, siyasi islamcılar ve iki yüzlülükleri, cihad, yozlaşma, yenileşme gibi kavramları içtihadi ve daha birçok boyutuyla ele almış.
    Bu tür konularda kafa karışıklığından muzdarip genç arkadaşlarıma bu kitabı sonuna kadar tavsiye ediyorum.
  • Bu çağ garanti çağıdır. Kullandığın telefon, giydiğin gömlek, giydiğin ayakkabı, sürdüğün araba, ekin ektiğin tarla-bahçe, oturduğun ev, senetler, kredi kartları, beyaz eşyalar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlarla çevrili evler/siteler. Adım attığın her yer garantide olan yerler. Yediğin içtiğin her şey garantide olan şeyler. İnsan böyle bir durumdayken nasıl düşünebilir? Neyi yazabilir? Belirsizlik olmadan hayatın heyecanı nedir, maceraların yolculuğu ne anlam ifade edebilir? Van Gogh, Çığlık tablosunu karnı tok, sırtı pek bir halde çizmedi. Çığlık tablosunun altında açlık var dostum, suskunluk, gözyaşı, çaresizlik var. Çığlık tablosu yaşamış olduğu hayatın çizmiş olduğu süredeki çığlığıdır. Geri kalan hayatı tablolara sığmadı, sığmaz. Çığlık tablosunu tekrar çizmek için bir hayatı yani bir insanı feda edeceksin. Ya o feda ettiğin insan tablo çizmezse? Düşünen insanların kaderi, bütün insanlar uçarken sürünerek onların uçuşuna bakmak, bakakalmak. Düşündüğü için sürünüyor, süründüğü için hasret kalıyor, hasret kaldığı için yazıyor. Sen uçarken yazabileceğini mi sanıyorsun? Kuru ekmeği aç bir fare gibi kemirmeden yazabileceğini mi sanıyorsun? Yanılıyorsun dostum. Şairin marifeti erişmek değil, hayal etmektir. Aç kediler gibi miyavlamadan anlayamazsın hayatı. Yaşamak istiyorsun ama korkuyorsun dostum. Aç kalıp dilenciler gibi köşe bucak sürünmekten korkuyorsun. Yaşamak, yaşamın anlamını hissetmen için ıstırapla yoğrulmuş bir hayatı yaşaman lazım. Hayatı köşesinden kemirmek, dişsiz kemirmek yani düşmemek için damaklarınla sıkı sıkı tutmaya çalışmak. Yaşamak lazım dostum. Yağmurun rahmetten çok yağan çekiçler gibi görmek, soğuğu iliklerine kadar hissetmek, aydınlığın yalnızca güneşle geldiğini görebilmek lazım. Yazmak ve yaşamak istiyorsun. Beş dakika sokakta çıplak ayakla gezemeyecek kadar korkak ve anlamsız bir utangaçlık içindesin.

    Bütün servetini dağıt, bütün sevdiklerinden vazgeç, bütün ümitlerinden sıyrıl, planlarını dağıt, olduğun yerden çıkıp yabancı bir memlekete kaç, pasaportla değil bir kaçakçı botuna atlayarak. Yaşamak budur! Hissetmek budur! Özgürlük budur! Ama sen kahvaltıda ‘’bu defa peyniri tam yağlı alayım, yağsız peynir gitmiyor’’ diyorsun. Ve peynir üzerine bir yazı yazıyorsun yahut markete giderken yolda karşılaştığın bir şahsın ruh halini yazmaya çalışıyorsun. Korkak ve birikimsizsin. Cebimde beş kuruş yoktu, evde değil kahvaltılık buzdolabı bile yoktu. Açlıktan midem gurulduyor, dün öğleden beri hiçbir şey yememişim, tütün içiyorum. Aç iken tütün çok ağır geliyor, su içip kendime gelmeye çalışıyorum. Sonra başım dönüyor tekrar yatağa dönüyorum. Sineğin vızıltısını dinliyorum. Bakkala gidip bir şeyleri borçla almak istiyorum ama gururuma yediremiyorum. Bu halde de duramıyorum. Bakkala gidiyorum. Bakkalcının önünde pilav, pilav üstü iki parmak kalınlığında et, yanında salatalık ve yoğurt duruyor. Kokusuna bile dayanacak halim yok. Yemeğe baktım sonra raflarda bir şeyler seçmek istiyorum. Bir ekmek ve su alıyorum. Adam sigarasını tüttürüyor. Öğrenci olduğumu biliyor, sürekli o bakkala gidiyorum. Yemek yedin mi diyor. Kısık bir sesle hayır diyorum. Hepsini tepsiyle beraber bana veriyor. Götür ye, borcunu da sonra ödersin diyor. Yaşamak budur sevgilim. Yaşamayı anlamak budur dostum. İsyan etmek buradan gelir. Bir süre sonra ben neden açım? Bunlar neden tok? Sorular soruyorsun ve isyan ediyorsun dostum. İsyan ettikçe öteleniyorsun, ötelendikçe yalnızlaşıyorsun, yıpranıyorsun, çıldırıyorsun ama daha da insanlaşıyorsun. Ve dünyayı değiştirmek istiyorsun. Kavgan başlıyor. Hiçbir şeye hiçbir şekilde değişmeyeceğin kavgan başlıyor. Vicdan kavgasıdır bu, hürriyet, özgürlük, hayat kavgası. Nazım Hikmet şair değil benim gözümde o bir kavga adamı. Yılmaz bir kavga adamı. Açlık ve çirkinlik. Yaşamak ve yazmak ve isyan etmek için bunlar yeterli dostum. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’yaşasın ılımlı fakirlik’’…

    İhtiyarlamış zihinler, ihtiyarlaşmış duygular, yıpranmış bedenler. Böyle bir milleti yahut insanı kim ayağa kaldırabilir? Çürümüşe çare yok. Doğayı seviyorum bu yüzden. Doğada gezmeyen çıplak ayakların üzerindeki kafa çürümüştür, patlamıştır. Tefekkürden uzaktır. Tefekkürsüz aydın olmaz hatta insan olmaz. Doğa tanrımdır, tanrım merhametli ve haşin bir tanrı. Doğa seni aç bırakmaz, doğa sana kucak açar, et verir, meyve verir. Bir betonla kaplı evden çıkıp başka bir betonla kaplı yerde çalışmak. Zihinleri betonlaştırmaz da ne yapar? Garantide olmak şuursuzca tükenmektir. Van Gogh’un tablosunu milyonlara satıyorlar. İhanettir bu apaçık bir haysiyetsizlik ve ihanet. Zengin züppelerinin evlerini süsleyen açlıktan ölen bir adamın portresi. Gogh’un tablosu parayla satılmamalı dostum, paha biçilmez bir esere para biçmek ihanetin yüzkarası değilse nedir? Picasso’nun çizmiş olduğu tabloların bedeli öldürülen milyonlarca insan. Bu tablonun da mı fiyatı olmalı? Bir Picasso, bir daha çıkacak mı? Doğa Tanrı korusun. Burjuvacıların evleri daha da yeşillenmesin.

    Düşünmek, yazmak, çizmek daima ıstıraplı daima kavgalı. Şimdi ıstırap çeken sanatçı yahut düşünce adamı var mı? Yok. Kendi türlerinin sonunu getirdiler. Sanatçılık yahut düşünce adamı olmakta amaç karı davası, para davası. Kadın ve para neye bulaşırsa orası kirlenir. Evet, davası kadın olan tükenmiştir, çürümüştür, böcek gibi gebermiştir. Davası para olan ölmüş bir cesettir, mumyadır, heykeldir. Şu anki aydınlar?

    Yoklukta bir varlık doğuyor, kimsenin önleyemediği, kıramadığı, yıpratamadığı bir varlık. Yaşasın ılımlı fakirlik, yaşasın çirkinlik ve bitmeyen kavgamız.