• “Eğer mezarda, şafak sökmeyen o zindanda,
    Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,
    -Cihan vatandan ibarettir, itikadımca-
    Budur ölümde benim çerçevem, muradımca:
    Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir,
    Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir,
    Şerefli kubbeler iklimi, Marmara’yla Boğaz,
    Üzerlerinde bulutsuz ve bitmeyen bir yaz,
    Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz,
    Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz,
    Biçmide dalgalı Tekbir’i en güzel dinin,
    Zaman zaman da Neva-Kar’ı, doğsun, Itri’nin,
    Ölüm yabancı bir alemde bir geceyse bile,
    Tahayyülümde vatan kalsın eski haliyle.”
  • Lokman -aleyhisselâm- oğluna yaptığı bir nasihatinde şöyle dile getirmiştir:

    “Ey oğlum! Âlimlerin (ve âriflerin) meclislerinde bulun! Hikmet ehlinin sözlerine gönül ver! Çünkü Allah Teâlâ, yağdırdığı bol yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, ölü kalbi de hikmet nûruyla diriltir.” (Heysemî, Mecmauʼz-Zevâid, I, 125)

    Mevlânâ Hazretleri de bu gerçeğe şu ifadelerle dikkat çekmektedir:

    “Gönlün yitirdiği hikmet kumaşı, gönül ehlinin katında ele geçer.”

    Cenâb-ı Hakk’ın;

    “Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119) buyurmasının hikmetlerinden biri de budur.

    Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Kur’ân-ı Kerîm’deki Ashâb-ı Kehf kıssasını misal gösterdikten sonra şöyle der:

    “Bir kelp, sâlihlere bekçilik ettiği için sâdıklaştı ve Kur’ânî bir ifade kazandı. Hazret-i Nuh -aleyhisselâm- ve Hazret-i Lût -aleyhisselâm-’ın hanımları ise fâsıklarla beraber oldukları için küfre düşüp Cehennem yolcusu oldular.”

    İnsan, bütün dünyaya sahip olup maddî refahın zirvesine çıksa bile, hikmetten mahrûmiyetin rûhunda açtığı boşluğu hiçbir şeyle doldura­maz.

    Bunun içindir ki Rabbimiz, insanoğluna “kitap” ve “hikmet”i öğretmek için kulları arasından seçtiği peygamberleri göndermiştir. Peygamberlerin fiilen ve zâhiren mevcut olmadığı zamanlarda da onların mânevî terbiye vazifesine ihlâslı âlimler, irşâd ehli ârifler, sâlih zâtlar ve Hak dostları istîdat ve iktidarları nisbetinde vekâlet etmişlerdir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

    “(İlmini irfan hâline getirmiş) âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvûd, İlim, 1)

    Dolayısıyla Hakkʼa yakınlıkta yüksek bir seviye kazanmış, takvâ ehli sâlih zâtların gönül âlemleri, ilâhî hikmet ve hakikat nurlarının aksettiği, mücellâ ve musaffâ bir ayna hâlindedir.

    Yanlış mecrâlara sürüklenerek yorulan ve bunalan ruhların tedavisi, hakkı ve hayrı görecek olan gönül gözlerinin açılması ve kalplerin ihyâ olması; ancak ilâhî hikmet ve hakikatlerle müzeyyen, diri bir gönül âlemine sahip olan Allah dostlarının izini takip etmekle mümkündür.

    Hak dostu Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati şöyle ifâde eder:

    “Allah ile bulunmak, Allah ile beraber oturmak isteyen kişi, Allâh’ın dostları olan velîlerin huzûrunda otursun. Velîlerin huzûrundan uzaklaşırsan, onları ziyarete gidip duâlarını, sevgilerini kazanmazsan, hakîkatte Allah’tan uzaklaşmış olursun.”

    Bu hikmete binâen büyük İslâm âlimi Ebû Hanife Hazretleri, ilim ve feyz aldığı hocalarından biri olan Hammâd’a o kadar çok muhabbet ve hürmet göstermiştir ki, onun evinin bulunduğu tarafa doğru aslâ ayaklarını uzatmamıştır.

    Şanlı ecdâdımız da hikmet ehli âlim ve ârifleri dâimâ baş tâcı etmiş, onların duâ, himmet ve öğütlerinden istifadeye gayret göstermiştirler. Meselâ Osman Gâziʼnin etrafında bir Şeyh Edebali Hazretleri, Yıldırım Hânʼın yanında Emir Sultan Hazretleri, Fatih Sultan Mehmed Hânʼın yanında Akşemseddin Hazretleri, Sultan Ahmed Hânʼın yanında Hüdâyî Hazretleri ve daha niceleri; madde ile mânâ, dünyâ ile ukbâ arasında muhteşem bir denge unsuru olmuş, onların kalplerine âdeta bir istikâmet aşısı yapmışlardır.

    Meselâ Fatih Sultan Mehmed Hân’ın, İstanbul’u fethettiği gün etrafındakilere:

    “–Bende gördüğünüz bu sevinç ve huzur, yalnız bu kalenin fethinden değil; Akşemseddîn gibi aziz ve mübarek bir Allah dostunun benim zamanımda ve benimle beraber olmasındandır…” buyurması, dikkate şâyandır.

    Yine büyük fetihler sultânı Yavuz Sultan Selim Hân’ın şu mısrâları, hakikî zaferin ancak ilim, irfan ve hikmet ehli zâtların irşâdıyla gönül âleminde vukû bulacağının ne güzel bir ifâdesidir:

    Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

    Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş!..

    ...
  • Yazar: Rumeysa
    Hikaye Adı : Kalemin Umudu
    Link: #30251439

    Her sıkıldığında yaptığı gibi kuşandı kalemini, silgisini. Başladı bir beyaz kağıdı keşfetmeye. Köşesinden başladı ilkin zira satır başlarına dikkat etmezdi pek. Her beyaz yer yeni bir fetih kelimesiyken neden fethedilmemiş yer bıraksın değil mi? Fethine başlamadan önce askerlere baktı. Büyük bir istekle tutmuşlardı kalem denilen silahı. Kimi mazluma bir deva kimisine cefa, kimisinin şanlı fetihler kimisinin alçakça sömürgeler yaptığı o kudretli silah kontrollü satılmalıydı. Lakin satılmamıştı üstelik hız kazanmıştı aç bir kurt gibi bekleyen yayınevleriyle. Kalemin de her varlık gibi kullanıcısına göre şekillenen bir işlevi vardı. Parmakları yavaşça hareketlendi. Cehalet denilen düşman köşeden bitmek tükenmek bilmeyen ordusuyla sinsi sinsi sırıtmaya başladı. Cehalet göğsünü kabarta kabarta karşına geçti kalemin. Başladı bağıra bağıra konuşmaya. "Hem yayılmamı engelliyor hem de yayılmama ön ayak oluyorsun. Askerlerini güçlendirip bana yolluyorsun. Söylesene umudun var mı sen varken tükeneceğime?" Cehalet okunu bırakmıştı. Gelen ok kalemi sarsmıştı. Zor başlamıştı savaş ama en zor anı bu olmayacaktı. "Olmasam yayılacaksın, varlığım yayılmanı azaltıyorsa neden tükenmen için umudum olmasın?" dedi. Gerçekten var mıydı peki umudu? Kendi için asker yetiştirirken bile karşı tarafa geçenler oluyordu. Teredddüt etti bir an. Cehalet kanın kokusunu alan bir kurt gibi anında fark etti bu tereddüdü. Tarafına geçen askerlere saldırma komutunu verdi. Sırtlarında tonlarca kitap yüklü askerler başladılar kitapları fırlatmaya. Dur durak bilmediler. Yenildiği bu günde karar verdi kalem ilk öğretinin 'bildiğiyle amel etmek' olduğuna. Geç de olsa umut vadeden karardı bu. Her gün kendisine "Doğru bildiğim kaç şeyi uyguluyorum?" sorusunu soracaktı. Cehalet gelecek nesiller için bir efsane olmalıydı. Bir küçük umut yeterdi cehaleti yakmaya. Belki biraz da irade, biraz sabır. Kalem umutladı geçmiş zaman fetihlerini hatırlayarak. Bir Cahit Zarifoğlu'nun, bir Erdem Bayazıt'ın, bir Necip Fazıl'ın elinde olduğu günler hatırına geldi. Atalarının şanlı zaferlerinden bahsetmedi bile. Yakın mıydı uzak mıydı bilinmez."Güzel günler göreceğiz." dedi umutla.
  • 112 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Geçmişinizi unutmayın, unutmayın dökülen onca kanı, unutmayın o şanlı Çanakkale zaferini ve unutmayın İstanbul'un fethini demek istemiş Nurettin Topçu. Fatih'i ilim, irade ve kalp insanı olarak anlatmış. Onun asıl fethi gönüllerde yaptığını, altı yüz yıllık devleti kuran iradenin temelinde bu sırrın yattığını anlatmış. Gönüllerin fethi; işte büyük fetihler böyle olur. Kanla değil adaletle olur. Fatih'te bunu başarmıştı. Tıpkı Yunus'un dediği gibi gönüller fethetmeye gelmişti ve fethetmişti. Anlat anlat bitmez bir kitaptı. Her zaman ki gibi Nurettin Topçu'yu okumaktan müthiş zevk aldım.
  • Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir,
    Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir,
    Şerefli kubbeler iklimi, Marmara'yla Boğaz,
    Üzerlerinde bulutsuz ve bitmeyen bir yaz,
    Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz,
    Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz,
    İçimde dalgalı Tekbir'i en güzel dinin,
    Zaman zaman da Nevâ-kâr'ı, doğsun, Itrî'nin.
    Yahya Kemal Beyatlı
    Sayfa 48 - İstanbul Fetih Cemiyeti - 43. Basım, Aralık 2016
  • 1394'te ise Türk sancakları Selanik'te dalgalanmaya başladı.